6- ⋆ KIZIL HACK ⋆

1884 Words
Yiğitten... Bana en sevmediğim Binbaşım Ural Alkan tarafından anlatılan her şeyi birebir, Bordoların lideri Sarp Kahan'a aktarsam da hala elimizde yeterince bilgi yoktu. Binbaşım bana şöyle anlatmıştı olayı: MİT, bir görev için yurt dışına gönderdiği Hacker'ini daha büyük bir görev için tekrar Türk karasularına getirtmişti. Buraya kadar sorun yoktu. Hacker geliyor, MİT tarafından yeni bir göreve tahin ediliyor, ardından ortadan kayboluyordu. MİT hala ısrarla Hacker'in kimliğini açıklamıyor ve göreviyle ilgili en ufak bir bilgi vermiyordu. Tüm bunlara rağmen olayı garipsememiştim çünkü benim derdim çok başkaydı. Hacker'i neden biz aramak zorundaydık? Türk askeri dağda terörist avlardı, bilişim kurdu bir aptalı değil. MİT bu iş için sayısız kişiyi araya sokabilir bizi olaya dahil bile etmeden sıyrılabilirdi işin içinden, fakat görevi bize bilerek vermişlerdi ki bu sinirlerimi bozmakla birlikte şüphelerimi de arttırıyordu. MİT, TSK'dan bir şeyler saklıyordu. Buna rağmen yine ve yine sorular silsilesi başımın etini yiyordu. Örneğin, MİT, neden bir şeyler saklamak istesindi ki? Sırf bunları düşünmekten göreve geri getirildiğime sevinemiyordum bile. Ya da Defne'nin gitmesine neden olduğu için Binbaşıma suikast planları da hazırlayamıyordum mesela. 11 dev Bordo Kolordunun koridorunda benden gelecek emirleri bekliyordu ve bu süre zarfında uzun süre bir şey yapmadan duramıyorlarmış gibi bir o yana bir bu yana gidip, koridoru arşınlıyorlardı. Dağda -30 derecede olmaktan yanmış tenleri, kararlı ve yere sağlam basan ayaklarıyla temkinli duruyorlardı. Liderleri Sarp Kahan, odamın kapısından onlara bir bakış attı ve iç çekti. Çocuk bakıcısına benzettim o an onu, fakat bir farkla; bu çocukların ellerinde sıkmaya her an hazır oldukları silahları vardı. Odamda oturuyordum ve Sarpta masamın önündeki sandalyelerden birine oturmuş kendini sıkıntılı göstermemek adına çabalıyordu. O olmadan koridorda dolanan 11 bordo gayet rahattı. Arada bir itişiyor, şakalaşıyor ve yüksek sesle gülüyorlardı. Bu süreci Sarp'ın onlara dönen sert bakışları takip ediyordu, ardından bir süre daha sükunet devam ediyordu. Tabi beş dakika kadar sonra tekrar başlamak kaydıyla. Bölükteki her erkek Bordolar'a bir hevesle bakıyordu. Erkekler için Bordo bereli olmak kutsal bir şeydi çünkü. Onun için her geçen Er'in bizim tarafa göz ucuyla bakmasını yanlış anlamıyordum. Sarp Kahan'a, görevimizle ilgili birkaç şey daha aktarmak için ağzımı açmıştım ki masamın üzerindeki telefon titreyip yeni bir mesajım olduğunu bildirdi. Telefonumun kilidini açıp mesaja girdim. Mesaj başlı başına berbattı. Çünkü gelen mesajda numara yoktu. Berbat olmasının diğer nedeni ise mesajın kendisiydi: "Beni arıyorsunuz. 06 CNK 00. Bul beni."  Bu mesajı 4 saat önce almış olsaydım eğer kesinlikle öylece ekrana kitlenir kalır daha sonra işlerime devam ederdim fakat bu defa öyle olmadı. Mesaj beni yanıltmıyorsa eğer bu bir plaka koduydu. Plaka Ankaraya aitti ve bu biraz işleri karıştırıyordu. Ayrıca biz Hackeri arıyorken, meğer o bizim onu aradığımızı biliyor ve üstüne üstlük birde mesaj çekiyordu. Ve eğer yine yanılmıyorsam bu mesaj bize Hacker'in kaçırıldığını da anlatmış olmalıydı. "Bul beni." demişti çünkü. Neden o gelmiyordu da bizim onu bulmamızı istiyordu, değil mi? Kesinlikle net: Hacker kaçırılmıştı. Ben elimde telefonumla aniden ayağa kalkınca koridorda gülüşen erkek sesleri aniden kesildi. Sarpta ayağa kalkmış, koridora çıkmıştı. Şapkamı başıma geçirdim. "Hazır mısınız?" diye sordum daha neye hazır olmaları gerektiğini bilemezken, fakat onlar hazırdı. Liderleri de dahil 12 Bordo bereli aynı anda ayaklarını hazır ola getirip asker selamı verdiler. Bordo olmak vardı anasını satayım. "Bilgisayardan anlayan?" diye sordum kükrercesine. 12 Bordo berelinin her biri bir adım öne çıktı. Benim acilen, hemen, duraksamaya bile mahal vermeden Bordo olmam gerekiyordu. Fakat bu düşünceyi gölgede bırakan bir düşünce tekrar beynimi istila etmişti ve sol tarafımda beliren sızı beni afallatmıştı. Defne... Neredeydi? İyi miydi? Kahretsin... Onu özlemiştim. Bana bakarken kırptığı her kirpiği, gözleri gözlerimle buluşunca kızaran yanaklarını... Onu özlemiştim, kahretsin! Defneden... Cenk, yani beni kaçıran adi herif kodları tekrar yazabilmem adına bana üç olağanüstü bilgisayar getirmişti. Bilgisayarlar fazlasıyla üst düzey olmasına rağmen Yiğit'in cep telefonu numarasını bulup ona bir mesaj yolladıktan sonra ona bilgisayarların berbat olduğunu, kodlamalarımı kaldırabilecek düzeyde olmadıklarını söylemiştim.  Tamamen sallama olsa da sözlerimi o yemişti ve bende bana getirecekleri yeni bilgisayarları beklerken tırnaklarımı yiyordum. Cenk üç bilgisayarı yanındaki herife verdikten sonra bana doğru eğilmiş ve gözlerini kırpmadan şu sözcükleri söylemişti: "Yanına bir Hacker koyacağım, rahat durursan eğer, gitmene izin vereceğim." Bu sözlerin yalan olduğunu beynimin gerisindeki bir ses bana haykırsa da umutlanmıştım, umurumda değildi. O an düşündüğüm bir diğer şey ise, Yiğit'e daha açık bir mesaj göndermem gerektiğiydi. Ben bana getirecekleri diğer bilgisayarlardan başka bir mesaj daha yollamayı ummuştum çünkü. Yanıma getirecekleri Hackerle Yiğit'e başka bir mesaj göndermem imkansızdı. Beni arabaya tıkmalarından önce plakayı okumuştum ama değiştirilmiş olma ihtimali de vardı tabii. Ya da güzelim Range-Rover'i parçalamış bile olabilirlerdi. Ama şansa ihtiyacım vardı. Hem de çok büyük bir şansa ihtiyacım vardı. En azından Yiğit mobeseden arabanın gittiği yönü bulana kadar. Kapı açılıp, üç yeni bilgisayar önüme koyulduğunda Cenk'in yanında biri daha duruyordu. Bilgisayarlara bakarken yüzümü buruşturdum. 25 dakika içinde nasıl daha iyi bilgisayarlar bulabilmişlerdi ki? "Defne, bu Savier." dedi Cenk, ben onu yok saymaya alıştığım için beni şaşırtmıştı. Yanındaki adamı işaret etmişti. "Senin kadar olmasa bile en azından birilerine mesaj gönderip göndermeyeceğini anlayacak kadar bilgili bir Hacker. Rahatsız olmadın ya?" dedi sırıtarak. Yüzümü buruşturdum. Cevap vermeye bile tenezzül etmeden bilgisayarları açtım. Bilgisayar açılınca acele etmeden programları yüklemeye başladım. Yavaş yüklenmesini sağlayacak birkaç kod yazacaktım ki Savier yanımdaki sandalyeye çöktü. Eh, en azından bir saat kazanmıştım. Cenk odadan çıkmak yerine benim sandalyede geriye yaslanıp, yüklenmeye başlayan programlara izleyişime baktı. Sonra da Savier'e bir göz işareti verdi, verdiği işaret her neyse Savier bilgisayara eğildi ve geri çekildiğinde başını olumsuz anlamda sallamıştı. Cenk bir baş işaretiyle Savier'i yerinden kaldırdı ve onun kalktığı yerdeki boşluğu kendisi doldurdu. Askılımdan görünen beyaz tenime dikmişti gözlerini ve bu oldukça rahatsız ediciydi. "Ne yaptığın konusunda bir fikrin var mı?" diye sordum gözlerini bedenimden çekme güdüsüyle. Başarılı da oldum. "Ne?" derken gözlerini gözlerime dikmişti. Omuz silktim. "Diyorum ki, uğruna beni bile öldürmek isteyişinin nedeni sadece para mı yoksa kodun gerisindeki bilgiyi de biliyor musun?" Çok fazla şey söylediğimi düşünmüyordum, çünkü İlacı bilmiyorsa konuyu pekala başka bir yere de çekebilirdim fakat biliyorsa çok feciydi. Ben ne kadar az insan, o kadar iyi diyorken gerçekten kötü olurdu. Bu sefer omzunu silken o oldu. "Ben parasındayım. Bilgiyi Ordu istiyor ve bende onlara satıyorum." Tüm kanım dondu. "Ne demek Ordu istiyor?" diye sordum yarı bağırarak. Kastettiği şey bu... olamazdı. Kahretsin. Bana gözlerini devirerek baktı. "Ordunun içinde bile hile ve nifak varsa, bu benim sorunum değil." Umursamaz bir tavırla omuzlarını silkti. "Ben paramı alır ve gerisine karışmam." Cidden bu oluyordu muydu? Ordunun içine kötüler mi sızmıştı? Bu da demek oluyordu ki, İlacı MİT'ten sakladığım gibi Ordudan da saklamam gerekiyordu, lanet olsun! Şimdi ben kime güvenecektim? Kahretsin... TSK bile bu işin içindeyse, başım sandığımdan daha büyük bir beladaydı. Hem de ne bela! Adamın gözlerine bakakalmış olmamı yanlış algılamış olmalıydı ki bir anda bana sırıtmaya başlamıştı. Seri bir şekilde gözlerimi ondan çekip yere diktim. Sadece şok olmuştum. Kim olsa şok geçirirdi! Ne demekti bilgiyi ordu istiyor? Kimdi orduyu işin içine katacak kadar adi olan? Ve kimlerin haberi vardı? Benim bilmediğim daha neler dönüyordu ve dönecekti? Kafamın içinde dönmeye başlayan çarkların sesi neyse ki dışarıdan duyulamıyordu, çünkü duyulsaydı muhtemelen Cenk denen herif beni o anda oracıkta vururdu. Yiğitten... Bordolar üzerlerindeki gereksiz kamuflajları çıkartıp onlar için tahsis ettiğim odada benimle buluşmuşlardı. Bana gönderilen plakayı aratsak dahi arabanın kime ait olduğunu kesinleştirecek bir bilgi geçmemişti elimize. Plaka 06 idi. Ankara'ya ait olan bu plaka yüzünden bazı Bordolar mobese aramasına Ankara'dan başlamak istediler ancak bazıları da İstanbul da olması ihtimaline karşılık Hava Limanları, Otogarlar vs. akla gelebilecek her yere bakmak adına onlar için getirttiğim bilgisayarların başındaydılar. Onlar için söylediğim yemekleri yerlerken çoktan işe girişmişlerdi bile. Yalnız aklımızda başka bir soru daha vardı; Araba Hacker'e mi aitti, yoksa Hacker... gerçekten kaçırılmış mıydı? Eğer gerçekten kaçırılmışsa işler daha da sarpa sarardı. Olaylar şuan bile yeterince net değilken olaya birde kaçırılma eklenirse zaten az olan ipucuyla en başa, sıfıra dönerdik ki bunun olmasını istemiyordum çünkü bu iş ne kadar erken biterse Defne ile konuşma vaktim o kadar kısalırdı. Onu düşününce kalbime batan hançerler uçlarını sivriltmiş gibi her seferinde daha da acıtıyordu. Adının Kadir olduğunu söyleyen bir Bordo elleri bilgisayarda hızla dolaşırken "Bir şey buldum." dedi sakince. Oturduğum yerde doğruldum. "Hangi şehir?" Gözleri ekranda hızla dolaşıyordu. "İstanbul."  İşte bu ilginçti. Yanına gidip bilgisayarda açtığı mobese kaydını geri sarıp izleyen Kadir'in yanına bir sandalye çektim. "İşte." dedi 06 CNK 00 plakalı arabadan inen bir adamı işaret ederek. "İşte Hackeri bulduk." demişti yine aynı sakin tonda fakat içime sinmeyen bir şeyler vardı. Bir şeyler yanlıştı.  Adam neden otogardaydı ki? Arabasıyla yoluna devam etmesi gerekmez miydi? "Biraz hızlandır." dedim içimde nedensizce büyümeye başlayan korkuyu yok sayarak. Adam terminalin önünde, banka oturmuş bir kadına doğru yaklaşmaya başladı etrafını gözetleyerek ilerlerken. Kadının omzuna dokunup ona dönmesini sağladı. Kadın ona döndüğünde kalbim duracak gibi oldu. Defne?! Sikeyim! Hacker, Defneyi kaçırmıştı!! Defneden... Aralıksız 17 saattir kod yazıyordum ama Yiğit hala gelmemişti. Anlamamış mıydı? Yeterince açık ve net yazdığımı düşünüyordum oysaki. Yanımdaki arkadaş olmasa bir mesaj daha gönderirdim belki ama arkadaş ısrarla gözünü ekrandan çekmiyordu. Klavyeyi ileri ittiğimde Savier kaşlarını çattı. "Beynim yandı artık." Başını sağa doğru eğdi. "Cenk bey bitirmenizi istiyor." Dişlerimi sıktım. "Cenk beye söyle eğer aralıksız yazarsam hatalı kod yazmam çok olası." Başımı ovdum. "Dinlenmem gerek." Savier cebinden telefonunu çıkarıp birini aradı. İspanyolca mı konuşuyordu? Sandalyeden kalkıp gerindim. Üzerimdeki kirli giysilerime baktım. Yiğit'in... evinden apar topar çıktığım için üzerimde sadece şortum ve askılım vardı. Kapıdan içeri Cenk girdiğinde, dinleneceğim tek yer olan koltuğun üzerine çökmüştüm. "Neler oluyor?" dedi beni bilgisayar başında göremeyince. Esnememi bastırarak konuştum; "Yoruldum. Dinlenmem gerek." Yavaşça yürüyerek önüme geldi. Ardından dizleri üzerine çökerek benimle aynı hizaya geldi. "Dinle kızıl kafa. Bu iş için yalnızca bir günün kaldı. Aksi takdirde sana ne olacağını net bir şekilde anlattığımdan fazlasıyla eminim." Bir elini bacaklarımın üzerinde gezdiriyordu. Elini ittim. "Sana bunun imkansız olduğunu söyledim. Bu iş için kaç yılımı verdim senin haberin var mı?" Sağ eli bacağımı kavradı ve sıktı. "Bu umurumda bile değil. İnan bana." Dişlerini dudaklarına bastırdı. "Yarın geceye kadar vaktin var. Yoksa..." Elleri bacaklarımın biraz üstüne çıkınca ürperdim. Elini itmeye kalkıştığımda ellerimi tuttu ve kafasını bana yaklaştırdı. Dudakları dudaklarıma yaklaştığında kafamı son anda geri çekmeyi başardım. Ama dudakları yanağımda son buldu. Ayağa kalktığında sırıtmakla yetinmedi ne yazık ki. Kolumdan tutup ayağa kaldırdı ve beni kendisine bastırdı. İğrenç! Dudakları kulağıma geldi. "Belki eğlenmek istersin." Dudakları yanağıma sert bir öpücük kondururken korkudan titriyordum. Onu ittim. İğrenç bir kahkaha eşliğinde ciddiyetle konuştu. "İşi bitir." "Anlamıyor musun?" diye sordum sesimin kendinden emin bir şekilde çıkışıyla gurur duyarken. "Eğer dinlenmezsem, bazı kodları eksik ya da hatalı yazabilirim. Sonra o hatayı bulabilmek içinde ekstra vakit gerekecek." Bana kaşlarını çatarak baktı ve sağ eli saçımın bir tutamını tuttu ve konuştu. "Belki de eğlenmeyi cidden istiyorsundur." Yiğit artık gelmeliydi. Yoksa cidden çok geç olacaktı. O orospu çocuğunun bana dokunmasını bile sorun edecek bir durumda değildim. Cenk işi bitirmezsem benimle eğleneceğini gayet açık bir şekilde itiraf edince canla başla kodu bitirmeye uğraşmaya başlamıştım. Eğlenmekten kastının evcilik olmadığına emin olduğum için ne yazık ki kodları bitirmek için daha da hızlanmıştım. Beni öldürmesi sorun değildi. Gerçekten. Ama Yiğitten başka birinin bana dokunacağı düşüncesi beni daha kötü bir duruma sokuyordu. Ne ironi değil mi? Dün o gittikten sonra tekrar bilgisayar başına oturmuştum. Ve o gittiğinden beri bir gün geçmişti. Saat öğleden sonra sekiz olmak üzereydi. Süremin sona ermesine sekiz saat gibi kısa bir süre kalmıştı. Kodların bitmesi ise bir iki saat daha isterdi sanırım. Gözlerimi kapadım. Yiğit'i son kez görmek isterdim. Bana dediği onca şeye rağmen, ona son defa sarılmak isterdim. Belki beni bıraktıklarında onu görmeye giderdim. Son defa. Son kez. Ondan sonra evime dönerdim. Tabi, MİT beni bırakırsa. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD