Beria'dan
"Bırak ne olur" derken bedenim yaprak gibi titriyordu. Kalbim korkuyla çarparken bilincimi kaybetmemek için direniyordum. Boynumdan ayrıldı ve yüzüme baktı.
"Benim olduğunu bileceksin" derken hıçkırıklarım peş peşe ağzımdan dökülüyordu. Bana yaklaşmaya başlayınca onu durdurdum.
"Lütfen bu fikre alışmama izin ver" dedim. Bedenim artık benim kontrolüm dışında hareket ediyordu. Kendimi ayakta tutmakta zorluk çekiyordum.
"Zaman yok anlasana"
"Neden? Neden zaman olmasın?" diye sordum konuyu uzatmak için. Yoksa onun nedenlerini asla merak etmiyordum.
"Yok işte" diye kestirip attı.
"Hemen şimdi bu işi bitirmem lazım" diyerek tekrar üzerime gelince sırtımı duvara vererek hızlı şekilde yere oturdum. Kalbim bu acıya dayanamıyordu. O kadar üzgünüm ki her zerrem ölmek için bana baskı uyguluyor. Ben Rehat ağadan tüm kalbimle nefret ediyorum. Onu asla sevmeyeceğim. Beni kolumdan tutup kaldırmaya çalışırken ağlamaya devam ediyordum. Sakinleşip plan yapmam o kadar zordu ki. Ayağa kalkınca oturmam için beni koltuğa doğru sürükledi.
"Bir şey içmem lazım lütfen" dedim. Boğazım o kadar kötü olmuştu ki bağırıp ağlamaktan, artık yutkunamıyordum.
"Ne içeceksin?" Umarım içecek bir şey vardı.
"Ne olursa" diyebildim zorlukla.
"Tamam" diyerek kabul edince sevinmiştim.
"Sakın yanlış bir şey yapma Beria. Beni zorladığın yeter. Bu gece benim olacaksın ve eve dönünce seni nikahıma alacağım" Neden acele ediyordu? Konağı basanlar kimlerdi? Konunun benimle ne alakası vardı? Yada var mıydı? Mantıklı düşünemiyordum. Tek bildiğim burdan kaçmam gerektiğiydi. Geceyi geçmiş neredeyse sabaha doğru gidiyorduk artık. Rehat ağa gidince elimi zorda olsa koynuma sokup sütyenimin arasında küçük şişeyi aldım. Rehat ağa kısa sürede geri döndü. Boşta ki elimle gözyaşları mı sildim. Sakinleşip planı mı uygulayacaktım artık.
Bana büyük bir bardak meyve suyu getirdi. Koltuğa oturdum. Önümde ki masaya meyve suyunu koydu. Burda yiyecek içecek olması beni şaşırtsa da işime yarayacaktı şimdi. Bardağı elime aldım. Bir kaç dolu yudum aldım.
"Aferin böyle sakinleş" dedi. Elimde olsa onu gebertirdim ama elimde değildi. Ben içeceğimi içerken bile beni izliyordu şerefsiz. Bu nasıl bir yokluktu? Beni görünce üzerime atlamak için fırsat kolluyordu. İçeceği başıma dikerek çoğunu içince derin bir nefes alıp başını diğer yana çevirdi. Titreyen elimle zorla şişeyi açıp içinde ki ilaçtan bardağa döktüm bolca. Umarım geberirdi. Şişeyi kapatıp elime aldım. Bana döndü. Bir bana bir bardağa baktı.
"Daha ister misin güzelim?" başımı hayır anlamında sallayıp
"Doydum" dedim. Yanıma oturup bardağı eline aldı. Benim içtiğim yeri denk getirip içeceği gözlerimin içine bakarak bir dikişte içti. Bardağı masaya geri koyup eliyle ağzını silerken midem ağzıma gelmişti. Sanırım ömrüm boyunca tüm erkeklerden nefret edecektim. Tabi önce ondan kurtulmam lazımdı. Bedenini bana doğru çevirirken hızlı atan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım.
"İçeceğini de içtiğine göre" dedi gözlerimin içine özlemle bakarken. Başka bir erkek böyle baksa ne güzel aşık aşık bakıyor derdim ama o 3 karısına aşık olmadan bugüne gelmiş bana mı aşık olacaktı? Sadece elde etme arzusu vardı gözlerinde. Ben başka bir anlam göremiyordum. Eşi olmasa yine anlayacağım ama 3 eşte bulamadığın neydi? Bende onlar gibiyim, neyim farklı? Sadece ona olumlu yanıt vermediğim için mi bu kadar üzerime geliş?
"Şe-şey" dedim titreyen sesimle.
"Banyo etsem? Terledim" Bana arzu dolu bir bakış attı.
"Senin tenin benim için dünyanın en güzel tadı sevgilim. İnan çamura bile düşsen senin her yerini yalarım" dedi. Mide bulantı mı bastırmak için öksürmeye başladım. Ne tür bir fantaziydi bu? Kafayı yemiş sapık. Eli yavaş yavaş bana gelirken nefesimi tuttum. Elini yüzüme getirirken tepki vermemeye çalıştım. İlaç ne ilacıydı onu bile bilmiyordum. Sadece Dicle yengeme güveniyordum. Elini yanağıma koyup okşarken, elini itmemek için kendimle büyük bir mücadeleye girdim.
"O kadar güzelsin ki! Sana bakınca kendimden geçiyorum" dedi. Keşke hiç güzel olmasaydım ve o bana kafayı takmasaydı. Ben güzel olmak istememiştim. Güzellik başa belaymış. Sessiz kaldım. Yanağımı okşamaya devam ederken
"Canını yakmayacağım benden korkma. Bu gece olmak zorunda anladın mı? Benim ol dünyayı ayaklarına sereyim. Her istediğin olacak, ne istersen alınacak söz veriyorum bebeğim. Lütfen bana karşı koyma artık" konuş sen konuş birazdan kimin korkması gerektiğini göstereceğim sana. Başımı yavaşça salladım.
"İlk geceden korkuyorum" dedim duygu sömürüsü yaparak.
"Senin doruklara çıkaracağım altımda zevkten kendinden geçeceksin merak etme" doruklara çıktığım bir konu vardı evet ama bu zevk değildi, nefretti. Yüzümü okşamayı bırakıp elini başıma attı. Başımda ki beyaz şalı çıkarırken ellerim yanlarımda yumruk oldu. İlaç etkisini ne zaman gösterirdi? Nefesimin durduğunu hissediyordum. Şalı çıkarıp eline aldı. Burnuna götürüp kokladı. Her yaptığı bende nefret uyandırırken bilmeden bana zaman kazandırıyordu. Allah'ım lütfen gebersin yalvarıyorum.
Şalı kenara koyarken tepkileri mi izliyordu. Yüzü bana yaklaşırken yine kalbim sıkışmaya başladı.
"Lütfen" Ne istediğimi bile bilmeden. Durup bana baktı.
"Öpüşme mi istemiyorsun?" Senin hiç bir şeyini istemiyorum. Başımı sağa sola salladım.
"Bu gecelik izin verebilirim ama ikinci seferde güzel dudaklarını saatlerce sömüreceğim" dedi keyifle. Biraz daha zaman, biraz daha zaman. Elini arkama fermuarıma atınca yine şiddetli şekilde titremeye başladım. Buna rağmen fermuarını aşağıya indirdi. İçinde hiç insaf yoktu. Elbisemin omuzlarını tutup kollarını sıyırdı. İçimde giydiğim beyaz geceliğin üst kısmı görünüyordu. Elini omuzuma koyup hafif okşadı. Daha sonra büyük eliyle okşayarak diğer omuzuma geçti. Göğüs çatalıma bakışları kaydı. Aç gözle bakıyordu. Biraz sendelediğini görünce mutlu oldum. Başını sağa sola sallayıp kendine gelmeye çalıştı. Beni geriye doğru itip üzerimde yükselince yine göz pınarlarım dolmaya başladı. Ne çok ağlamıştım onun yüzünden. Başımı yana yatırdım. Boynumu emerken yine ağlamaya başladım.
Bedenim sarsılmaya başlayınca sinirli bir soluk bıraktı. Üzerimde doğrulup ayağa kalktı. Gömleğini çıkarırken
"Sana verdiğim süre doldu Beria. Artık benim olma zamanın geldi" diyerek boxer kalacak şekilde soyundu. Koltukta oturur pozisyona geldim. Çok gösterişli olmasa da güçlüydü. Koltuğa doğru bir adım atınca sendeledi. Gözlerini sürekli açıp kapıyordu.
"Lanet olsun bana ne yaptın?" diye sorunca hızla ayağa kalktım. Çok şükür ilaç etkisini göstermişti. Ah yenge hakkını asla ödeyemem. Kolumu kavradı ama tutuşu gevşekti. Onu ittim ve koltuğa düştü.
"Sen benim olacaksın" dedi.
"Asla. Duydun mu beni? Asla senin olmayacağım" koltuktan kalkmaya çalıştı.
"Sana bunun hesabını soracağım" dedi. Tekrar koltuğa düştü. Bir süre kendinden geçmesini bekledim. Nihayet kendinden geçince hızla pencereye koştum. Neyse ki hava aydınlanmaya başlamıştı. Elbisemin fermuarını zorda olsa yukarı çekip şalımı taktım. Şerefsizin çeketini alıp üzerime geçirdim dikkat çekmemek için. Ona ait olan her şeyi bırakıp evden çıkıp koşmaya başladım. İlk hedefim ölmemek, ikinci hedefimse kendime yeni kıyafetler alıp üzerimdekilerden kurtulmaktı.
2 gün sonra
Nihayet merkeze ulaşmıştım. Yollarda çok kez tehlike ile karşılaşsam da şans benimle olmuştu. İlk üzerimde ki kıyafetleri değiştirmiş siyah giymiştim. Başıma siyah bir şal atıp gözlerim görünecek şekilde bağlamıştım. Şimdi ki hedefimse Türk topraklarına gitmekti. Arada göç ettiğimiz için biraz yolları biliyordum. Eğer Türk askerlerine ulaşabilirsem bu benim kurtuluşum olacaktı. Yani umarım. Yola çıkmak için sabahın ilk ışıklarının vurmasını bekliyordum. Gündüz çok fazla ortada görünmüyordum ama gece orman yolculuğu tehlikeliydi.
Sabaha karşı kıyafetime iyice sarılıp yürümeye başladım. İşte şimdi asıl maceram başlıyordu. Bu yolda ya ölecektim yada Türkiye'ye giderek hayatıma kaldığım yerden devam edecektim. Saatlerce yürüdüm. Arada atlı askerler görüp saklanıyordum. Sınır güvenliğini sağlayan askerlerden nasıl kurtulacağımı bilmesem de iç karışıklık, savaş derken sınırların doğru düzgün korunmadığını düşünüyordum.
Etrafımı kontrol ederek yürürken
"Hey sen?" diye bağıran sesle durdum. Korkuyla arkama dönüp baktı. Bu Suriye askeriydi.
"Burda ne işin var?" kafamda ne diyeceğimi toparlamaya çalıştım.
"Ailem öldürüldü, yalnızım" dedim. Asker bana doğru yaklaştı. Beni bir tur süzüp
"Kimlerdensin?"
"Bozok aşiretinden" asker bir süre beynini yokladı. Bizi tanımayan sanırım yoktur.
"Anlıyorum. Seni güvenli alana götüreyim" dedi. İlerden sesler gelmeye başladı. Biri askerin adını seslenirken asker cevap verdi. Fırsatını bulmuşken istemeyerekte olsa belimde ki bıçağı çıkarıp askerin bacağına sapladım. Acıyla bana dönüp beni itti. Otların arasına düştüm. Kendimi toparlayıp ayağa kalkarken dikkatle etrafa ve askere baktım. Askeri yerde görünce koşmaya başladım. Dağlık bir alana gelince saklanacak büyük kayalar buldum ve aralarına girip saklandım. Nefesi mi düzene sokmaya çalışıp üzerimde taşıdığım somun ekmeklerinin birini elime alıp yemeye başladım. Daha ne kadar bu şekilde yaşayacaktım? O kadar yorgundum ki aklımda sadece intihar etmek vardı. Ölsem belki kurtulurdum ama intihar etmek günahtı. Kendimi öldüremezdim.
Biraz yedikten sonra kalkıp yeniden koşar adım yürümeye başladım. Beni takip ettiklerini biliyordum. Bir asker yaralamıştım sonuçta. Yaklaşık bir saat sonra etrafıma bakıp nerde olduğumu anlamaya çalıştım. Sınıra yakındım yada geçmiştim bilmiyorum. Ormanın içine doğru yürüdüm. Sınırda fazla ormanlık alan olmadığı için tehlike daha fazlaydı. Sonunda geldiğim bir alanda dinlenmek için bir ağacın altına oturdum. Artık umudumu kaybetmek üzereydim. Biraz soluklandım.
"Ayağa kalk" diyen erkek sesiyle korkuyla ayağa kalktım. Yüzünde maskesi olan bir Türk askeri bana bakıyordu. Onları bulmuş muydum?