21 Nisan 2041 - 08:03
Arabanın içindeki gerilime neredeyse dokunulabilirdi. Yeşim direksiyondaydı, yanında İlkay Bey, arka koltukta da Ebru Hanım vardı. Aydın'daki köye doğru giderken, İlkay Bey sessizliği bozdu:
"Haluk'u en son on yıl önce görmüştüm. O zamanlar bile... farklıydı. Teorisini anlatırken gözleri parlardı, ama aynı zamanda bir yanılgının içinde kaybolmuş gibiydi."
"Teorisi tam olarak neydi?" diye sordu Ebru Hanım.
"Panspermia'nın ötesinde bir şey. 'Pan-vitalizm' diyordu. Maddenin cansız olmadığı, sadece farklı seviyelerde organize olduğu...
Taşların, toprağın... Hatta... Gezegenlerin bir tür yavaş, devasa metabolizması olduğunu savunuyordu."
, yola odaklanırken iç geçirdi. "Bu, nanorg bulgularımla nasıl örtüşüyor?"
"Nanorg'lar kayaların içinde yaşıyor. Haluk da kayaların canlı olduğunu söylüyordu. Mantıksal bir bağ var. Ama dikkatli olmalıyız - onun spekülasyonları bizi bilimsel ciddiyetten uzaklaştırabilir."
Saat 09:17'de Haluk Bey'in verdiği koordinatlara ulaştılar. Beklediklerinden farklı bir manzarayla karşılaştılar: Bir köy evinin bahçesinde, üzeri brandayla örtülü onlarca kaya numunesi, toprak yığınları ve ilkel laboratuvar ekipmanları duruyordu.
Haluk Bey, evden çıktı. Altmışlı yaşlarında, güneşten yanmış, çelik gibi bir adamdı. Bir deri bir kemik kalmıştı ama hareketleri çevik ve enerjikti. Gözleri - o tehlikeli, fanatik bilim insanı gözleri - hemen Yeşim'e kenetlendi.
"Demek sizsiniz," dedi, tok bir sesle. "Sizi duymamak mümkün mü? Sosyal medya, bilim dergileri... Herkes sizin nanorg'larınızdan bahsediyor." diye devam etti sanki Yeşim kendini tanıyıp tanımadığını sormuş gibi.
Yeşim, elini sıkmaya uzandı. "Yeşim ben. Teşekkür ederim, bizi kabul ettiğiniz için."
Haluk Bey, elini sıkmak yerine, iki eliyle Yeşim'in elini kavradı. "Hayır, ben teşekkür ederim. Yıllardır kimse beni dinlemiyordu. Ama siz, sizin sayenizde yeniden dinleyecekler."
İlkay Bey arabadan indi. "Merhaba Haluk, uzun zaman oldu."
"İlkay!" Haluk Bey, ona doğru yürüdü ve sıkıca sarıldı. "Özlemişim! Mars'taki... Küçük adamları araştırmaya devam mı?"
"Daha küçüklerini bulduk. Yeşim Hanım'a yardım ediyorum." diye şakayla karışık cevapladı İlkay Bey, ama sesindeki gerginlik belli oluyordu.
Haluk Bey, ellerini ovuşturdu. "Vaktimiz az. Önce işe koyulalım. Tanışmamızı ve konuşmamızı gittiğimiz yerde yaparız. Beni takip edin."
09:45 - SAHADA
Haluk Bey, daha ilk adımını bile atmadan ve hiçbir açıklama yapmadan yerden bir taş aldı, üzerindeki toprağı eliyle sildi ve cebine attı. "İşte, ilk numune."
Yeşim, şaşkınlıkla İlkay Bey'e baktı. Haluk Bey ise hızla çift kabinli eski pikabının yanına yürüdü.
Haluk bey dudağının yanıyla gülümsedi. "Kirlenir mi?" diye sordu kimseden bir cevap beklemeden. "Arabanıza binin, beni takip edin," dedi. Yüzündeki çocuksu gülümsemeye rağmen bu cümlesi rica değil emir gibiydi.
Yola çıktıklarında, Ebru Hanım arka koltuktan fısıldadı: "Numunenin kirlenmesini hiç umursamadı!"
İlkay Bey, hafifçe gülümsedi. "Şov yapıyor. Numunenin kirlendiğinin o da farkında. Muhtemelen sırf senin o genç suratındaki şaşkınlık ifadesini görmek için yaptı."
On dakika sonra, Haluk Bey arabasını dar bir toprak yolun kenarında durdurdu. "Buradan sonrasına sizin arabanız gitmez. Bana misafir olmanız gerekiyor."
Pikabın kasasına tırmandılar. Rüzgar yüzlerini yalıyor, toz bulutları etrafı sarıyordu. Yaklaşık on dakika daha pikapla devam ettiler.
Haluk Bey, pikap durdurdurup kapıdan dışarı atladığında sadece bir el işareti yaparak "Hadi!" dedi ve yürümeye başladı. Haluk Bey, en önde, genç bir adam çevikliğiyle yürüyordu. Yeşim ve diğerleri ona yetişmekte zorlanıyordu.
"Bilim camiası beni dışladığında," diye bağırdı Haluk Bey rüzgara karşı, "buraya geldim. Doğa asla reddetmez. Taşlar, toprak... onlar her zaman dinler."
"Öğrencileriniz?" diye seslendi Ebru Hanım.
"Özellikle öğrencilerim!" Haluk Bey, acı bir kahkaha attı. "En parlak öğrencim bile, 'Hocam, bu teoriniz kanıtlanamaz' dedi.
"Kanıtlanamaz değil, henüz kanıtlanmadı!" dedim ama kısa sürede yalnız kaldım. Gözünün ucuyla İlkay'a baktı. "Ama şimdi..." Döndü ve tekrar Yeşim'e baktı. "Şimdi siz kanıtlıyorsunuz."
Yeşim, kelimelerini aklında tartarak "Ama benim Nanorglarımın her şeyin canlılığı ile bir ilgisi yok ki."
"Var" dedi Haluk bey. "Sadece, henüz haberin yok."
Bir derenin kenarına ulaştılar. Haluk Bey, dere yatağından gelişi güzel birkaç daha alırken konuşmaya başladı. "Yaşıyoruz, yaşamı bilmeden... Canlı ya da cansız diyoruz. O ufacık idrakımızla, her şeyi anladığımızı sanıyoruz. En büyük diyoruz, en küçük diyoruz. Kurallar koyuyoruz. Kuralımıza uymayanı görmezden geliyoruz. Yetmiyor düşman belliyoruz." yerden bir taş daha aldı. "Bak." dedi "Onlarla dolu."
Tekrar yürümeye başladı. "Ölçtüğün en küçük nanorg'un boyutu ne kadar?"
"8 Nanometre" dedi Yeşim.
Yüzünde yine o yarım, çocuksu gülümsemeyle: "Peki daha küçük bir canlı olabilir mi?"
"Sanmıyorum. Kendim keşfetmeme rağmen 8 Nanometrelik bir canlıya inanmakta hala zorlanıyorum."
Şimdi, çevresindeki hiçkimsenin bilmediği bir şeyi biliyormuşcasına gülümsemesi tüm yüzüne yayılmıştı. "Kurallar, Kanunlar... Ama kanunları insanlar değil doğa koyar, ve doğa, burada, insanların kurallarıyla dalga geçer."
Yüzündeki gülümseme gitmiş, ciddi bir bakış gelmişti. "Yaşam, düşünebildiğinden çok daha küçük ve aynı derecede büyük ölçeklerde var kızım. Zamanla sen de anlayacaksın." eğildi, ayaklarının dibinden toprak numuneleri aldı.
"Biliyorum... Numuneleri alış şeklim... Kirlendiklerini düşünüyorsun... Ama kirlenemezler. Göreceksin... Yine de... Kendi yöntemlerinle birkaç numune de sen al... Götür... İncele... Pişman olmayacaksın."
"Her şey canlıdır," diye mırıldandı, toprağı avucunda evirip çevirirken. "Sadece zaman ölçekleri farklı. Biz saniyelerle, dakikalarla düşünürüz. Bir kaya ise milyonlarca yıllık bir nabız atışına sahiptir."
11:20 - HALUK BEY'İN LABORATUVARI
Köy evine döndüklerinde, Haluk Bey onları "laboratuvarına" götürdü. Bu, evin arka tarafındaki ahşap bir kulübeydi. İçerisi, bilim ve çılgınlığın tehlikeli bir karışımı gibiydi.
Bir duvarda, geleneksel mikroskoplar ve spektrometreler vardı. Diğer duvarda ise... garip şeyler: Taşlardan oluşturulmuş karmaşık desenler, toprak örneklerinden yapılmış "heykeller", duvara asılı, üzerinde anlaşılmaz semboller olan haritalar.
"İşte," dedi Haluk Bey, masasındaki bir mikroskobu işaret ederek. "Yıllardır incelediğim numuneler. Hepsinin içinde, sizin nanotopialarınızdan var. Çılgınlar gibi dans ediyorlar. Ama... Benim ekipmanım yeterince güçlü değil."
Yeşim, mikroskoptan baktı. Görüntü bulanıktı, bir şey seçilmiyordu. "Bir şey göremiyorum" dedi Yeşim.
Haluk Bey, mikroskoba, elindeki damlalıkla bir damla solüsyondan bırakırken. "Doğanın armağanı. Mercek yakınlığını arttırıyor."
Hala biraz bulanıktı, kirlilik vardı. Ama evet... tanıdık küresel yapılar... Eğer daha önce elektron mikroskobu altında görmemiş olsaydı muhtemelen anlayamazdı. Ama Haluk bey... Elindeki bu malzemelerle nasıl fark edebilmişti?
"Bunları neden yayınlamadınız?" diye sordu.
"Kimse yayınlamazdı!" diye patladı Haluk Bey. "Reddedildim! 'Spekülasyon', 'bilimsel olmayan', 'metafizik'... Her dergi aynı şeyi söyledi. Sonunda pes ettim. Ama şimdi..." Tekrar Yeşim'e döndü. "Şimdi siz onlara göstereceksiniz."
İlkay Bey, Haluk Bey'e yaklaştı. "Haluk, zamanının ötesine geçip kimsenin görmediklerini görmüşsün. Tamam. Fakat Yeşim'in konferansta sunacağı şey seninkinden farklı. O, katı kanıtlarla, bilimsel metodolojiyle konuşacak. Senin yaşam teorilerin..."
"Benim teorilerim doğru!" diye kesti Haluk Bey. Gözleri parlıyordu. "Ve siz, kanıtlarınızla onu destekliyorsunuz! Kayaların içindeki yaşam... bu sadece başlangıç! Sonra toprak, su, hava... her şey!"
Yeşim, İlkay Bey'e baktı. Gözleriyle "Çıkalım" diyordu. Buradaki enerji tehlikeliydi. Haluk Bey'in fanatizmi, onların bilimsel ciddiyetini gölgeleyebilirdi.
Ama Haluk Bey durmadı. Masasından bir defter aldı, Yeşim'e uzattı. "Alın. Yılların gözlemleri burada. Belki işinize yarar."
Yeşim, defteri aldı. Sayfalar doluşuydu: çizimler, notlar, tarihler... Hepsi el yazısıyla, titizlikle kaydedilmişti.
"Teşekkür ederim," dedi içtenlikle. "Bunu inceleyeceğim."
12:45 - DÖNÜŞ YOLU
Arabaya bindiklerinde, üçü de derin bir nefes aldı. İlkay Bey ilk konuşan oldu:
"Gördünüz mü? Tam da söylediğim gibi. Bilimden kopmuş. Kendi gerçekliğinde yaşıyor."
"Evet," diye fısıldadı Yeşim, defteri sayfalarını çevirirken. "Ama... bakın."
Defterin bir sayfasını gösterdi: 15 Temmuz 2028 tarihli bir gözlemdi. Haluk Bey, Nemrut Dağı'ndan bir numunede "küresel nano-yapılar" tanımlamıştı. Ve çizimler... nanorg'lara şaşırtıcı derecede benziyordu.
"On üç yıl önce," dedi Ebru Hanım hayretle. "Mars görevinden bile önce. O zaman bunları görmüş."
"Görmüş ama kanıtlayamamış," diye ekledi İlkay Bey. "Ve kanıtlayamadığı için de dışlanmış."
Yeşim, pencereden dışarı, geride kalan köye baktı. Haluk Bey, hâlâ kulübenin önünde duruyor, onları izliyordu. Yalnız, terk edilmiş, ama hâlâ inançlı bir adam.
"O haklıydı," diye fısıldadı. "Sadece zamanından önceydi."
İlkay Bey, ona baktı. "Evet." dedi "Hikayedeki uyarıyı görmüyor musunuz? Bilim dünyası acımasızdır. Doğru bile olsan, zamanlaman yanlışsa... mahvolursun."
15:30 - LABORATUVARA DÖNÜŞ
Laboratuvara döndüklerinde, bir sürpriz onları bekliyordu: Profesör Tunç.
Anıl Bey'in ofisinde oturuyordu, yüzünde o bildik, kendinden emin gülümsemesiyle.
"Yeşim Hanım, gezintiden döndünüz galiba," dedi, ayağa kalkmadan.
"Ne istiyorsunuz?" diye sordu Yeşim, sesi buz gibiydi.
"Endişelenmeye geldim. Konferans için. Hepimizin adına. Uluslararası bilim camiasının önünde... büyük iddialarla çıkacaksınız. Eğer yanılıyorsanız -ki yanılıyorsunuz- bu, üniversitemizin itibarına zarar verecek."
"İtibarımızı kendimiz düşünürüz," diye kesip attı Anıl Bey.
Tunç, ayağa kalktı. "Öyle mi? Peki, şunu düşünün: Konferansta, size sunum yapma fırsatı verilecek. Ama sonra... eleştirmenler söz alacak. Ve ben de onlardan biriyim."
Yeşim'in kanı dondu. Tunç, konferansta resmi bir eleştirmen olarak yer alacaktı.
"Komite başkanı Elena Rodriguez'e ulaştım," diye devam etti Tunç. "Sunumunuzdan hemen sonra, benim yanıtımı dinlemeyi kabul etti. Ve ben... hazırım."
Cebinden bir USB bellek çıkardı, masaya bıraktı. "İşte benim sunumumun bir ön izlemesi. 'Nanorg Aldatmacası: Metodolojik Hatalar ve Bilimsel Sahtekarlık'. İsterseniz bir göz atın."
Anıl Bey, USB'ye bakmadı bile. "Çıkın ofisimden."
Tunç, Flash belleği aldı, kapıya doğru yürüdü. "Bir tavsiye, Yeşim Hanım: Geri çekilin. Konferansı iptal edin. Yoksa... kariyeriniz daha başlamadan biter."
Kapı kapandığında, odada ağır bir sessizlik çöktü.
Yeşim, masaya yaslandı. Bacakları titriyordu. "O... benim sunumumdan hemen sonra..."
"Evet," dedi Anıl Bey kısık bir sesle. "Sizi bitirmek için mükemmel bir strateji. İzleyiciler heyecanlı, etkilenmiş haldeyken, onun yıkıcı eleştirileri çok daha etkili olacak."
"Ne yapacağız?" diye sordu Ebru Hanım, yüzü bembeyaz.
Anıl Bey, pencereden dışarı baktı. "İki seçeneğimiz var: Ya geri çekileceğiz... ya da daha iyi hazırlanacağız."
Yeşim, başını kaldırdı. Gözlerinde bir ateş yanıyordu. "Ben geri çekilmeyeceğim."
"Biliyorum," dedi Anıl Bey, ona dönerek. "O zaman, Tunç'un eleştirebileceği her noktayı önceden tahmin edip, onları sunumunuzda ele almalısınız. Her potansiyel zayıflığı güce dönüştürmelisiniz."
İlkay Bey başıyla onayladı. "Haklısın. Saldırı en iyi savunmadır. Tunç'un kullanacağı her argümanı biz önce ele alalım."
26 Nisan'a sadece 5 gün kalmıştı.