Yiğitten...
Öfkeden kuduran bedenimi sabit tutmak o kadar zordu ki! "Komutanım, sorun nedir?" dedi Sarp Kahan benim içimdeki kasırgalardan bihaber. Beynime saplanan bıçaklar çok keskindi ve her geçen saniye daha da artıyordu sayıları. Defne, o orospu çocuğu, arzını siktiğimin pezevenk Hackeri tarafından kaçırılmıştı ve benim yapabildiğim tek şey oturup beklemekti! Bu bir işkenceydi, hem de bir hayli kötü bir işkenceydi.
O küçük itin Defneyle ne işi olabilirdi! Aklım almıyordu. Siktiğimin MİT'i bilgi de vermiyordu. Adam katil miydi? Defne ne alakaydı? Kafayı yemek üzereydim!
Bu bir şaka olmalı. Tanrım! Yerimden kalkıp, başımı ellerimin arasına aldım.
Tanrım! "Hızlandır, Sarp." dedim odada volta atarken. Ne demek istediğimi yüz ifademden anlamış olan Sarp hemen Bordoların yanına döndü. İçimi kemiren koruma içgüdüsü beni yiyip bitirecekti.
Ama aklımdaki sorulardan en önemlisi sanırım şuydu; "Siktiğimin Hackeri, Defneden ne istiyor olabilir ki?"
Sorularım yine yanıtsızdı ve her geçen dakika değil, saniye bile önemliydi şuan. Gülerek gözlerime bakan mavi gözleri benim canıma okuyordu. Kahretsin! Hepsi benim suçumdu! Onu öylece bırakmak... Ah bu yaptığım en geri zekalıca şeydi! Kendini kullanılmış hissediyordu muhtemelen. 'Muhtemelen mi?' diye soran iç sesime hak verdim. Ona 'İşim bittiğine göre gidebilirsin.' demiştim. Bin kere kahretsin! Bunu nasıl yapabilmiştim ki? O bana kendisini vermişti ve ben ona görevimle ilgili bir şey söyleyemiyorum diye, onu geri mi itmiştim?
Sarsıldım.
Yüzümdeki afallama barizdi fakat hiçbir Bordo yanıma gelmek istemiyor gibiydi. Yüzümdeki afallamanın yerini sarsıcı bir öfke aldığındandır belki. Ayakta volta atma işine geri döndüm. Onu bulmalıydım, sonra da kendimi affettirmeliydim. Ardından onu kaçıran piçi kendi cenazesine hazırlamalıydım.
İçimi rahatlatacak başka hiçbir düşünemiyordum o piçin ölüsü dışında. Kızılımı, benim kızılımı olaya dahil etmesi ona kendi cenazesini hazırlatmıştı. Gerisi de umurumda değildi. Defne'yi o şerefsizin elinden kurtaracak, şerefsizi öldürecek ve Defne'den yıllar sürse de beni affetmesini isteyecektim.
Bordolar hala mobeseyle uğraşıyorlardı ve bana yapacak hiçbir şey bırakmıyorlardı ve bu beni daha da deli ediyordu. Sadece Sarp, Defneyi gördüğümdeki yüz ifademden dolayı birkaç kez yanıma gelmişti, onun haricinde neredeyse kimseyle konuşmamıştım.
Binbaşı Ural Alkan içeri girdiğinde tüm Bordolarla birlikte bende selama durdum. Eliyle oturun işareti verince herkes görevine döndü. "Durum nedir, Yekta?" dedi itici sesiyle. Tam cevap verecektim ki Bordolardan biri konuştu.
"Yeri saptandı."
Defneden...
Kod yazma işini ağır almamam konusunda bayağı bir ısrarcı olan Cenk yüzünden kodlama tamamen bitmişti. Kodların çözümünü girmiştim ve işim bittiğinde saat gece iki idi. Ben bitirdikten yarım saat sonra hissetmiş gibi Cenk içeri girmişti. Şey, arkasında bir düzine kadar korumayla birlikte tabi.
"Bitti mi?" diye sordu ben ayağa kalkarken. "Evet." derken aynı zamanda başımla onaylamıştım onu. "Güzel." dedi dişleri parlak ışıkta ışıldarken. Gülümseyerek bana yaklaştı. Belinden çıkardığı silahı tek hamlede alnımın çatısına dayadı. Ve bu silah kesinlikle ölümün soğukluğunu taşıyordu. Gözlerimin şokla irileştiğine yemin edebilirdim.
"Söylediğini yaptım," diye bağırdım öfkeyle. "Beni öldüremezsin!" Öfke, sinir, korku ve özlemle gözlerim yaşlarla dolmuştu. "Aslında bende seninle daha eğlenceli bir şeyler yapmak isterdim," dedi silahıyla gözlerimin önüne düşmüş bir parça tutamı geri çekerken. "Ama yaptıklarını bir başkasına, hele ki MİT'e anlatman... bilirsin bizi zora sokar."
Korkudan titreyen elimle silahı itmeye çalıştım. Bana öğretilen dövüş tekniklerini uygulayabilirdim belki ama Cenk'i yere sersem bile geriye kalanlar beni çoktan eşekler cennetine göndermiş olurlardı. "Lütfen," diye yalvardım. "Yemin ederim kimseye söylemeyeceğim."
Dudakları tebessümle burkulmuş olsa da gözlerindeki ikilemi görebilmiştim. Bunun üzerine üstüne daha fazla gitmek için konuşmaya başlayacaktım ki gözlerinde parlayan bir şey beni yerime mıhladı. "Hayır kızıl kafa. Ölmen gerek." Korkudan ter içinde kalmıştım. Silahın emniyetini açtı. Gözlerimi kapadım.
"BEN O SİLAHI BİR TARAFINA SOKMADAN ÖNCE HEMEN İNDİR!"
Öfkeli ve kızgın, bayağı kızgın bir Yiğit Yekta ve onun her dediğini yapmak üzere geride bekleyen 12 dev Bordo Bereli gözlerimde korkudan oluşan yaşların sevinç yaşlarına dönüşmesini sağladı.
Yiğit'in belli belirsiz verdiği işaretle yerlerinden fırlayan Bordolar Cenk'in adamlarını bir dakika içinde paket etmişlerdi. Buna rağmen Cenk'in eli bile titremedi. Kolunu boynuma dolayıp bu sefer silahı şakaklarıma dayadı. "Kızıl kafa elimdeyken bu tür cümleler kurmak sana hiç yakışmıyor asker." demişti Cenk fakat umurumda değildi. Belki de Yiğit beni umursamazdı, kim bilir?
Yine de...
Tanrım! Üniforma sana ne yakışmış be Yiğit!
Ayrıca Tanrım... BORDOLAR! Sanırım sevinçten kusacağım. Neden bilmiyorum ama aşırı heyecanlanmamın sebebi şakaklarıma dayalı bir silah olması değildi.
Sahneye bir göz gezdirdim: Gözü dönmüş bir adet Yiğit Yekta. Bu da yetmezmiş gibi gözü dönmüş Yiğit Yekta'nın her dediğini yapmaya hazırlanmış 12 adet dev Bordo Bereli. Yok canım, bunlar benim her günkü sıradan aktivitelerim.
"Silahını indir, asker." Cenk'in her an patlamaya hazır silahı şakaklarıma baskı uyguluyordu. Kalbime baskı uygulayan şey ise Cenk'in adamlarının ayağa kalkmış olmalarıydı. Silahlarını hem Yiğit'e hem de Bordolara doğrultmuşlardı. "Silahımı indirmek yerine, seni indirmeme ne dersin?" Yiğit'in sesi bir barut gibiydi, yağmurda ıslanmış ve kurumayı bekleyen bir barut: sadece patlayacağı zamanı bekliyordu.
"Yiğit?" dedim korkumun belli olmamasını umarak. Geldiğinden beri bir kez olsun gözlerime bakmamıştı. Tanrım, çok güzel bakıyordu. Yeşil gözleri korkuyla sancıyordu. Öfkesi barizdi evet ama korku? Korku onda vücut bulmuştu. Yoksa benim için mi korkuyordu? Bu imkansızdı ve bunu istemekte mantıksızdı ama bunu istiyordum. Buna ihtiyacım vardı.
Yeşil gözleri denizlerin dalgası kadar hırçın görünüyordu.
"Gitmemize izin ver." dedim. Gözlerine kuşku yerleşti. Bunu yapmayacaktı.
Cenk'in silahı tutan eli biraz olsun gevşememişti ve kendine güvenen duruşu beni ürkütmüştü. Bir şeyler yapmalıydım. Yiğit' e bir şey olmasına izin vermeden bir şeyler yapmalıydım. Gözüm Cenk'in bileğine takıldı. Yapacağım şey Yiğit'i kurtarabilirdi. Ben ölsem de fark etmezdi, Yiğit benim içinde yaşardı. Önemli olan oydu, onun yaşamasıydı.
"Yiğit." dedim tekrar. Gözlerime bakan yeşilleri kusursuzdu. Kendimi bir an o gözlere ait hissettim. Sanki hep onun baktığı yerde olmalıymışım gibi. Dudaklarımı oynatarak 'Seni seviyorum' dedim. Gözlerine bir saniyelik daha bakma izni verdiğimde gözlerinin şokla irileştiğini görmüştüm. Cenk'in bileğine doğru hamle yapar gibi yapıp, dirseğimi Cenk'in karın boşluğuna geçirdim. Kendimi yere atmayı becerdikten sonra ortalık karıştı. Ardından kulaklarımı sağır eden, silahtan çıkan tek bir kurşunun sesini duydum.
Ardından sanki sonradan dank etmiş gibi karnım tarifi imkansız bir acıyla kavrulmaya başladı. Nefesimi kesen acı, bedenimdeki dermanı alıp götürüyordu. Ellerimi karnımın sancıyan yerine koyduğumda ellerime kırmızı bir sıvı bulaştı. Nefesim kesilirken bu sessizliğin kaynağına baktım. Cenk Bordoların elindeydi. Adamlarıysa yerde yatıyordu.
Bana donmuş bir ifadeyle bakan Yiğit'in yanıma gelmemesi canımı bu kurşun kadar yakmıyordu. Neden gelmiyordu? Yoksa beni gerçekten kullanmış mıydı? Ah... Beni gerçekten sevmemiş miydi? Gözlerim hala ondaydı, ellerimse karnımda.
Ölüyordum.
Yiğit'i son defa öpemeden ölüyordum.
Gözlerim bilinçsizliğe adım atmaya hazırlanırken karanlıkların arasındaki tek şey yeşil gözlerindeki ızdıraptı.
Yiğitten...
Tiz bir kurşun sesi kulaklarıma değdiğinde, kalbim o kadar hızlı çarpmıştı ki biran vurulanın ben olduğunu sanmıştım. Defne için o kadar korkmuştum ki kalbim göğsümü delip dışarı çıkmak istercesine çarpmaya başlamıştı. Sonra anlamıştım vurulanın o olduğunu.
Bu benim vurulmamdan çok çok daha kötüydü. Silah sesi yankıladığında kulaklarım başka hiçbir şeyi duyamaz olmuştu, Defnenin dizlerinin üzerine düşüşü haricinde de gördüğüm hiçbir şey yoktu. Gözlerim kararmıştı ve kalbimin atışı kulaklarımda uğulduyordu. Zaman yavaşlamış ve durmuştu.
Hava karanlık, benim kalbim daha da karanlık. Karardı ve de soldu çiçekler Defne. Gidemezsin. Şimdi olmaz. Senden af dilemedim daha. Beni affetmedin daha ve sarılmadık birbirimize. Gidemezsin.
Defne'ye dokunamıyordum. Karnını tutuyordu acısını dindirmek için. Dindiremiyordu; acı çektiği bembeyaz olmuş yüzünden değilse bile masmavi gözlerinden belli oluyordu. Bana bakan mavi gözlerinden. Gelmemi bekliyordu. Ama bilmiyordu. Bilmiyordu onu o halde görmenin benim için ne denli bir ızdırap olduğunu. Vurulan oydu ama öyle bir ızdırap çekiyordum ki sanırsın ki ben vuruldum. Öyle bir bakıyordu ki gözleri. "Gel Yiğit..." der gibi. Ayaklarımda mecal olsaydı giderdim. Nefes almamı engelleyen bir şey vardı. Dizlerimin üzerine yıkıldım sanırım.
Ben Yiğit Yekta. Ne operasyonda askerlerimin ölümünü izlerken ağlamıştım ne de beynime bir kurşun saplandığında. Ne teröristler beni diz çöktürmeye çalışırken eğilmiştim ne de bir kadına evlenme teklifi edecekken bile. Defne için ikisini birden yapıyordum şuan.
Y
ere yığılınca saçları kadar kırmızı olan kan bacaklarına da bulaştı. Kirpikleri titreşiyordu, mavi gözlerinden akan yaşlar kalbimin sonsuz çöllerine yağmur gibiydi. Benden gidemezdi. Gitmesine izin veremezsin Yiğit! Toparlan!
Toparlanamıyorum amına koyayım! Defne bu! Hem de ölüyor...
TOPARLAN! HEMEN!
Beni omuzlarımdan tutan Bordoları sert bir hamleyle geri savuşturdum. Defnenin yanına koşarken -daha çok sürünürken- Bordolar'ın ne yaptığını göremiyordum bile. Gördüğüm tek şey Defnenin kapanmış gözleriydi. Sakin Yiğit. Sakin ol.
SAKİN OL SİKTİRTME BELANI!
Sakinleşmem gerekiyordu. Yoksa kafayı yiyecektim. Kulaklarım uğultularla doluydu. Defneyi kucağıma alıp ayağa kalktım. Hastane. Evet hastaneye gitmeliydim.
Ellerim o kadar titriyordu ki, bedeni ellerim yüzünden biraz daha titriyordu. Mavi gözleri kapanmıştı... Dışarı nasıl çıktığımı, nasıl arabaya bindiğimi ve geriye kalan hiçbir şeyi anımsayamadan hastaneye varmıştık...
&
1 GÜN SONRA
Ne yapacağımı bilemez halde "ACİL" kapısının önünde yere yığıldığımdan beri ne kadar zaman geçti farkında bile değildim. Zaman kavramı benim için kaybolmuş durumda. Hissiz bedenim gelecek iyi haberi bekliyordu. Kızıl belanın mavi gözleri tekrar gökyüzüne bakana dek bana huzur yoktu. Uyku yoktu. Yemek içmek yoktu. İş yoktu.
Ellerimde Defnenin kanı varken bana yaşamak yasaktı! Ellerime bulaşan kana baktım. Kanı kurumuştu. Dizlerimin üzerinden doğruldum. Elimin tersiyle gözlerime batan lanet yaşları sildim. Ayağa kalkmayı başarabildiğimde Bordolar üzerindeki askeri üniformayı değiştirmiş ve günlük kıyafetlerini giymiş bir şekilde koridordan bana doğru yürümeye başlamışlardı.
Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Başımı ellerimin arasına aldım. Tekrar öfkelenemezdim.
Sakin olmam gerekiyordu. Sakin. Sakin.
Sakinliğinde amına koyayım!
Elimi koridor kapısının camına geçirdim. Tekrar ve tekrar ve tekrar! Bordolar beni durdurana ve benim kanım Defneninkine karışana kadar.
Hadi, güzelim. Ben kendimi öldürmeden uyan.
Hastane koridorundaki tüm ışıklar yanmasına rağmen ben nasıl karanlıktaydım ki? Nasıl ışık göremiyordum? Ve neden ellerimdeki kan Defne'nin kanına bulandıkça kalbim keskin bir bıçak yarası almışçasına sancıyordu?
Başıma giren ağrı ve beni sakinleştirmeye çalışan Bordoların sesi çığlık çığlığa olan ruhuma bir fayda sağlamıyordu. O kadar yüksek bir sesti ki ruhumdan kulaklarıma yansıyan acı, hislerime gem vurmamı imkansızlaştırıyordu.
Kalbim uğruna her şeyi yapabileceğim kızın uyanması için ruhunu bile satacak vaziyetteydi.
Hadi benim küçük kızılım, uyan! Ben kendimi öldürmeden, mavi gözlerini görmeden gitmeme izin verme!