24 Mart 2041 - 07:18
Laboratuvarın floresan ışıkları Yeşim'in gözlerini yakıyordu. Geceyi, makalesinin altına yağan yorumları ve e-postaları okuyarak geçirmişti. 347 yeni mail. 212'si bilim insanlarından. Bu kadar kişi bir gecede mail adresini nereden bulmuşlardı?
"Tabii ki okul web sitesinden" dedi fark etmeden, seslice...
Maillerin bazıları tebrik, çoğu şüphe, bir kısmı ise açıkça düşmanca.
En kötüsü, Harvard'tan Profesör Martin Shaw'ın e-postasıydı:
"Sayın Yeşim Hanım,
BioRxiv'deki makalenizi inceledim. Çalışmanız metodolojik açıdan o kadar ciddi hatalarla dolu ki, bunun kasıtlı bir aldatmaca olup olmadığını sorgulamaktan kendimi alamıyorum. 14 nm'de canlılık, fizik yasalarına aykırıdır. Lütfen bu saçmalığı geri çekin ve bilim camiasının zamanını daha fazla çalmayın."
Gözleri bu satırlara takılı kalmıştı. Kasıtlı aldatmaca. Saçmalık. Zaman çalmak.
Kalbi ağırlaştı. Elleri klavyenin üzerinde titreye titreye bir cevap taslağı yazmaya çalıştı, sonra sildi. Ne diyebilirdi ki? Kanıtlar konuşmalıydı. Ama kanıtları görmek istemeyen birine karşı kanıtlar, ne işe yarardı?
Kapı açıldı. Anıl Bey girdi, yüzü gergin, elinde bir tablet.
"Gördün mü?" diye sordu, tableti masaya bırakarak.
"Shaw'ın e-postasını mı?"
"Shaw'ın e-postası? Neyse..." Anıl Bey, tableti açtı. Twitter'da trend olan bir hashtag gösterdi: #NanorgFraud
Yeşim'in nefesi kesildi. Gözleri hızla mesajları taradı:
"Ege Üniversitesi'nde sahte bilim skandalı! Doktora öğrencisi tüm dünyayı kandırmaya çalışıyor!"
"Photoshop becerileri iyi ama bilgisi yetersiz #NanorgFraud"
"Anıl S. yine çuvallamış! Öğrencisini uçuk iddialarla öne sürüyor!"
Gözlerinden yaşlar boşandı. Kontrol edemedi. Ağlamak istemiyordu, ama yorgunluk, stres ve şimdi bu... dayanılmazdı.
"Hey, hey." Anıl Bey, onun yanına çöktü, elini omzuna koydu. "Dinle beni Yeşim. Bilim tarihi, her devrimci keşifle birlikte böyle tepkilerle doludur. Pasteur mikropları anlattığında onu deli ilan ettiler. Wegener kıtaların kaymasını öne sürdüğünde onunla alay ettiler."
"B-Ben Pasteur değilim," diye hıçkırdı Yeşim.
"Hayır, değilsin. Ama o da sadece meraklı bir gençti. Tıpkı senin gibi."
Anıl Bey ayağa kalktı, pencereye yürüdü. "Bilim iki tür insandan oluşur: Kaşifler ve muhafızlar. Kaşifler yeni topraklara açılır. Muhafızlar ise onları durdurmaya çalışır. Çünkü her yeni keşif, onların inşa ettiği duvarları yıkar."
Döndü, Yeşim'e baktı. "Sen bir kaşifsin. Ve muhafızlar her zaman kaşiflere saldırır. Bu, senin ne kadar önemli bir şey bulduğunun işaretidir."
09:45 - MEDYA FIRTINASI
Laboratuvarın telefonu hiç susmuyordu. BBC, Nature News, Science Magazine, National Geographic... Hepsi röportaj istiyordu.
"Kapalıyız," dedi Anıl Bey her seferinde. "Makalemiz konuşsun."
Ama en beklenmedik çağrı, Türkiye Bilimler Akademisi'ndendi. Akademi başkanının asistanı aramış, öğleden sonra video konferans için randevu istemişti.
"Bu iyi mi kötü mü?" diye sordu Yeşim.
"İkisi de olabilir," dedi Anıl Bey düşünceli bir şekilde. "Ya destek sunacaklar... ya da soruşturma açacaklar."
Saat 10:17'de laboratuvarın kapısı hızla açıldı. İçeri, soluk soluğa, yirmili yaşlarının başında bir genç adam girdi. Tıp fakültesi öğrencisiydi - Çağlar. Yeşim'in ara sıra görüştüğü, fakültenin girişimci ruhlu öğrencilerindendi.
"Yeşim hocam!" Nefesi kesilmişti. "Binanın önünde... gazeteciler var. Bir sürü! Girmeye çalışıyorlar!"
"Ne?" Anıl Bey pencereden baktı. Gerçekten de, fakülte binasının önünde en az otuz - otuz beş kişilik bir medya grubu toplanmıştı. Kameralar, mikrofonlar...
"Arka kapıdan çıkmalıyız," dedi Anıl Bey hemen.
Ama geç kalmışlardı. Koridordan ayak sesleri geliyordu. Birkaç saniye sonra, bir gazeteci grubu laboratuvarın kapısında belirdi. Önde, tanınmış bir bilim muhabiri olan Deniz Arslan vardı.
"Profesör Anıl! Yeşim Hanım! Sadece birkaç sorumuz var!"
Anıl Bey, kapıyı kapamaya çalıştı ama gazeteciler zaten içeri sızmıştı. Flaşlar patlamaya başladı.
"Nanorg'lar gerçek mi?"
"NASA ile iletişime geçtiniz mi?"
"Bu keşif Nobel'i hak eder mi?"
Sorular birbirini kovalıyordu. Yeşim, gözleri kamaşmış, ne yapacağını şaşırmış halde geri çekildi. Anıl Bey öne çıktı, koruyucu bir tavırla.
"Lütfen! Burası bir araştırma laboratuvarı, basın toplantısı değil! Tüm açıklamalarımız makalede mevcut!"
Ama gazeteciler dinlemiyordu. Biri doğrudan Yeşim'e mikrofon uzattı: "Yeşim Hanım, 23 yaşında bir doktora öğrencisi olarak, tüm dünyanın sizinle dalga geçtiğini görünce neler hissediyorsunuz?"
Yeşim, dondu kaldı. Gözleri mikrofonun üzerinde, sonra gazetecinin yüzünde gezindi. İçinde bir şeyler kırıldı.
O anda, Mehmet Efendi içeri girdi. Elinde büyük bir çay tepsisini savuruyordu - ama tepsiden çay değil, boş bardaklar ve kaşıklar dökülüyordu.
"Affedersiniz! Çay servisi! Lütfen yol verin!"
Mehmet Efendi, gazetecilerin arasından kendi yolunu açarak ilerledi, Yeşim ile gazeteciler arasına girdi. "Bu laboratuvara izinsiz giremezsiniz! Fakülte yönetmeliği madde 7-b! Lütfen hemen çıkın!"
Gazeteciler şaşkındı. Mehmet Efendi'nin kararlı duruşu ve resmi tavrı işe yaramıştı.
"Bina güvenliğini çağıracağım!" diye ekledi Mehmet Efendi, cebinden eski, tuşlu bir Nokia telefon çıkararak.
İşe yaramıştı. Gazeteciler mırıldanarak geri çekilmeye başladılar. Birkaç dakika sonra laboratuvar yeniden boşalmıştı.
Yeşim, Mehmet Efendi'ye sarıldı. "Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim."
Mehmet Efendi, hafifçe gülümseyerek onu geri itti. "Görevim, Yeşim Hanım. Şimdi, bence buradan çıkmalısınız."
13:20 - SAKLANMA
Anıl Bey'in arabasıyla kampüsten uzaklaşıyorlardı. Anıl Bey sürüyordu, Yeşim de yan koltukta büzülmüştü.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Yeşim.
"Benim evime. Basın azalana kadar. Ve TÜBA video konferansına oradan bağlanacağız."
Anıl Bey'in evi, İzmir'in Bornova ilçesinde, sessiz bir sokakta müstakil bir evdi. Bahçesi büyüktü, içi ise "Burası Anıl Beyin evi" diye bağırıyor gibiydi: Raflar kitaplarla dolu, masalar dergi yığınlarıyla kaplı, duvarlarda bilimsel posterler.
"Buraya kadar takip edemezler," dedi Anıl Bey, perdeyi aralayarak dışarıyı kontrol ederken. "Bu evi pek kullanmam. Adresimi çok az kişi bilir."
Yeşim, salondaki koltuğa çöktü. Yorgunluk her yerini sarmıştı. Gözlerini kapatmak istiyordu ama zihni hâlâ hızla çalışıyordu.
"Ben yanılıyor olabilir miyim?" diye fısıldadı, gözleri hâlâ kapalı.
"Olabilirsin," dedi Anıl Bey dürüstçe. "Her bilim insanı yanılabilir. Ama senin verilerin güçlü. Ve şimdiye kadar kimse metodolojinde bir hata bulamadı. Sadece 'imkansız' diyorlar. Bilimde 'imkansız', 'henüz anlamadık' demektir."
"Shaw" diyebildi Yeşim. "Metodolojimde ciddi hatalar olduğunu yazmış e-mailinde."
"Göster" dedi Anıl bey elini uzatıp.
Yeşim, telefonundan maili açıp Anıl Bey'e verdi.
Anıl Bey sadece "Zırva" dedi. "Olmaz, hatalı, eksik, yanlış... Ne eksik? Ne yanlış? Bu mailde elle tutulur hiçbir şey yok!"
Mutfaktan su ısıtıcısının sesi geldi. Anıl Bey çay demlemeye gitti.
Yeşim telefonunu kontrol etti. 14 cevapsız arama. Ama bir mesaj dikkatini çekti:
"Yeşim, ben Aras. Haberleri gördüm. Sana ulaşamadım. Lütfen benimle iletişime geç. Seninleyim. Her ne olursa olsun."
Gözleri doldu. Aras... Onunla sadece altı aydır beraberdiler ama o şimdiye kadar hep destek olmuştu. Ama bu... bu farklıydı. Bu, onun da sosyal çevresinde dalga konusu olması demekti.
Cevap yazdı: "Güvendeyim. Anıl Bey'leyim. Daha sonra açıklarım. Teşekkürler."
Anıl Bey, iki bardak çayla geri döndü. "TÜBA görüşmesi bir saat sonra. O zamana kadar dinlenmelisin."
"Uyuyamam."
"O zaman yemek ye." Anıl Bey, mutfaktan bir tabak kuru pasta getirdi. "Bilim yaparken en önemli kural: Beynin glikoza ihtiyaç duyar."
Yeşim, pastadan bir ısırık aldı. Tatsız geliyordu ama yedi. Anıl Bey haklıydı.
15:00 - TÜBA GÖRÜŞMESİ
Video konferans bağlantısı kurulduğunda, ekranda Türkiye Bilimler Akademisi'nin ciddi yüzüyle karşılaştılar. Başkan Profesör Emine Korkmaz, yanında da iki üye daha vardı.
"Profesör Anıl, Yeşim Hanım," diye başladı Korkmaz, resmi bir tonla. "Makalenizi dikkatle inceledik."
Yeşim'in kalbi hızlandı. Anıl Bey sakin görünüyordu ama elinin masanın altında sıkıldığını görebiliyordu.
"Sonuçlarınız... olağanüstü," diye devam etti Korkmaz. "Ve olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir."
"Kanıtlarımız makalede mevcut." dedi Anıl Bey sakin ama kararlı bir şekilde.
"Biliyoruz. Ve metodolojiniz titiz görünüyor. Ancak..." Korkmaz duraksadı. "Akademi olarak, bu tür çığır açıcı iddiaları doğrulamak için bağımsız bir komite oluşturmak istiyoruz. Numunelerinizi ve verilerinizi incelemek üzere."
Yeşim'in nefesi kesildi. Bağımsız doğrulama... Bu hem iyi hem kötüydü. İyiydi çünkü doğrulanırsa resmi destek alacaklardı. Kötüydü çünkü eğer bir hata bulurlarsa...
"Kimden oluşacak bu komite?" diye sordu Anıl Bey.
"Uluslararası uzmanlardan. MIT'den Profesör Chen, Max Planck'ten Dr. Müller, ve tabii ülkemizden birkaç isim."
"Profesör Tunç dahil mi?"
Korkmaz, hafifçe gülümsedi. "Profesör Anıl, bu bilimsel bir inceleme, kişisel bir mesele değil."
"Bilim de kişiseldir," diye mırıldandı Anıl Bey. Ama sonra başıyla onayladı. "Kabul. Ne zaman başlayacak?"
"Numuneleriniz ve verileriniz hazır olduğunda. En kısa zamanda."
"Kampüsteki basın mensuplarına bir çözüm bulabilir misiniz?"
"Halledildi bil." dedi Korkmaz.
Görüşme bittiğinde, Yeşim derin bir nefes aldı.
"Bu iyi mi?" diye sordu.
"Beklediğimden iyi," dedi Anıl Bey. "En azından doğrudan reddetmediler. Ve uluslararası bir komite... eğer onay alırsak, dünya çapında kabul görmemizi sağlar."
"Ama ya onay alamazsak?"
Anıl Bey, ona baktı. Gözlerinde tuhaf bir ışık vardı. "O zaman da savaşmaya devam ederiz."
Anıl Bey mutfağa gidip yemek hazırlamaya başladı. "Beklerken karnımızı doyuralım." diyordu içerden. Ama yemeği hazırlayıp sofraya getirene kadar Yeşim çoktan uykuya yenik düşmüştü.
Üzerine bir örtü örtüp kendisi da diğer koltuğa oturup verileri tekrar incelemeye koyuldu.
4 saatlik bir uykudan sonra Yeşim uyandığında Anıl Bey yemekleri tekrar ısıtarak masaya getirdi. "Yemek yapmayı pek bilmem. Kusura bakma." dedi öğrencisine.
"Gerçekten" diye düşündü Yeşim.Ne tuzu vardı ne baharatı. Yemekler çorba gibi, çorba ise yemek gibiydi. Yüzünü buruşturmamaya çalışarak "Yok." dedi. "Çok güzel olmuş." Sonrasında gülmesini tutamadı.
Anıl Bey de yemeklerin tadına bakınca gülmeye başladı. "Pek bilmem dedim ama bugün harikalar yaratmışım. Döner söyleyim mi?"
Tam telefonu eline alacaktı ki telefonu çaldı.
Arayan: Pr. Dr. Emine KORKMAZ
Telefonu açtığında Korkmaz direkt konuya girdi. "Basın tarafından rahatsız edilmeyeceksiniz."
Anıl Bey telefonu kapadığında "Kampüste yeriz o zaman" dedi sadece.
Laboratuvara girdiğinde, kapının yanında bir menekşe, altında da küçük bir not vardı:
"Yeşim Hocam,
Sizin gibi cesur olmak istiyorum. Çağlar.
Kapınıza çiçek bıraktım."
Yeşim, gülümsedi. Gözleri tekrar doldu ama bu sefer mutluluktan.
Elektron mikroskobunu açtı. Nanotopia #1 hâlâ oradaydı. Hiçbir şeyden haberi yoktu. Dünyanın onun varlığı hakkında ne düşündüğü onun umrunda değildi. Sadece vardı ve oradaydı.
Yeşim, ekrana dokundu. "Merak etme," diye fısıldadı. "Seni onlara kanıtlayacağım. Seni dünyaya kanıtlayacağım."
O gece, bağımsız komite için numune hazırlarken, aklına Mehmet Efendi'nin sözleri geldi: "Ben, her zaman cesur insanların tarafındayım."
Gerçek, korkaklara ihtiyaç duymazdı. Gerçek, sadece gerçek olmayı sürdürürdü.