9. Bölüm

1408 Words
Konferansa dört gün kala, laboratuvarın duvarları bir savaş karargahının haritalarına dönmüştü. Her yere Tunç'un olası saldırı noktaları, çürütülmesi gereken argümanlar ve doğrulanması gereken veriler asılmıştı. Hava, taze basılmış kağıt, dezenfektan ve yoğun bir telaşın karışımı gibi kokuyordu. Anıl Bey, bir general edasıyla stratejiler belirliyordu. “İddialarımızı üç temel direğe oturtmalıyız: BİR: Tekrarlanabilirlik. İKİ: Kontaminasyonsuzluk. ÜÇ: Biyolojik işlevsellik. Tunç bu üçünden birini çökertmeye çalışacak.” İlkay Bey, Aydın #7 numunesi üzerinde derinlemesine çalışıyordu. Nano-şehrin yapısını, katmanlarını, nanorg'lar arasındaki köprülerin morfolojisini haritalandırıyordu. Ebru Hanım ise, her biri için ayrıntılı bir “soy kütüğü” oluşturduğu yeni Nemrut ve Aydın numunelerinin istatistiksel analizini yapıyordu. 25 Nisan 2041 - 03:18 (Konferansa 1 Gün Kala) Son geceye girerken, yorgunluk kemiklerine işlemişti. Ama Yeşim’in zihni, kanıtlarının son bir kez gözden geçirilmesi gereken bir noktada takılı kalmıştı: Enerji kaynağı. “Hocam,” dedi Anıl Bey’e, sesi gece sessizliğinde çınlayarak. “Simbiyoz hipotezimiz güçlü, ama nasıl bir enerji aktarımı olduğunu gösteremiyoruz. Tunç, ‘Mineralden enerji almak spekülasyondur’ diyebilir.” Anıl Bey, gözlerini kan çanağına dönmüş bilgisayar ekranından ayırdı. “Haklısın. Ama doğrudan gözlemlememiz imkansız. Nano-ölçekteki kimyasal reaksiyonları izleyecek ekipmanımız yok.” “Peki ya dolaylı kanıt?” İlkay Bey, Aydın #7’nin kimyasal profilini inceliyordu. “Taştaki elementel dağılıma bak. Fosfor ve kükürt oranları, nanorg kolonilerinin yoğun olduğu bölgelerde belirgin şekilde farklı. Bir şeyi dönüştürüyorlar, tüketiyorlar ya da salıyorlar.” O anda Ebru Hanım, bir veri tablosuyla heyecanla yanlarına geldi. “Bakın! Radyometrik tarihleme sonuçları geldi. Ana kaya 2.3 milyon yıl yaşında. Ama nanorg kolonisinin yoğun olduğu üst katman… sadece 50-100 bin yıl arası gösteriyor!” Odadaki herkes dondu. Bu, çığır açan bir bulguydu. “Yani…” diye fısıldadı Yeşim, “Nanorg’lar taşı ‘aşındırıyor’ ve onun yerine kendi biyomineral yapılarını mı inşa ediyor? Taşın yüzeyini gençleştiriyorlar?” “Ya da,” diye ekledi İlkay Bey, gözleri büyümüş bir halde, “taşın bozunma sürecinin bir parçası, hatta yönlendiricisi olabilirler. Jeolojik zaman ölçeğinde çalışan nano-mühendisler.” Bu fikir o kadar büyük, o kadar devrimciydi ki, bir an için sessizlik çöktü. Yaşam, sadece kayalarda değil, kayaların şekillenmesinde, dönüşümünde de aktif bir rol oynuyor olabilirdi. “Farklı jeolojik zamanlardan, farklı lokasyonlardan, aynı yaşam formu.” dedi Anıl Bey sonunda. Sesi gerginleşti. “Bu… Bunu konferansta sunamayız, çok spekülatif." 25 Nisan 2041 - 14:05 Hazırlıklar sona ermiş, sunum mükemmelleştirilmişti. Laboratuvardaki gerilim, bitkin bir dinginliğe dönüşmüştü. Herkes eve, son bir gece dinlenmeye gönderildi. Anıl Bey, Yeşim’in omzuna dokundu. “Yarın büyük gün. Zihnini dinlendirmeye çalış. Her şey hazır.” Ama Yeşim laboratuvardan ayrılamıyordu. O boş, yankılanan odada, iki ekran hala yanıp sönüyordu: Biri sade Nemrut #304, diğeri muazzam Aydın #7. Onların sessiz, kararlı varlığı, içindeki tüm şüpheleri yatıştırıyordu. Gerçektiler. Cebinden telefonunu çıkardı. Aras’tan onlarca endişeli mesaj. Sonuncusu: “Lütfen bir işaret ver. Sadece iyi olduğunu bilmek istiyorum. Seni seviyorum.” İçi burkuldu. Haftalardır onu görmezden gelmiş, kendi dünyasının fırtınasına hapsolmuştu. Oysa Aras, tüm bu kaosun dışında, ona tutunabileceği tek normallik limanıydı. Parmakları tuşlarda gezinirken, düşüncelerinden daha hızlı hareket etti: “Laboratuvardayım. Gelir misin?” Cevap anında geldi: “10 dakika.” 25 Nisan 2041 - 19:33 Kapıdaki bip sesiyle irkildi. İçeri giren Aras, onu masada, ekranların soluk ışığı altında büzülmüş halde görünce yüzü buruştu. Üzerinde hala laboratuvar önlüğü vardı, saçları darmadağınıktı, gözlerinin altındaki karanlık çukurlar daha da belirginleşmişti. “Tanrım, Yeşim…” diye fısıldadı, kapıyı arkasından kapatarak. “Kendine ne yapıyorsun?” Yeşim, ona bakmaya çalıştı, ama gözleri odaklanmakta zorlanıyordu. “Her şey… Yarın her şey belli olacak. Ya her şeyi kazanacağım. Ya da her şeyi kaybedeceğim.” Aras, yavaşça yanına yaklaştı, önlüğünün yakasında bir lekeyi, saçlarına düşmüş bir toz tanesini fark etti. Ona dokunmadan, sadece bakarak, yutkundu. “Sen kazanamayacak olsan bile, hiçbir şeyi kaybetmiş olmazsın. Bunu yapabilmiş olman bile her şey.” Bu sözler, Yeşim’in içindeki son direnç duvarını yıktı. Gözlerinden sessiz, yorulmuş yaşlar süzülmeye başladı. “Korkuyorum, Aras. O kadar korkuyorum ki…” Cümlesini bitiremedi. Aras artık dayanamadı. Onu kollarına çekti, sıkıca sarıldı. Yeşim, bu dokunuşa, bu insani sıcaklığa o kadar hasretti ki, bedeni önce kaskatı kesildi, sonra tüm gerginliği, korkusu, yorgunluğu bir anda boşalarak onun kollarında eridi. Yüzünü Aras’ın boynuna gömdü, ağlamaya başladı. Hıçkırıkları, laboratuvarın soğuk, metalik sessizliğinde yankılandı. “Bırak gitsin,” diye mırıldandı Aras, elini onun saçlarında gezdirek. “Hepsini bırak.” Ağlaması yatıştığında, ama titremesi durmadığında, Aras hafifçe geri çekilip onun yüzüne baktı. Gözleri, gözyaşlarıyla parıldıyor, dudakları hafifçe titriyordu. O anda, onu koruma, onu bu acıdan kurtarma içgüdüsü, tüm mantık sınırlarını aştı. Başını eğdi ve dudaklarını onunkilerle buluşturdu. Bu öpücük, başlangıçta bir teselli, bir şefkat ifadesiydi. Ama Yeşim’in içinde birikmiş her şey – keşfin heyecanı, reddedilme korkusu, yalnızlık, direnç, tutku – bu dokunuşla birlikte kontrolden çıkan bir volkana dönüştü. Aras’ın dudaklarına cevap verdi, daha aç, daha vahşi bir şekilde. İki haftalık mesafe, ulaşılamazlık, bir anda alev alan bir yakınlığa dönüşmüştü. Aras da ona tutundu, bu ani tutku seline kapıldı. Onu laboratuvar tezgahına doğru ittiler, üzerindeki kağıtlar yere uçuştu. Nefesler kesik kesik, aceleciydi. Yeşim’in sırtı, soğuk pencere camına değdi. Aras’ın dudakları boynunda, köprücük kemiğinde geziniyordu. Elleri, önlüğünün düğmelerinde geziniyordu. “Aramızda hiçbir şey yokmuş gibi davranmak,” diye hırladı Yeşim, Aras’ın kulak memesini dişleri arasında hafifçe sıkarak, “beni deli ediyor.” Aras, kalçasını ileri iterek Yeşim’i cama daha fazla bastırdı, iki beden arasındaki son kumaş engeli de ortadan kalkmıştı. “Yarın her şey yolunda gidecek,” diye mırıldandı dudakları Yeşim’in göğsüne değerek. “Kanıtların karşısında duramayacaklar.” “Kanıtlar,” diye iç çekti Yeşim, başını geriye atıp gözlerini kapattı. Zihni, bir an için, sadece birkaç metre ötedeki elektron mikroskobunun monitöründe titreşen o küçük, mükemmel kürelere kaydı. Nanorglar. Onların varlığı, bu anın yoğunluğundan bile daha baş döndürücü, daha yasak bir şeydi. Aras’ın eli, kalçasının kıvrımına doğru kaydı, düşüncelerini paramparça etti. Tüm dünya, bu dokunuşun ve içinde kaybolduğu o mikroskobik evrenin dışında silinip gitti. Sonra, aniden, laboratuvarın kapısındaki kart okuyucunun mekanik ‘BİP’ sesi duyuldu. Dondular. Zaman dondu. Aras bir panter çevikliğiyle geri sıçradı. Yeşim, yere düşen beyaz önlüğünü kapmak için eğildi. Kalpleri, göğüs kafeslerini parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Kapının tokmağı yavaşça aşağı iniyordu. Ve içeri, uzun, sırımsı gölgesiyle Profesör Tunç girdi. “Geç saatlere kadar çalışıyorsun, Yeşim Hanım,” dedi Tunç’un sesi, buz gibi ve keskin, loş ışıkta bir bıçak gibi süzülerek. “Yarınki konferans için hazırlık, değil mi? Dünyayı değiştirecek ‘keşfini’ sunacaksın.” Yeşim, önlüğünün son düğmesini iliklerken elleri titriyordu. Aras, onun yanında, gergin ve hazır duruyordu. “Evet, Profesör. Sadece… son kontroller.” Tunç bir adım içeri attı. Gözleri, Aras’ın üzerinde, sonra da Yeşim’in henüz tam toplanmamış halinde, darmadağın saçlarında, kızarmış yüzünde gezindi. Yüzünde, zaferle karışık iğrenç bir memnuniyet ifadesi belirdi. “Ne kadar… kararlı... Ama bilim, kararlılıkla değil, soğukkanlı gerçeklerle yapılır, Yeşim Hanım. Ve gerçek şu ki,” diye bir adım daha yaklaştı, sesi tehditkâr bir fısıltıya dönüştü, “senin ‘gerçeklerin’, bir hayalperestin uydurmaları. Yarına kadar vaktin var. Çekil. Makaleni geri çek. Yoksa…” Sesi kesildi, tamamlanmamış tehdit havada asılı kaldı. Gözleri, mikroskobun yanındaki numune haznesine, sonra tekrar onlara kaydı. “Yarın her şey ortaya çıkacak. İyi geceler.” Döndü ve kapıyı yavaşça arkasından kapattı, onları bu sefer çok daha derin, kişisel ve tehlikeli bir türden bir korkuyla dolu olan sessizlikte bıraktı. Kapının kapanış sesinin yankısı laboratuvarda sönümlenirken, Yeşim kendini bir titreme nöbetine teslim etti. Aras onu tutmak için uzandı, ama o geri çekildi. Tunç’un bakışı, dokunma hissini zehirlemişti. “O ne demek istedi?” diye fısıldadı Aras, yüzü bembeyaz. Yeşim, titreyerek numune haznesine baktı. Aydın #7 oradaydı. Gerçek, somut, inatla var olan. Tunç’un tehditleri, o küçük cam kabın içindeki evreni silemezdi. Ama onun kariyerini, itibarını, her şeyini silmeyi deneyebilirdi. “Bilmiyorum,” dedi sonunda, sesi önce titrek, sonra giderek soğuyan ve sertleşen bir tonda. “Ama yarın her şeyi ortaya dökeceğim. Tüm kanıtlarımı. Onun, dünyanın inanmaya hazır olup olmadığına bakmaksızın.” Pencereye döndü. Camda, kendi solgun, kararlı yansımasını ve arkasında, şafak öncesi en koyu anı yaşayan şehri gördü. İçinde, korkunun yerini buz gibi bir öfke aldı. Tunç, artık sadece bir rakip değildi. Kişisel, ahlaksız bir düşmandı. Ve o, yarın sadece bilim için değil, kendisi için de savaşacaktı. Aras’a döndü, gözlerinde artık yaş yoktu, sadece soğuk bir çelik pırıltısı vardı. “Gitmelisin. Ve ben… hazırlanmalıyım.” Aras, bir şey söylemek istedi, ama Yeşim’in yüzündeki ifadeyi görünce vazgeçti. Sadece başıyla onayladı ve sessizce laboratuvardan çıktı. Yeşim, tek başına kaldığında, Aydın #7 numunesini alıp elektron mikroskobuna yerleştirdi. Ekranda, nano-şehir parıldıyordu. Onun sessiz, mükemmel düzeni, içindeki kaosa bir cevap gibiydi. “Yarın,” diye fısıldadı ekrana, “seni onlara göstereceğim. Ve o zaman, kimsenin bizim gerçeğimizi susturması mümkün olmayacak.” Dışarıda, gecenin karanlığı çekilmeye, yerini gri şafağa bırakmaya başlıyordu. Zaferin ya da hezimetin günü geliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD