Bölüm 4

2641 Words
"Duman altı ettiniz burayı iyice, öf! Kahvehaneye döndü resmen." Normalde ben de ifrit olurum sigara dumanına, hatta en ilk en çok ben söylenirim; sürekli takipçilerim bilir. Ama yani, yeri mi sırası mı şimdi Betül'üm? İyisin, hoşsun, bir yokuşsun; harbiden bazen birazcık boşsun. "Betüş, gözünü seveyim sus bir güzelim." Andaç'a hak vermemek elde değil bu yüzden bizim kız tam ağzını açacakken ikinci sarıyı da ben çıkarıyorum. Sizi şöyle dışarıya alalım Betüş Hanım; şimdiden yeteri kadar yordunuz, dinlenin biraz. "Şşşt..." Ama işte çok erken on kişi kalıyoruz; meydanı boş, iç karışıklığı hoş bulan rakip acımıyor. Ve gol! Maalesef yanlış kaleye. "E bir susmadın be kızım!" diyen de ilk ben oluyorum maalesef, maalesef! Betül kırgın bakışlar atarken Kemal ve Andaç'ın koltukları kabarıyor gururdan. Hindiler sizi, o kadar da değil. Bu kız bunu hak etmemişti, tamamen benim erk*kliğim. Hemen canım ciğerime dönüyorum, ah Beşiktaş... Sanki bizim cebimiz milyon dolarla doluyor gibi eşimle dostumla da aramı açıyorsun! "Kusura bakma Betüş'üm, biliyorsun." Yana eğdiğim başım ve büzdüğüm dudaklarımla attığım Çizmeli Kedi bakışlar karşı cinsle değilse de hemcinsimle iletişimde işe yarıyor Allah'tan. Kıyamıyor bana, pat pat iki tane geçiyor omzuma. Hadi yine iyiyim gerçekten. Ay, değilim... İyi falan değilim. Bizim şaka kaka oluyor, harbiden on kişiye düşüyoruz, hem de haksız yere. Yetmiyor peşine de bir gol daha yiyoruz. Sözün gücü mü, evrene negatif enerji basmak mı, yoksa sadece that is Beşiktaş yeterli mi bilemem ama bizim tatlar büyük kaçıyor. Hakemin ebesi de sevgiyle(!) yad ediliyor. Omuzlarımız çökmüş otururken bir sarı da kapkara kartalıma, bitter çikolatama geliyor. Hayda diyemeden bir gol daha. Ve en sonunda, bu da olmaz artık dediğimiz bir ilk yarı uzatma golü ile kırk yedi dakikalık eziyetimiz son buluyor. Nasıl bir gerildiysem kaskatı kalmış boynum sırtım, arkama yaslanıp rahat bir soluk veremeyince fark ediyorum. Otobüse zar zor binen teyzeler gibi inim inim inleyeceğim utanmasam ama utanıyorum. Ölüm sessizliği çökmüş koca kafede soluğumu bile sayarak yavaş yavaş alıp veriyorum. Masalardaki boş bardakları almaya yenilerini sormaya bile yeltenmiyor garsonlar; çünkü onlar da farkında, bu gece burada ölüm gibi bir şey oluyor ve ölüler yiyip içemez. Kalkıp da gidemiyoruz ama kazanmaya niyet de edemiyoruz, ikinci yarı başlarken herkesin tek dileği keşke bir şey olsa da ikinci yarıyı oynanmış saysak bu işi dört sıfırda bıraksak oluyor da Kiev acımıyor. Sanki maç dört sıfır bitse mağlup sayılacaklar gibi iki gol daha atıyor vicdansızlar ya da Kemal'in değimiyle onun bunun sahipsiz çocukları. Hakem de cabası; bir sarı, bir kırmızı ve son gol de apaçık ofsayt ama işte bize gelince ofsaytlar hep tersine ofsaytımsı... Buradan edilen itirazlar Ukrayna'ya ulaşmıyor hoş ulaşsa da beş sıfır da en az altı sıfır kadar mağlupken fayda etmiyor. Hem takıma hem hakeme karşı oynarken kazanmak mümkün olmuyor, Şampiyonlar Ligi'nde üst tura çıkmak da Oğuz Kaan ile evlenmemiz kadar uzak bir hayal olarak kalıyor böylece. Of, of! Çok yaklaşmıştık. Az daha... "Annem, kıyamam ben sana! Oyyy! Aşık bu ya! Bak nasıl düştü yüzü? Çok mu seviyorsun sen Beşiktaş'ını, hı?" Atak öyle hızlı gelişiyor ki Betül'ün yanaklarımı mıncıklamasına karşı çıkamıyorum. Öylece kalakalıyorum, beni bir sağa bir sola savurması karşısında. Aşığım doğru. Bir yerde tüm aşklarımın ucu Beşiktaş'a o da doğru. Neticede Beşiktaş'ın öz oğlunun, hayırsız oğluna da vurgunuz. Ezelden değilse de kendimizi bildik bileli. Öncesini sildik sileli. "Öyle." Bakışlarımı çekmemle Kemal'imle göz göze geliyoruz. Bilse Oğuz'u kaç parçaya ayırır acaba? Neyse, hazır yeri gelmişken sesli dile getirme fırsatını kaçırmıyorum. "Çok seviyorum." * Küçük bir öksürük sonrası kendimle göz göze gelip başlıyorum, "METE VE GÜLCE OĞLU OĞUZ KAAN, SENİ SEVMİYOR. HİÇ SEVMİYOR. BİRAZCIK BİLE. UFACIK BİLE SEVMİYOR." Elimle de gösteriyorum çünkü kulak unutur göz unutmaz. "BU KADARCIK BİLE. ÖYLE Kİ BU ADAMIN SENİ SEVMEMESİ EKMEK GİBİ, SU GİBİ, YERÇEKİMİ İVMESİ GİBİ GERÇEK. SIFIR HATA PAYI, SIFIR SEVGİ. f**k DEĞİL, FACT ARTIK BUNUN HAKKI. NEREDEYSE OKULLARDA OKUTULACAK, İBRET DİYE MEYDANLARA ASILACAK YA DA ÇOK YAKINDA ADAM BAŞKASINA ASILACAK. ANLA ARTIK, SOK KAFANA." Elimle de şakağıma şakağıma vuruyorum ki dokunsal olarak da girsin bu bilgi beynime, kan yoluyla kalbime taşınsın sonra bütün vücuduma pompalansın. İmkanım olsa tadar ve koklardım da. Yeter ki bitsin artık. Bitsin, bir daha kimseyi sevmemem gerekiyorsa ona da eyvallah. Gözüm yok mutlulukta, ama bu mutsuzluk da bana bile üç gömlek fazla. Daha ne kadar sürecek? Yüzüme son bir su vurup kurulamadan, ıslak ıslak ve havalı hissettiğim ama muhtemelen yağmur yemiş kedi yavrusundan öteye gidemediğim bir çıkış yapıyorum banyodan. Annem ve telefonum aynı anda ötmeye başlıyor, önceliği telefonuma veriyorum. Andaç. "Efendim?" "Efendiler yesin seni." Betül? "Hoş geldin." Kemal? "Selamın Aleyküm, siyahın yanına beyazı koyanlar ve bugün inşallah kırmızı siyaha koyanlar!" Ve nihayet Andaç. Sebebi ziyareti belli bu telekonferans başlamadan bitsin istiyorum. Başlamadan bitsin istediklerimin sayısının her gün artmasına kaç puan peki? +3 mü? Olur, olur hasret kaldık zaten. Bizim takım malum, BJK. "Vallahi hiç gidesim yok hocam." "Aaa!" "Saçmalama." "Ben bu iki ayıyla mı gideyim Feriş, aşk olsun." "Ben yoruldum artık yenilmekten... Kasımpaşa'ya bile yenilir mi insan? Bursa'yı bile zorla yener mi? Vazgeçelim bence." Bir taşla iki kuş gelir mi? Hadi başlamışken bütün aşkları terk edelim. "Ay ne kaçtı bunun içine böyle? Feri, ruhun ele geçirildiyse üç kere bağır." "Saçmalama!" Bence de Kemal, ne saçmalıyor bu kız? "Aynen saçmalama o kombineye para verdik o kadar, gideceğiz." Haa... Ben mi saçmalıyormuşum yani? Şöyle bir düşünüyorum; babama yalvarması, sırası, parası, gitmeyince gelecek lafları da cabası. Doğru. "Sen de haklısın Andaç. Gidelim bari." Andaç'ım neşeyle gülüyor, "İşte bir kadında görmek istediğim duygusallık seviyesi, büyüksün Feri başkan." Kemal ona destek çıkarken, Betüş de kadınların yüz karası olduğumdan dem vuruyor. Herkes sakinleyince buluşmak üzere sözleşip telefonu kapatıyoruz. Omuz silkip salondaki kanepeye bırakıyorum bedenimi, en azından ne giysem derdi yok! Çizgilileri çekeceğiz el mecbur. * Bir anda ateşe değmiş gibi elindeki yarım biberi masaya bırakıyor Betül, "Kilo aldım ya! Size uyuyorum, önüme ne gelirse götürüyorum; sonra kimseye bir şey olmuyor, olan bana ve kot pantolonlarıma oluyor. Yeter artık!" Ay ya derde bak, yolda görsem elini tutar annesini ararım. Öyle minnoş, öyle tatlı. Ağzı dolu dolu ilk cevabı yetiştiren Andaç oluyor, "Ne? Kilo mu almış? Bu? Bir damlasın kız sen." Kemal eliyle boş ver yapıyor Andaç'a, "Yüz elli gram almıştır işte kardeşim." İkisi güldükçe bizim kız iyice delleniyor, "Gülün siz, gülün tabi... Metabolizmada bile kayrılmış bu cinsiyetin biz zavallı kadınları anlamasını beklemek hayal olurdu zaten." Lokmamı sonunda yutabilmiş konuya dahil olacakken bu kez da parmak sallanma sırası bana geçiyor, "Sen hele sakın konuşma. Nerene yiyorsun onca şeyi anlamıyorum ki? Bilmesem kusuyor diyeceğim." Ellerimi kaldırıp biraz alınmış, çokça masum bir bakış atıyorum; "Sadece şey diyecektim ki..." Ve sanki kalbim paramparça ellerime verilmiş gibi susuyorum. Çok beklememe gerek kalmıyor Allah'tan, "Söyle hadi, Allah'ın cezası." Her seferinde aynı numarayı yemeni yerim kız senin! Göz kırpıp makas alıyorum Betüş'ten, tabi ki ilk düşündüğümü söylemeyeceğim. Henüz ölmek için çok gencim! "Much butter, much better fıstık." Bir kadın kilo aldım diyorsa, kilo almıştır. Karşı çıkma, sorgulama ve küçümseme; sadece itaat et. Önce kaşlarını çatsa da fazla dayanamıyor. Aşık bana! Biz kendi içimizde kıkırdarken ve çocuklar da anca içlerine içlerine göz devirirken duyulan sesle kalakalıyorum. "Yemekler için kullanılmıyor muydu o ya?" Hı? Yok! Yok artık! Arkamı dönmemle tükürüğüm boğazıma kaçıyor zor bela kendime geliyorum. Oha! Oha! Oha! Oğuz! Oğuz Kaan! Soru banaydı ama cevap verecek halim yok, cevap arayan da yok gerçi. Betül'ün uzattığı suyu içerken neye şaşıracağımı şaşırınca, bir sinir alıyor beni. Hayır, you are the butter to my bread and the breath to my life da var mesela? Bana söylesen ben tereyağı gibi erir giderim, madem çok biliyorsun İngilizce'yi. Ama nerdeee? Nerde bizde de o şans be Serdar baba? Anca yemeklerde kullanılmoyor moydo o? Bende laf lafı açmışken ne ara kalktığını anlamadığım Betüş ile Oğuz Kaan ayrılmış, sıra bana gelmiş meğer. Herkes gibi ben de hızla ayaklanıyorum. Böyle bir fırsatı kaçırmam, özleminden burnumun direği sızlayan adamı görünce şöyle bir üstten sarılırım en azından sanıyorum ama öyle olmuyor. Ne öyle oluyor ki zaten? İçime bir şeyin doğduğu da sandıklarmın doğru çıktığı da nerede görüşmüş? Sezgi, mezgi, sevgi falan bunlar hak getire; sadece pozitif bilimlerin ve kapitalist düzenin hatırına yaşıyoruz. Az daha bugün maça da gelmiyordum. Gerçekten benim de en az Oğuz kadar bir şeyden anladığım yok. "Sen ne alaka?" diyiveriyorum adamın yüzüne yüzüne. E yuh! Ay yoksa? Yok. Yok, tamam. Yok, bunu içimden söylemişim. Çok şükür. Hak sahibi o ama Oğuz Kaan da öyle demiyor. O her zamanki gibi görüyor ve seviyeyi arttırıyor. "Sana gelmediğim gün öldüğüm gündür benim." Ne? Bir de göz mü kırptı? Bana? Rüya mı bu? Şu anda asla hiçbir şey her zamanki gibi değil. Yanlış bilgilendirme, yanlış bilgilendirme. "Hı?" Allah'tan Andaç atılıyor, bağırırken bir kolunu Oğuz'a doğru savuruyor. "Siyah ulan!" Oğuz çok kısa bir an duraksasa da hemen sonra bana göz kırpıp kafasını çeviriyor. Ne oluyor? Bir elini tıpkı Andaç gibi havaya kaldırıyor, "Beyaz ulan!" Ha öyleli.... Ve nihayet ben slogan atmayla tanışıyorum. Yakında ateşi de icat ederiz he Feryal? Öyleli tabi. Salak. Maça gelmiş. Allah'ım sen koru, az daha aşk ile bağıran ben olacaktım. E ama bu maça mı gelmiş? İnsan gele gele de bu maça gelmez yani. Her hamlesi falso bu çocuğun gerçekten. Düşünmeden yaşamak çok zor olmuyor mu aslan parçası, anlatsana biraz? Ben böyle sormuyorum tabi, çok şükür, ama Oğuz da masada bize eşlik edince sebebi ziyaretini öğreniyoruz. Christmas tatili diye gelmiş meğer. Gelir gelmez de soluğu burada almış. Aslında daha erkenmiş de bağlamış mı ne yapmış? Anlatıyor bir şeyler ama o sırada bana yapılmış bağlanma büyüsü aktifleşmeye başladığından ben yalnızca Oğuz Kaan'ın jest ve mimikleri ile ilgileniyorum, özlediğim ses tonuyla, parlayan göz bebekleriyle, saçındaki tutamların hareketleriyle... İçimin tribünleri tek ses tek yürek, o bilindik ritimle haykırıyor birikmiş tüm hasret ve sitemi. Ah! Oğuz Kaan! Ah! "Eee Orhan abi, Mete abi yok mu?" diyen Andaç ile kafamı bir nebze olsun sohbete verebiliyorum. Evet, Beşir Bey yok bugün sahi? Kim imalarda bulunacak, gözler süzecek benim olmayan ilişkim hakkında? Omuz silkip tatlı tatlı gülüyor, kalbimin katili. "Orhan abi küsmüş, babam da bu sefer totemin levelini büyüttü hiç gelmeyerek destekliyor takımını." Ben de bizimkilere uyup gülüyorum, sonra aklıma gelen isimle yine düşünmeden tüm ilgiyi üzerime çekiyorum. Oğuz Kaan Jr? "Gökdeniz?" Allah'tan beynim çevirip dışarıya öyle veriyor sesi, yoksa rezilliğimin dozu kaldırabileceğimden çok olacaktı. Maazallah. Bunu bile taşıması zorken. "Uyuttum onu." Gözümün içine baka baka göz kırpıyor yine adi herif, ben de ne bileyim? "Yaa..." diye saf gibi hemen inanıyorum. Bu kez piç bir gülümseme tutturuyor kendine. "Uyur mu o şeytan ya? Gelmedi Türkiye'ye, arkadaşlarıyla kutlayacakmış Noel'ini." Ne söylerse söylesin sorgusuz sualsiz inanmam yanaklarımın yanmasına sebep oluyor. Ulan aşk! Bir nefes çekip ciğerlerime, durumu toplamaya çalışıyorum. "Doğru tabi, iyi yapmış.... Selam söylersin, özledik onu da." Ama daha cümlenin ortasında kendime inancımı yitirdiğim için pek olmuyor sanırım. Dudak büküp omuz silkiyorum, akıl namına bir şey mi kaldı bende canım? Beynin de bu şartlar altında bir çalışma kapasitesi var. Hem kaldıysa bile o kalan bir gramı da almaya yemin etmiş bir OKD var bugün karşımda, canıma okumak için ağzını açarken hiç acımıyor. "Ben yetmiyor muyum?" Ne desem bilemiyorum çok kısa bir an? Ağzımı açsam seni seviyorum diyeceğim gibi geliyor. Sonra bir anda bir pankart ilişiyor gözüme, biz bu takıma da bu semte de boşuna gönül vermedik. Ben de tıpkı onun gibi gülümseyip göz kırparak arkama yaslanıyorum, eee bu maç tek kale değil koç! "Ruhumuz yeter!" Tamam! Tamam, vazgeçtim tek kale ya! Tek kale, o kale de bizim kale. O nasıl bir gülmek, karamelli çikolatam? Topunu da ben süreceğim, pasını da ben vereceğim; at golünü bitir bu işkenceyi yeter ki. "Eveet, hadi yeter bu kadar gırgır şamata. Geçelim maça artık." diyerek ayaklanan Betüş'üm oluyor tabi ki. Dost başka bir şey, kadın bir dost bambaşka. Hemen ben de zıplayıp ayaklanıyorum, sonra marşlar eşliğinde bir güruh geçiyoruz stada. Bugün şans benden yana mı değil mi bilmiyorum ama tam yanıma Oğuz düştüğü için kendi kendime yalandan şikayetlensem de yine içten içe mutlu olduğumu da itiraf ediyorum. Diğerlerini her gün görüyorum sonuçta. Sırf ondan(!). Sonra olmayacak bir şey oluyor, tam kulağıma eğilip fısıldıyor Oğuz Kaan. İçerideki trafiği çarpışan arabalara çevirdiğinin farkında mısın, hiç sanmam? Bilsen sen bile merhamet edip bizim şeride gelmeden bir sinyal verirdin bence. "Sigara içeceğim Feryal, yer değiştirelim de sana gelmesin dumanı?" Ve neredeyse burnu burnuma değecekmiş, dışarıdan gören ne dermiş düşünmeden kafamı şak diye ona çeviriyorum. NE? "Sigaraya mı başladın?" Başını sallıyor ağır ağır, kokusu doluyor ciğerlerime ama birazdan onun ciğerlerine dolacak pisliği düşündükçe mutlu olamıyorum. Bu nereden çıktı şimdi ya? "Neden?" Böyle dan diye sormam onu da şaşırtıyor olsa gerek bir an kalakalıyor, sonra bakışlarını kaçırıyor. Eli sıkıntıyla ensesini buluyor yanıtlarken, "Öyle gerekti." Beklesem de fazlasını açıklamıyor bana, ben kimim ki zaten? Neyi, niye bana açıklasın? Uslu uslu başımı sallayıp istediği gibi yer değiştiriyorum. Daha on beş dakikayı bulamadan üç tane içiyor. Dönüp başımı bakamasam da istemsizce saymayı sürdürüyorum yere düşen izmaritleri. Altı izmarit sonra Aboubakar atağı başlıyor ve ben Mete Dilmen söylüyorsa bir bildiği vardır diyerek kimseye belli etmeden sessizce bakışlarımı sahadan çekiyorum. Doldular da iyice akmasa bunlar bari. Yankılanan gol sesiyle kafamı kaldırıyorum. Bitter çikolatam be! Ve Mete Dilmen, bambaşka bir adam ya! O coşkuyla ondan yana bakmama politikamı unutup kafamı çeviriyorum ve Oğuz Kaan ile göz göze geliyoruz, ikimizin yüzünde de kocaman iki gülümseme ile ne yapacağımızı bilemediğimiz birkaç saniye geçiyor. Aynı mutluğu paylaşıyoruz, elimi ayağımı nereye koysam bilemiyorum? Bulutlar çekiliyor, güneş açıyor ve içim sımsıcak oluyor saniyeler içinde. Kışın ortasında hasret kaldığım yaz havası iliklerime işliyor. Bu anı adımdan da önde, beynime kazıyorum. Ne sonra stadın kalanının farkına varıyoruz, varıyorum. Kendimi toplayıp bakışlarını çekiyorum hemen, yoksa hiç iyi şeyler olmayacak, bir anda sarılıvereceğim diye korkuyorum. Başımı bizimkilerden yana çeviriyorum ve en iyi bildiğim şeyi yapıp ben de tüm stada ayak uydurarak bağırmaya başlıyorum. Güneş doğduysa da bana mı doğdu? Yapma Feryal, yapma kızım. "Aynalarda gördüğümsün, ağladığım güldüğümsün, çözemezler kördüğümsün seeeen...." * Sahadan Beşiktaş'ım galibiyetle ben kabul edemesem de hükmen mağlubiyetle ayrılıyorum. Daha maç başlamadan belliydi böyle olacağı ya, yine de çıktık sahaya işte. Hadi gelişine vurulduk, gülüşüne yandık ama adam yanımda ayaklı küllük gibi gezerken bile bana mısın dememem peki? Hani Yeşilay'cılık, hani toplum sağlığı, hani mide bulantıları Feri Hanım? Utanmasan n'apalım yakışıyor benimkine diye savunacaksın bir de, yazıklar olsun be! Ağzımdaki suyu tükürüp kafamı kaldırıyorum. Ve kabulleniyorum. Beşlik simit gibi sırıtmasam belki kendime inanabilirdim ama yok. Yok işte. Beşiktaş'a da bana da iyi geliyorsun be adam, görmüyor musun? Nasıl bu kadar görmüyorsun? Aynalarda gördüğümsün, ağladığım güldüğümsün, çözemezler kör düğümsün sen; sensin işte. İnsan kendini bilmez mi? Günde bir buçuk paket sigara içsen de kabulümsün, alkol alsan da kabulümsün, hatta Beşiktaş'ı bırakıp Galatasaray'ı tutsan bile kabulümsün. Sen yine de yapma tabi şimdi öyle şeyler. Başımı iki yana sallıyorum hızla. Ayyy! Yok artık. Yine mi başa döndük? Gerçekten mi Feri? Harbi mi? Hala mı umut ediyorsun? Cık. Cık. Cık. Kafamı iki yana sallarken hızlıca kurulanıp banyoyu terk ediyorum, bugünü acilen kapatmam gerek. Her sabah aynanın karşısına geçmek yetmiyor belli ki, dozu ikiye çıkarmak farz oldu. Bir süre aynalardan uzak durmakta da fayda var aslında, biraz değişikliğe gidelim. Yatağımı açarken kısık ama güçlü bir sesle hemen uygulamaya geçiyorum; kaybedecek zaman yok, artık bize her yer inkar odası. Hem biraz daha böyle devam edersem yarın kendimi çeyiz alırken bulmam işten bile değil. Üstelik maç bitince bizimle dümdüz vedalaşan, ne kadar kalacağını asla söylemeyen, bir daha görüşmek için de hiçbir sinyal vermeyen ve en önemlisi benim damadım olmayan bir adam için. Bana gülen değil sadece ara ara gülüşü bana denk gelen bir adam için. Anası güzel doğurmuş ama benim için doğurmamış bir adam için. "OĞUZ KAAN DİLMEN SENİN İÇİN GELMEDİ FERYAL. ADAM TÜRK YA OKULU TATİL OLMUŞ EŞİNİ, DOSTUNU, AKRABASINI GÖRMEYE GELMİŞ VE BEŞİKTAŞLI OLDUĞU İÇİN DE MAÇA DA GELMEK İSTEMİŞ. SENLİK BİR DURUM YOK YANİ. GOL ATTIK DİYE SEVİNDİ DE GÜLDÜ. YANINDA DA SEN VARDIN VE BU BİR TERCİH DEĞİL RASLANTIYDI. KÖRDÜĞÜM FALAN OLDUĞUNUZ ZATEN YOK! AYRICA NEREDE, NİYE AĞLASIN OĞUZ? TEK AĞLAYAN SENSİN. O DA ADAM SENİ SEVMEDİĞİ İÇİN, BİLMEM FARKINDA MISIN? DELİRME RİCA EDİYORUM. DELİRME VE YAT ZIBAR! KANDIRMA KENDİNİ. AKŞAM VAKTİ GÜNEŞİN DOĞDUĞU FALAN YOK, ARALIK AYINDAYIZ. ALLAH AŞKINA, ARMA AŞKINA AMA ASLA OĞUZ KAAN DİLMEN AŞKINA DEĞİL!" * Merhaba, Tribün ses ver, uyuma! Beğenirseniz yıldız çakmayı ve yorumlarınızla buraları coşturmayı unutmayın. Sevgiler, saygılar, yaldızlar ve yıldızlar :*
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD