Bölüm 6

2280 Words
"Of güzel Allah'ım, nasıl bir kader yazdın? Tadı damağımda kaldı... İçimi ısıtan adam, sanki senin aynandı..." Diğer tarafa dönüp iyice karnıma çekiyorum dizlerimi, biraz daha zorlasam anne karnına yeniden sığar mıyım acaba? O gün yiyeceğin yemeğe karar bile vermeden doymak, gerçek özgürlük bu değilse neydi? "Bir ömür yeter, bana bu armağaaaaan... Ölsem de gam yemem artık..." Sırt üstüne geri dönüyorum, açıyorum kollarımı. Daha yüksek! Dönüşü olmayan bir yoldayız, anne karnı yalnızca bir hayal. "Bir ömür yeter, bana bu armağaaaaan... Ölsem de gam yemem artık..." Yetmiyor, yetse. Yetmiyor, yeter mi hiç? O işler öyle kolay mı Hande Hanım? Özlenen bilse bu kadar özlendiğini, yokluğundan utanmaz mı? Eğer utanmayacaksa da, bu kadar özlemek reva mı? "Her insana her nefes, bir başka hevees... Bir tek, ilk aşk bitmeyeeecek." Aniden üzerime düşen gölgeyle sıçrayarak doğruluyorum, kulaklıkları can havliyle kulaklarımdan çekerken kalbim ağzımda atıyor. Gördüğüm isme neden bu kadar şaşırdığıma dair hiçbir fikrim yok. Annem. Annem, tabi ki. Kim olacaktı? Ne bekliyordun acaba Feri? Damağımı çekerken hiçbir suçu olmaması rağmen kadına söyleniyorum bir de. "Ödümü kopardın anne ya!" "Takıyorsun o kulaklıkları duymuyorsun ki, kaç kere seslendim. Daha ne yapayım kızım?" Haklı. "Tamam. Dalmışım, kusura bakma." Başıyla geçiştiriyor beni reis, alıştı artık. "Dersin yok mu senin bugün?" Bir de o var. "Öğleden sonra." "İyi hadi çık anneciğim, anca gidersin." Yürü anca gidersin der gibi o ne öyle? Hemen saati kontrol ediyorum, o kadar da dalmış olamam canım. E yok. "Daha üç saat var anne, ne ancası?" Ama annemin derdi başkaymış zaten, "Hadi Feryal, temizlik yapacağım kızım. Misafir var. Sen çık diye bekleyemem. Dolanma ayağımın altında da hazırlan çık... Hem git o arkadaşlarınla kafelerde otur işte. En sevdiğin şey." Bak ya. "Ne zararım var anne sana, şurada kıvrılmışım yatıyorum?" Kaşları havaya kalkıyor hemen, kollar da belindeki yerini alıyor. Geçmiş olsuuun. "Yok, olmaz. Sen şimdi hazırlanırken oradan oraya koşuşturup durursun, tam benim temizliğimin ortasında; rahat edemem ben. Hem ne faydan var kızım? Ne faydanı gördük? Kız evlat ne demek bilmiyorum ben sayende. Kalacaksan kalk yardım et o zaman, şu elin bir iş tutsun da ben de dünya gözüyle göreyim. Tabi, sana bir şey olmayacak; annesi hiç iş öğretmemiş diye bana söylenecekler nasılsa..." Uuu, konu yine buralara nasıl gelebildi? Görüyorsunuz ya Hande Hanım, yemesem içmesem de hesabı hep ben ödüyorum. Daha fazla sorgulamamaya karar verip, hemen ayağa kalkıyorum. Ya da sorgulanmamaya. İki elimi de havaya kaldırıp teslim oluyorum. "Gittim bile." Koridora çıkmamla burnuma dolan çamaşır suyu kokusuyla bir ürperti geçiyor vücudumdan. Biri duysa görse, Allah korusun; karizmamız çizilir, rezil oluruz tüm tribüne. * "Flörtlermiş sadece, ciddi bir şey değil demiş İbrahim Aysu'ya. Çok şaşırmadım ben gerçi, sonuçta İrem'den bahsediyoruz, o da öyle pek ciddi ilişki kafalarında bir kız değil. Sadece takılıyorlar muhtemelen." Üç yanı gıybetle çevrili masamızdan çok mutlu olmasam da; elimde tuttuğum kahvenin hatırına katlanıyorum, Melisa'nın ay bak bunu kesin duymanız lazımlarına. Bu kadar çok ve bizi hiç ilgilendirmeyen şeyi bilmemize gerek var mı gerçekten? "Evet, tabi. Haklısın." dedikten sonra bir süreliğine onay alma beklentilerinin önünü kesmek için koca bir yudumla meşgul tutuyorum ağzımı. "İki hafta önce de İbrahim'in yakın arkadaşı Aytaç'la samimi görmüşler İrem'i, yani artık sadece arkadaşlar mıydı yoksa arkadaş ayağı bilmem ne mi?.. Allah bilir tabi." İstemsizce tek kaşım havalanıyor duyduklarım karşısında, Aytaç ve İbrahim'in yediği içtiği ayrı gitmez biliyorum. Ağzımı iyi ki doldurmuşum yoksa bu kez bizzat, öz hakiki irademle bir yorum patlatabilirdim. İlginçler gerçekten. Herkes herkesten hoşlanıyor bu okulda, bir benim elim kendi cebimde öyle saf saf bir dersten diğerine yürüyorum. "Açık ilişkidir belki. Böyle bir hasta geldi bana geçen hafta, eşiyle sıkılmışlar ve evliliklerini açık ilişkiye çevirmeye karar vermişler ama işte senin damarlarında Türk kanı akıyor abiciğim, senin neyine açık ilişki falan? Adam tabi kıskanmış, karısı da anlattığına göre cool takılıyor falan ama onun da durumu aynı bence. O da bundan habersiz seans almıyorsa, ben de hiçbir şey bilmiyorum. Neyse. İşte adam delirdi, delirecek gerçekten kıskançlıktan ama haksız da sayılmaz. Kimlerle birlikte olmuş karısı; en yakın arkadaşı mı dersin, patronu mu dersin..." Yüzüm buruşuyor istemsizce ama bu tepkim Netflix'i fazla kaçırmış çifte mi yoksa Seren'e mi bilmiyorum? Bu kızın her hastasını böyle büyük bir keyifle, dizi gibi ballandıra ballandıra anlatması bir bana mı garip geliyor sahiden? İş etiğine sığıyor mu bu? Şöyle bir Melisa ve Cemre'ye bakıyorum, ikisi de çenelerini ellerine dayamış pür dikkat dinliyorlar Seren'in sapkın hastasının hikayesini. İçsel bir baş sallama ve omuz silkmeyle kabulleniyorum, evet belli ki bir bana garip geliyor. Masanın üzerinde duran telefonumu elime alıyorum; sol baştan giriyorum sosyal mecralara, biraz da korka korka. E yok mu bir story, bir tweet, şöyle suratıma tokat gibi sol göğse sevgili taglenmiş bir post falan okadilmen? i********: etiketlenenlere kadar temiz çıkınca, sağ ayakla Twitter'a da giriş yapıyorum. Tweet falan atıp kendinden haberdar ettiği yok da en azından beğendiklerini takip ederek beyefendi yaşıyor mu öldü mü anlayabiliyoruz. Buna şükür. Orada da her şey bildiğimiz gibi, yine birkaç kara mizah ve birkaç kara kartal tweeti beğenilip çıkılmış. Bir tanesini önceden ben de beğenmişim üstelik. Bu aşk değilse nedir? Tuttuğum soluğumu bırakıyorum. Sonra bir tane de derin nefes gönderiyorum içime ve kendi canımı, kendi iyiliğim için yine kendim acıtıyorum. Değil. Bu aşk değil, Feryal. Sevsin Allah'ım. Hayatına birini alsın artık. İlan etsin tüm dünyaya, ben de rahatlayayım o da. "Sen aşmışsın kızım, yaşıyor resmen hastaları. Bambaşka bir boyut bu. Bu kız çok büyük adam olacak ya, değil mi Feri?" Bana bir şey mi oluyor, "Hı?" Eli ile Seren'i işaret ediyor Melisa, "Seren'i diyorum, çok büyük doktor olacak bence. Tüm ülkeye duyurur adını bu kız ileride, demedi demeyin." Tabi... Daha burnunun dibindeki, belki de takıntı boyutuna ulaşmış platonik aşkı anlayamıyor ama aynen. Hastanın özeliymiş falan demeden, kimlik numarasına kadar masal gibi anlatıyor falan ama olsun canım. Olur. "Öyle." Büyük bir rezilliğe imza atar belki, neden olmasın? Biz halk olarak severiz rezilliği. Of... Off... Tamam. Sen yine de öyle birden şey etme Oğuz Kaan. Belki bir Seren Süreyici değilsin ama, işte gel gör ki biz de sana hastayız; birden kesme kabloyu belki kaldıramayız. Şimdilik sevme birini istersen, sonra bir ara bakarız. "Abartmayın canım! Ama var tabi kafamda birkaç şey, bakalım." * Herkesin gittiğini düşündüğümden coşkulu bir giriş yapıyorum eve ve elbette yanıldığımdan fark ediliyorum. Yüzde elli şansın yüzde sıfıra tekabül ettiği bu bünye, bir kez olsun şaşırtmıyor. Bir de insan bazen kendinin bildiği evine bile sahip olmadığını fark ediyor, ediyormuş. Çok olmuyor ben de öğreneli, az evvel idrak ettim. Evde bir cümbüş havası hakim, öyle ki komşulardan birinin yüksek sesten çağırdığı polis her an kapımızı çalabilir ve bir anda işin içine narkotik şube de dahil edilebilir. Bu ne böyle? "Feryal geldin mi kızım? Bir hoş geldiniz de hadi misafirlerimize." Bir umuttur yaşamak, deniyorum. "Bir elimi yıkasaydım, üstüm..." Önce başını iki yana sallıyor, sonra sol kaşının hareket kabiliyetiyle şov yapıyor annem. "İyi üstün, elini de sonra yıkarsın. İçeriye." Bugün bu size kaçıncı teslim oluşum Nur Sultan? Sen doğurdun tamam da bizim üzerine yaşadığımızın hiç mi kıymeti yok? Yok tabi. Yok. Önce herkesi tek tek öpüyorum; tek tek soruyorum, bıkmadan usanmadan, hep aynı şekilde, iyiyim ya siz? Sonra da dizime bırakılmış bir gün tabağı eşliğinde salonun en ucundaki, eşik yanı sandalyeye kuruluyorum. Her şey bir yana tabak 10/10 olmuş; tatlılardan tuzlulara geçişler muazzam, her bir ürün diğerine sadece olması gerektiği kadar temas ediyor. Nuriş yapıyor bu sporu. Kusursuz. Kaliteli yemeği görünce keyiflenen tarafıma tutunup birkaç büyük çatalı gönderiyorum mideme. Immm... Gün tabağının da mutlulukla bir ilgisi olmalı kesinlikle. Buraya da bir şiir alabilir miyiz lütfen Cemal Bey? Nasılsa bana dokunan eden yok diye iki sarmayı peş peşe ağzıma göndermiş, bu ne kadar güzel bir yemek böyle dansıma başlamışken Sibel ablanın sorusuyla birden spotlar altında kalıyorum; lokmamı nasıl yutuyorum, hafif hafif sallanan bedenimi nasıl durduruyorum bir ben bir Allah biliyor. "Eee Feryal'ciğim, var mı birileri?" Ne olduğunu bal gibi bilmeme rağmen, sırf piçliğine, salağa yatacakken annem beni benden iyi tanıdığını belli eden o uyarı öksürüğünü atıyor. Ah be, saniyelerle. "Yok." Ben yok deyince neşeleniyor, gözleri parlıyor Sibel ablanın; o işler hiç öyle değil, bilmiyor tabi. Yok ama sen onun yokluğunu gel de bana sor, diyemiyorum. Sevinecek hiçbir şey yok, gözlerimiz parlayacaksa bile bu benim durumumda ancak yaşlardan olabilir de diyemiyorum. Öyle çaresiz bir bakış atıp konu kapandı sayıyorum, tabağıma geri dönüyorum. Meğer kapanmamış, işte bir umuttur... "Peki, var sayalım ki; biri var ama şehir dışında. Olur muydu öyle? Evlenir miydin öyle biriyle?" Bu kez gerçekten boğuluyorum, bir şey mi biliyor da soruyor bu kadın?! Yok canım. Yok. Gözümün önünde beliren su dolu bardakla bakışlarımı kaldırıyorum. Candan teyzeye gözlerimle teşekkür edip içiyorum verdiği suyu, senin gibi melek bir kadından bu Betüş nasıl çıktı onu da bir ara şey edelim Candan Sultan? Bir yerde bir hata olmalı. Nihayet boğazıma takılan parçayı yutmayı becerince canımı kurtardım sanıp belimi doğrultuyorum. Hala benden bir cevap bekleyen gözleri görünce anlıyorum, ben kurtuluşu çok yanlış yerlerde aramışım. Meğer ölüm kurtuluşmuş. Derin bir nefes alıyorum ve zeka kokan, harika bir cevap veriyorum. "Bilmem ki." Ben hep ülke dışı düşündüm, il dışı küçük geldi şimdi birden. "Hmm... Peki seni çalıştırmasa eşin?" Sanmıyorum öyle bir şey yapacağını. Evet, bu adam aileden zengin falan ama, hemen hemen hepsi de c leveli görmeden emekli olmamış insanlar. İstemez öyle evimde oturmamı falan. Bu açıklamayı da yapamıyorum tabi ama madem işkence kaçınılmaz biraz eğleneyim diyorum. Nasıl sorular bunlar Sibel kuzum? "Ne kadar zenginiz Sibel abla? Benim masrafım çoktur çünkü. Ama götü yiyorsa çalıştırmasın tabi, okay." Annemin öksürüğü bu defa geç kalıyor, e kusura bakmasınlar ama nereden çıktı şimdi bu sorular? Gerçi hiç istediğim etkiyi bırakamıyorum cevabımla, herkesi ilahi sen tadında bir gülme alıyor. Sibel abla da hiç hız kesmeden devam ediyor, "Doğru söylüyorsun güzelim... Ama biz varsayalım ki baya zengin bu çocuk, baya baya. Eşi ne isterse yapacak kadar zengin ve çalışsın istemiyor. Öyle düşün sen." Var olmayan bir çocuğa sinirlenmem mümkün mü? Mümkünmüş. "Ne sebeple?" "Öyle görmüş ailesinden." Bak sen. "Kendi peki?" "Nasıl?" "Kendisi çalışıyor mu bu çocuğun?" "E tabi." Sadece ufak bir bakışma yetiyor Sibel ablanın beni anlamasına, aynen öyle ablacığım. Aynen öyle. Madem ben görgüleri gereği çalışamıyorum, e bir zahmet aynı görgüden beyefendiye de alalım. "Amaan sen de kızım. Biz it gibi çalışıyoruz da ne oluyor? Ne güzel yersin işte kocanın parasını." Ya yerim tabi kocamın parasını da, canım isterse. İstemezse de yemem. Allah Allah! İnsanı inadından emekli olsa bile çalışacak hale getiriyorsunuz. "O işler öyle-" İpek abla cümlemin ortasından konuya dahil oluyor, hem de ne dahil olmak. Bırak cümlenin kalanını adımı bile unutuyorum. "Ay dayanamıyorum ben, söyleyelim direkt. Sana bir kısmet var ablacığım. Çocuk yüksek mühendis, bunlar da para maşallah gani. Ama Hatay'da yaşıyorlar, seni de oraya istiyor tabi. Bir de eşi çalışsın istemiyor ama bir görsen Feri, kaşları gözleri tü tü maşallah, çok yakışıklı oğlan." Nasıl ya? Ben bu gençlik nereye gidiyor böyle diye bir anket çalışmasına katıldım sanıyordum meğer görücü kabul formu mu dolduruyormuşum? Hemen annemi buluyor gözlerim, bir şey yap! SOS çağrımı yanıtsız bırakmıyor Nur Sultan ya da bırakıyor. "Vermem ben kızımı kimselere." İpek abla ve Sibel ablaya etki eder mi bu cevap, etmiyor tabi? O ne öyle anne ya, Hatay olmaz ama Kayseri için pazarlığa otururuz der gibi? Baba koş gel! Yet! "Bir gör en azından çocuğu Feryal, hemen önümüzdeki hafta sonu gelir istersen." Başımı iki yana sallıyorum hızlı hızlı, "Yok. Olmaz." Kalkıp odama gitsem çok mu ayıp olur? "Hatay'da yaşamaktan mı korktun güzelim? Gelirsin sık sık, gerçekten çok zenginler koymaz onlara." Hayır, hayır. Oğuz var. "Maçlar var." Gerçekten mi Feryal? Tek sorunumuz bu muydu yani? Ve az kalsın Oğuz mu diyecektin, pes! "Deli ayol bu! Oğlan da Beşiktaşlıdır belki kızım, hem değilse de loca falan kapatır o sana rahat ol. Belli ki kıskanç bir şey. Sen de hanım ağa gibi kurulur, rahat rahat izlersin maçını." Derin bir nefes alıyorum. Her şey çok saçma ama ben sakin kalmalıyım. Sakinim, sakinim... Yok değilim abi! Değilim sakin falan. Genç olan benim! Saçmalanacaksa da ben saçmalayacağım. "Saçmalamayın İpek abla, Sibel abla. Allah aşkına böyle evlilik mi olur, KPSS notuma da baksın isterse öyle atar beni kendine eş olarak? Hem nereden çıktı bu çocuk? Olmaz öyle şey." "Bizden çıkmadı vallahi, o görmüş beğenmiş." "Nerede?" Sibel ablanın gözleri kısa bir an herkesin üzerinde dolaşıyor, sonra utana sıkıla fısıldıyor. "Ertan amcanın cenazesinde." Yuh! Yok artık! Ay yok artık ya! Tövbe, bismillah. Çarpılacağız şimdi. Daha fazla devam edemiyorum. Mantıklı hiçbir yanı kalmayan bu sohbeti burada bırakıp giderken asıl terbiyesizliğin bana yapıldığını bildiğimden içim rahat. Özellikle ikisi ile de göz teması kurup, tane tane konuşuyorum. "Birinci ligde hataya ve bu gönülde Hatay'a yer yok, hanımlar. Size afiyet olsun." Bir de ben bir süredir içten içe Amerikan futboluna sevdalıyım ama o şimdilik bende kalsın. Bu incecik bir mizah içeren net cevabımı bir tek Candan teyzem anlıyor ve küçük bir ıslık eşliğinde kahkahayı patlatıyor. "Kimin yavrusu be." Siz bu kadına Candan derken yüreğimizin tam ortasını fethedeceğini bildiniz de mi koydunuz Nilay anneannem? Öyle doğru ki çünkü. Tam da şimdi bu gazla bir kartal pençesi patlatmamak çok zor ama annemin akıl sağlığı için sadece göz kırpıp odama doğru devam ediyorum. Bir de misafirler gittikten sonraki beden bütünlüğümü koruyabilmek için. Odamın kapısını kapatmamla yüzümdeki gülümseme soluyor; omuzlarıma yine, yeni, yeniden sevdiğim tarafından sevilmemenin ağırlığı biniyor. E sana da yazıklar olsun Oğuz Kaan Dilmen! Şimdi he diyip ağırlığımca altın eşliğinde Hatay'a gelin gitsem hiç mi için sızlamaz, elini yüreğine koy öyle konuş? Derin bir soluk eşliğinde yatağa bırakıyorum kendimi, sızlamaz biliyorum. Sızlamaz, hatta gelir nikah şahidim bile olursun. Üstüne storyi de patlatırsın şahit olduğum en güzel şey diye. Sonra da o gece ben belimdeki kırmızı kurdele ile yatağın kenarına oturmuş kaderime razı gelirken vurur kafanı mışıl mışıl uyursun. Kalpsiz pis. Keşke seni bir an olsun sevmesem. Keşke bu çocuğu sevsem. * Merhaba Numaralı, Bu çifti sevdik mi sevmedik mi? E hani çift nerede ben göremiyorum mu? İşte şimdi aşktan konuşmaya başladın öncekiler neydi öyle hiç gerçekçi değildi mi? Falan filan... Bekleriz yani. Neyse uzatmıyorum. Beğenirseniz yıldız çakın! Kendinize çok iyi bakın. Ve unutmayın. En büyük Beşiktaş! dgldfsfsdlj
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD