21 Nisan 2041 - 23:45 - SAVAŞ HAZIRLIĞI
Laboratuvarın floresan ışıkları altında yüzler solgun, gözler kırmızı çizgilerle doluydu. Masanın üzeri, Aydın'dan getirilen on iki yeni numune ile kaplanmıştı. Her biri ayrı steril konteynerlerde, üzerlerinde GPS koordinatları ve alınış saatleri yazılıydı.
"Haluk'un yanında numune alırken metodolojik titizliği koruduk," dedi İlkay Bey, steril eldivenlerini çıkarırken. "Ama şu çılgın teorileri... işte o bizi zora sokabilir."
Anıl Bey, Haluk Bey'in verdiği defteri inceliyordu. "Buradaki çizimler... inanılmaz. 2028'te Nemrut'taki gözlemleri neredeyse bizim bulgularımızın aynısı. Adam haklıymış, sadece..."
"Sadece zamanından önceydi," diye tamamladı Yeşim. İçi burkulmuştu. Haluk Bey'in o yalnız, terk edilmiş hali gözlerinin önünden gitmiyordu. "Peki şimdi, bizim zamanımız geldi mi?"
"Geldi," dedi Anıl Bey kararlı bir sesle. "Ama Tunç'un bize karşı hazırladığı pusuyu dağıtmak zorundayız. Konferansta sadece sunum yapmayacağız. Savaşacağız."
22 Nisan 2041 - 00:31 - NUMUNE #7: İLK ŞOK
Yeşim, Aydın'dan getirdikleri numunelerden yedincisini elektron mikroskobunun altına yerleştirdi. Haluk Bey'in dere kenarından aldığı bu taş parçası, diğerlerinden farklı görünüyordu - yüzeyi hafif pürüzlü, rengi daha koyuydu.
Görüntü ekranda belirdiğinde, Yeşim'in nefesi kesildi.
"Tanrım..."
Diğerleri yanına koştu. Ekranda gördükleri şey, daha önce hiç karşılaşmadıkları bir manzaraydı.
Nanotopia #1'de gördükleri koloniler basit, nispeten seyrek bir ağ oluşturuyordu. Ama burada... taşın yüzeyi tamamen kaplanmıştı. Nanorg'lar o kadar yoğundu ki, alttaki mineral yapı görünmüyordu. Bir halı gibiydi. Dahası, bu nanorg ağı inanılmaz derecede karmaşıktı - katmanlar, köprüler, hatta merkezi boşlukları andıran yapılar vardı.
"Bu bir koloni değil," diye fısıldadı İlkay Bey. "Bu bir şehir. Bir nano-şehir."
Anıl Bey, görüntüyü yakınlaştırdı. 200.000 kat büyütmede, yapının detayları daha da netleşti: Nanorg'lar birbirine sadece ince iplikçiklerle değil, geniş köprülerle, hatta tünel benzeri yapılarla bağlanmıştı.
"Metabolik iş bölümü olabilir mi?" diye sordu Yeşim. "Farklı nanorg'lar farklı işlevler mi görüyor?"
"Bunu öğrenmenin bir yolu var," dedi Anıl Bey. "Taşı keselim."
01:15 - KESİK
Steril bir elmas testere ile taşın küçük bir parçasını kestikleri sırada Mehmet Bey kapıyı tıklatıp içeri girdi. Masaya bir termosta kahve ve dört bardak koydu. "Savaşmadan önce, glikoz. Hepinizin beyni çalışsın."
Yeşim, önce taşa bakalım diyecekti ki Anıl Bey, Ebru Hanım ve İlkay Bey çoktan kalkmışlardı.
Kahvelerini içerken bir yandan da Tunç'un sorması muhtemel soruları gözden geçiriyorlardı. İlkay Bey ve Anıl Bey sert sorular soruyor, Tunç'u taklit ediyorlardı.
"Nanorg'ların enerji kaynağı nedir?"
"Fotosentez testi yaptınız mı?"
"Kontaminasyon olasılığını nasıl sıfıra indirdiniz?"
"Bu bulgularınız neden önceki nanobakteri aldatmacalarından farklı?"
Yeşim, her soruya sakin, net, verilerle desteklenmiş cevaplar veriyordu. Artık terlemiyor, sesi titremiyordu.
Prova bittiğinde, Anıl Bey memnuniyetle başını salladı. "İyisin. Çok iyisin. Ama unutma: Konferansta sadece bilim insanları değil, medya da olacak. Onlar için de konuşmalısın. Teknik jargondan kaçın."
"Nasıl?" diye sordu Yeşim.
"Basit bir benzetme yap," dedi İlkay Bey. "Nanorg'ları, ilk bakteriler gibi düşün. Dünya 3.5 milyar yıl önce onlarla tanıştı. Şimdi yeni bir aileyle tanışıyor. O kadar."
Yeşim, bu benzetmeyi sevdi. Evet, nanorg'lar yeni bir aileydi. Yaşam ağacının yepyeni, mikroskobik bir dalı.
Yeşim, Elektron mikroskobuna tekrar dönüp kesilen numuneyi mikroskobun altına koydu.
Hepsinin ağzı açık kaldı.
Kesilen yüzeyde de nanotopi vardı. Mineral yapı bir miktar gözüküyordu. Muhtemelen yeni, taze bir nanorg tabakası oluşmuştu. Henüz inceydi, orijinal yoğunlukta değildi ama netti. - kesilen bölgeyi "iyileştirmeye" başlamış gibiydiler.
"Bu... bu imkansız," diye mırıldandı İlkay Bey. "Bu kadar hızlı bir kolonizasyon..."
"Hemen başka bir test yapalım," dedi Yeşim, sesi heyecandan titreyerek. "Yeni bir parça keselim ve süreci anlık izleyelim."
İkinci bir parça kestiler. Bu sefer, ara vermeden kesim yapılır yapılmaz numuneyi mikroskop altına koydular.
Sonuç aynıydı. Ara verilmemiş olmasına rağmen kesilen yer, daha ince bir nanotopia ile kaplıydı.
"Bu aktif bir iyileşme mekanizması olabilir mi?" dedi Ebru Hanım, hayretle. "Nano bir yara'nın iyileşmesi?"
"Hayır," diye itiraz etti İlkay Bey hemen. "Zekâ değil, karmaşık kimyasal iletişim. Nanorg'lar, ortamlarındaki değişiklikleri algılayıp, buna kolektif bir tepki veriyorlar."
"Peşin hüküm vermeyin" dedi Anıl Bey.
03:42 - EN DERİN SIR: TAŞIN İÇİ
"Kamerayı hazırlayın. Numuneyi keserken kaydedeceğiz."
Bu işlem daha zordu. Taş parçasını önce reçine içine gömdüler, sonra ultra ince kesitler almak için mikrotom kullandılar. İşlem saatler sürdü.
Saat 06:15'te, ilk kesit mikroskop altındaydı.
Gördükleri şey, hepsini şoke etti.
Nanorg'lar sadece taşın yüzeyini kaplamıyordu. Taşın içine, mineral kristallerinin arasına nüfuz etmişlerdi. Daha doğrusu...
"Bakın," diye fısıldadı Yeşim, parmağıyla ekranı işaret ederek. "İyileşme değilmiş."
"Nanorg'lar mineral kristallerinin arasında değil... mineral yapının içinde gibi görünüyor."
Anıl Bey, görüntüyü maksimum büyütmeye aldı. 500.000 kat büyütmede, inanılmaz bir detay ortaya çıktı: Taşın mineral kristalleri, nanorg ağı tarafından tamamen sarmalanmıştı. Nanorg'lar, kristal yapıların arasındaki boşluklara, çatlaklara ve hatta -görüntü öyle gösteriyordu ki- kristal kafes yapısındaki düzensizliklere kadar nüfuz etmişti.
"Bu bir parazitlik veya kommensalizm değil," dedi İlkay Bey, sesi titreyerek. "Bu bir simbiyoz. Hatta... bir tür birleşme. Mineral ve canlı arasındaki sınır burada bulanıklaşıyor."
Yeşim, not defterine hızla yazdı:
Gözlem #187: Aydın Numunesi #7
Nanorg kolonisi taş yüzeyini tamamen kaplamış durumda (100% kaplama oranı).
Taşın iç kesitlerinde, nanorg'ların mineral kristallerinin yapısal boşluklarına nüfuz ettiği tespit edildi.
Nanorg-mineral arayüzünde özelleşmiş yapılar mevcut.
Hipotez: Nanorg'lar mineral matrisi ile simbiyotik bir ilişki içinde. Mineral yapıyı "konak" olarak kullanıyor, karşılığında... ne sağlıyor? Stabilite? Koruma?
"Karşılığında ne sağlıyor olabilirler?" diye sordu yüksek sesle.
"Enerji," dedi Anıl Bey hemen. "Volkanik kayalardaki radyoaktif elementlerden? Jeotermal ısıdan? Ya da... mineral ayrışmasından açığa çıkan kimyasal enerjiden."
İlkay Bey başını salladı. "Bu, Haluk'un 'pan-vitalizm' teorisine çok yaklaşıyor. Taşlar cansız değil, sadece... farklı bir yaşam formu."
"Hayır," diye itiraz etti Yeşim, daha sert bir tonda. "Taşlar canlı değil. Ama nanorg'lar, taşları bir yaşam alanına dönüştürüyor. Tıpkı mercanların kireçtaşı iskelet oluşturması gibi. Bu bir biyomineralizasyon, ama nano-ölçekte."
Odası sessizleşti. Bu fikir, diğerlerinden daha makul, daha bilimseldi.
08:30 - TUNÇ'UN SALDIRI NOKTALARI
Gün ağarırken, masaya Tunç'un olası saldırı noktalarını listeleyen bir kağıt yayıldı. Ebru Hanım, gece boyunca sosyal medyada ve bilim forumlarında Tunç'un destekçilerinin argümanlarını toplamıştı.
"İşte," dedi, yorgun ama kararlı. "Tunç'un konferansta kullanabileceği her silah."
Liste kabarıktı:
Kontaminasyon (en güçlüsü)
Ölçüm ve kalibrasyon hataları
İstatistiksel anlamlılık eksikliği
Biyolojik imkansızlık
Daha önce nanobakteri aldatmacası
Araştırmacının deneyimsizliği (Yeşim'e saldırı)
Danışmanın spekülatif geçmişi (Anıl Bey'e saldırı)
"Yedincisi önemli," dedi Anıl Bey. "Benim geçmişteki tartışmalı makalelerimi gündeme getirecek. 2025'deki o sözde 'virüs-ötesi elementler' makalem..."
"O makale doğruydu!" diye çıkıştı İlkay Bey. "Sadece... O da zamanından önceydi."
"Fark etmez," dedi Anıl Bey. "Tunç, bunu benim 'spekülasyon eğilimim' ve Yeşim'i yanlış yönlendirmem olarak sunacak."
Yeşim, listeye baktı. "Her maddeye karşı bir savunmamız var, ama bir şey eksik."
"Eksik olan şey," dedi yavaşça, "bizim en güçlü kanıtımız: Yeni numuneler. Tunç, bizim sadece tek bir numunemiz olduğunu düşünüyor. Nemrut #304. Ama şimdi elimizde onlarca numune var. Ve Aydın #7... bu, her şeyi değiştirir."
Anıl Bey'in gözleri parladı. "Haklısın. Konferansta sürpriz yapacağız. Önce Nemrut bulgularımızı sunacağız. Tunç saldıracak. Sonra... Aydın numunelerini ortaya çıkaracağız. Özellikle #7'yi."
"Peki ya simbiyoz hipotezimiz?" diye sordu Ebru Hanım. "Bunu sunmalı mıyız?"
"Hayır," dedi İlkay ve Anıl Bey aynı anda.
Yeşim devam etti: "Çok spekülatif."
"Katı verilerle yetinmeliyiz: Görüntüler, kimyasal analizler, büyüme oranları..."
"Simbiyoz fikrini... ima ederiz. Ama iddia etmeyiz."
Doğruydu. Bilim, iddialarla değil, kanıtlarla yapılırdı.
10:15 - ARAS'LA BULUŞMA
Laboratuvardan çıkarken, Yeşim beklenmedik bir ziyaretçiyle karşılaştı: Aras.
Üzerinde resmi bir takım elbise vardı - doğrudan işinden gelmişti. Yüzü endişeliydi.
"Yeşim, sonunda." Ona sarıldı. "Seni arayamadım."
"Mesajlarıma cevap alamadım..."
"Özür dilerim," dedi Yeşim, gerçekten üzgün. "Zamanım yoktu. Her şey... çok hızlı oluyor."
"Biliyorum. Haberlerde gördüm. #NanorgFraud..." Aras'ın yüzü buruştu. "İnsanlar korkunç şeyler söylüyor."
"Ben biliyorum. Ve 26 Nisan'da, hepsine cevap vereceğim."
Aras, onun yüzüne baktı. Gözlerinde bir gurur vardı, ama aynı zamanda korku. "Peki ya sen? Nasılsın?"
Yeşim, bir an duraksadı. Nasıldı? Yorgundu. Korkuyordu. Ama aynı zamanda... hiç olmadığı kadar canlı hissediyordu.
"Ben... savaş halindeyim," dedi en sonunda. "Ve kazanacağım."
Aras, elini tuttu. "Ben seninleyim. Her zaman. Sadece... lütfen kendine dikkat et. Haberlerdeki o adam, Tunç... tehlikeli görünüyor."
"O... Evet. Tehlikeli," diye onayladı Yeşim. "Ama ben de öyleyim."
Aras gülümsedi - o sıcak, tanıdık gülümsemesi. "Evet. Evet öylesin."
Kısa bir öpücük, sonra ayrıldılar. Yeşim laboratuvara dönerken, içinde tuhaf bir huzur vardı. Dünyada hâlâ normal bir şeyler vardı. Aras vardı. Sevgi vardı.
19:45 - SON BAKIŞ
Herkes gittikten sonra, Yeşim laboratuvarda tek başına kaldı. Elektron mikroskobuna gitti, hem Nemrut #304'ü hem de Aydın #7'yi açtı. İki ekran yan yana: Biri basit, genç bir koloni; diğeri devasa, karmaşık bir nano-şehir.
"İkiniz de harikasınız," diye fısıldadı.."
Tam çıkacakken, masasında küçük bir paket gördü. Üzerinde, Mehmet Efendi'nin el yazısıyla: "Konferans için. Şans getirsin."
Paketi açtı: İçinde, eski usul bir mendile sarılı, küçük, dört yapraklı yonca vardı. Kurutulmuştu, ama hâlâ yeşildi.
Yeşim, yonca yaprağını avucunda tuttu. Gözleri doldu.
Laboratuvardan çıkarken, arkasına dönüp baktı. Burada, bu küçük odada, dünyayı değiştirecek bir keşif yapmıştı.
26 Nisan'a 4 gün kalmıştı. Artık sadece bir bilim insanı değil, bir savaşçıydı.
Ve savaşmaya hazırdı.