Ona yıllardan beri aşıktım ama ona her zaman “Tufan abi” demek zorunda kalıyordum. Çünkü Tufan’ın gözünde ben küçük kız kardeşi gibiydim. Zira o benim kuzenimdi.
Her seferinde bu gerçeği unutmam gerektiğini kendime hatırlatsam da kalbim her defasında inadına ona kayardı. Ellerimdeki nakış şişiyle işlediğim desenlere odaklanmaya çalışıyordum. Beyaz keten kumaşın üzerine kırmızı karanfiller işlemiştim. Her bir ilmekte ona duyduğum özlem gizliydi. Her iğne geçişinde, kalbimden geçen cümleler ipliğe dolanıyor gibiydi.
Sedirin kenarına ilişmiştim. Pencere aralıktı, yazın ağır sıcaklığı eve dolmuştu ama ben üşüyordum sanki. Tufan’ı düşündüğüm her an içimde garip bir boşluk belirirdi. O boşluk, sadece onun sesiyle, onun gülüşüyle dolabiliyordu.
Birden kapı aralandı.
“Merhaba,” dedi Tufan.
Başımı kaldırdım, ellerimdeki işleme yarım kaldı. Kalbim bir anlığına durdu sandım.
“Merhaba,” diyebildim kısık bir sesle.
İçeri adım attı. Üzerinde her zamanki gömleği vardı, bileklerini kıvırmıştı yine. Saçları dağınıktı. Gözleri… Tanıdığım en sıcak gökyüzüydü.
“Ne yapıyorsun burada?” diye sordu.
Şişimi bıraktım, elimle kumaşı düzelttim. “Oturuyorum, Tufan.”
Yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi. “Şu ‘abi’ demeyi bir öğretemedik sana,” dedi, güldü.
Gülüşü kalbimi ısıttı ama aynı zamanda biraz da canımı acıttı. Çünkü onun bu rahat tavırlarının arkasında beni hep ‘kardeşi’ olarak görmesi yatıyordu. Ben ise… her geçen gün onun gülüşüne biraz daha tutuluyordum.
Yavaşça yanıma geldi. Hiçbir şey söylemeden, elini başıma uzattı. Parmakları saçlarımın arasında gezindi, sonra saçlarımı hafifçe kırıştırdı. Gözlerim büyüdü. Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“T-Tufan…”
“Ne var, Evin?” dedi, gözlerinde yine o alaycı parıltı vardı ama dokunuşunda bir sıcaklık gizliydi. “Şu saçların ne kadar yumuşak böyle?”
“Dalga mı geçiyorsun benimle?” dedim hafifçe somurtarak.
“Hayır, ciddiyim,” dedi, başını yana eğdi. “Küçükken hep saçlarını çekerdim ya… Alışkanlık işte. Şimdi görünce dayanamıyorum.”
Yutkundum. “Küçükken çok canımı yakardın,” dedim, sesi bastırmaya çalışarak.
“Sen de hep şikayet ederdin. Sonra ağlayıp gelip bana sarılırdın,” dedi, sonra gülümsedi. “Ama hiç benden uzak durmazdın.”
“Çünkü seni seviyordum,” dedim istemsizce.
Tufan’ın yüz ifadesi değişti. Gözlerinde belirsiz bir dalgalanma oluştu. Ama sonra başını çevirdi.
“Yani, abi olarak…” dedim aceleyle. İçim yandı ama başka bir açıklama yapamazdım.
“Tabii ki,” dedi gülerek. “Sen benim akıllı kuzenimsin.”
Bir süre sessizlik oldu. Şişimi tekrar elime aldım ama ellerim titriyordu. İşleyemiyordum. Tufan hâlâ karşımda duruyordu. Gitmemişti.
“İyi misin sen?” diye sordu, yumuşak bir sesle.
Başımı salladım. “İyiyim.”
“Gözlerin dolu dolu. Biri seni üzdü mü?”
“Kimse üzmedi, Tufan.”
“Bak, kim sana kötü davrandıysa söyle. Zeynep bile olsa… Aslan bile olsa, fark etmez. Yanındayım, biliyorsun değil mi?”
“Sen her zaman yanımda oldun,” dedim.
“Olmaya da devam edeceğim.”
Göz göze geldik. Gözlerinde bir anlığına ciddi bir ifade belirdi. Sanki bir şey diyecek gibiydi ama vazgeçti. Derin bir nefes aldı, odanın içini dolduran ağır havayı içine çekti.
“Bazen düşünüyorum da,” dedi, sesini alçaltarak, “zaman çok hızlı geçmiş. Sanki bir baktım, sen koca kız olmuşsun.”
Gülümsedim. “Ben hep koca kızdım. Sen sadece fark etmedin.”
Bir kahkaha attı. “Yok artık, o kadar da değil.”
“Ciddiyim,” dedim. “Sen hep başkalarının gözünden baktın bana. Bir kere de benim gözümden bak istedim.”
“Senin gözünden?” diye sordu. Gözleri daraldı. “Senin gözünden nasıl görünüyorum peki?”
Boğazım düğümlendi. Onu anlatmak, tüm duygularımı önüne sermek istedim ama yapamadım. Cesaretim yoktu. Sadece başımı eğdim.
“Sen… hep güçlüydün,” dedim sonunda. “Hep benim arkamda durdun. Beni korudun. Ama bilmeni istediğim bir şey var.”
“Söyle.”
“Seni özlüyorum. Böyle… hiç sebepsiz. Bazen gece uyanıyorum ve top oynadığımız zamanlar geliyor aklıma.”
Oturduğu yerden kalktı, pencerenin önüne geçti. Sırtı bana dönüktü. “Evin,” dedi. “Sen benim en kıymetlimsin. Ama…”
“Ama ben senin kardeşinim, değil mi?” dedim. Gözlerim doldu.
“Evet.”
“Anladım,” dedim.
“Şimdi gitmem gerekiyor,” dedi, ardından kapıya yöneldi. “Görüşürüz, küçük kız kardeşim.”
Gitti.
Ama bu defa, o söz içimi delmedi.
Çünkü gözlerinde başka bir şey gördüm.
Ve ben o ışığı beklemeye razıydım.
Oturduğum yerde ayaklarımı uzattım. Tufan odadan çıkalı beş dakika bile olmamıştı ama ben onu özlemeye çoktan başlamıştım. İçimdeki boşluk büyüdü, büyüdü, beni içine çekti. Elimdeki nakış şişini bir kenara bıraktım, kumaşı dizlerimin üstüne serdim. Gözlerimi tavana diktim. Onun sesi kulaklarımda çınladı. O gülüş, o saçımı karıştıran eli… Hepsi sanki hâlâ üzerimdeydi.
Sana deli gibi âşığım, Tufan. Yıllardır kalbimde biriktirdiğim her şey sadece sana ait.
Kapıdan ağır bir ayak sesi duyuldu. Başımı çevirince Erdal Ağa’nın kapıda belirdiğini gördüm. Kaşları çatılmış, elinde tespih dönüyordu.
“Ne yapıyorsun burada yeğenim?” dedi, tok sesi odayı doldurdu.
Kendimi toparladım. Üzerime bir mahcubiyet çöktü.
“Hiç… nakış işliyordum, amca.”
Gözleri masanın üzerindeki karanfil desenine kaydı. Bir an sustu.
“Tufan da yeni çıktı,” dedim. Sesim istemsizce titredi.
Başını salladı. “İyi etmiş, gezsin dolaşsın. Ama artık zamanı geldi.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Zamanı geldi derken?”
Cevap verirken sesi daha da ağırlaştı. “Şu Tufan’ı bir evlendirmek gerekiyor artık.”
Sanki biri kalbime taş koydu. Gözlerim büyüdü ama ağzımdan tek kelime çıkmadı. İçimde bir şeyler koptu o an. Nefesim kesilir gibi oldu.
“Ne… ne demek bu?” dedim. Sesim yabancıydı bana.
“Bilmiyorum,” dedi. “Yengen şimdiden birini bulmaya başladı bile. En kısa zamanda işi gücü yerinde, huyu huyuna, yaşı yaşına uygun birini bulacağız. Oğlan iyice büyüdü. Artık yuvayı kurma zamanı geldi.”
Bunu öyle rahat söyledi ki, sanki Tufan benim içimde hiç yaşamamış gibi. Sanki ben onu her gece kalbimde uyutmamışım gibi.
Ve o anda nefes alamadım.