5-⋆ KIZILIN HACKER HALİ ⋆

2109 Words
Defneden... Hayatımda yaşamadığım şeyleri yaşatan tek adamdı belki de Yiğit Yekta. Adam kelimesinde kararsızdım hala ama sorun bu değil gibiydi. Bu daha çok kendimle ilgiliydi. Hemen nasıl güvenmiştim ki? Belki yüzündeki gülümseme hiç kimsede olmadığı kadar yakın gelmişti. Ben sevilmek istememiştim bile oysa, benim için onu sevmek bile yeterliydi o an. Yiğit buna bile izin vermemişti. Hala bunu söylediğine inanamıyordum. Beynim olanları reddetmeyi seçse de kalbim hala anın etkisiyle burkulup duruyordu. Uzun zamandır bu kadar hızlı atmamıştı ama diğer bir ayrıntı da daha önce hiç bu kadar kırılmamıştı. Belki bir sefer daha kırılmıştı... Gerçi önemli olan şuanda bu da değildi! Ah tanrım... Düşünemiyordum bile. Ama artık umurumun sınırları içerisinde yer almıyordu Yiğit Yekta. Hayatımın bu denli karışmasına sebep olduğuma inanamıyordum. Rüzgarda savrulan bir parça gibiydim, Yiğit beni kendinden uzağa itmişti ve savrulduğum yer bir hiçlikti. Kelimelerimin ve sözcüklerimin alnından kan akıyordu ve bu umurumda değildi. Ağlamıyordum, ağlamayacaktım. Bu yetişkin biri olarak aldığım bir karardı ve onunla yatmıştım, bana "Artık gidebilirsin" demesine rağmen pişman değildim. Kalbim pişmanlığı kabul etmiyordu. Bana bakışlarındaki var olan merhamet, sevgiyle karışmıştır sanmıştım, çok yanılmıştım ama yine de pişman değildim. Üç günde kendimi ona teslim etmiştim, o da kullanıp atmıştı. Bu "kullanıp atmak" sözcüğü kulaklarımı köreltiyordu. Kendime yüksek sesle söyleyebileceğim bir kelime değildi bu sözcükler. Ah, onun o yeşil elmastan gözleri! Beni kendinden uzaklara hiç savurmayacakmış gibi bakması belki de onun suçu değildi. Hatta benden sonra elleri bir başkasına bile dokunmuş olabilirdi... Yutkundum. Bu gerçekle yaşamak zor olurdu. Düşünmemek en iyisiydi. Öğlen güneşi sırtıma vuruyor ve hissizleşen kemiklerime ulaşmaya çalışıyordu lakin bedenim buzdan bir piramite dönmüştü; nereye gitse buz, buz ve yine buz. Kanıma karışmaya çalışan nifak tohumlarını gözyaşlarımla taçlandırmak istemesem de aklıma yine o geliyordu, ondan önce hiçk imse, hiçbir şey yokmuş gibi aklımın her köşesinden bana saldıran yeşil zümrüt gözleri beni deli etmek ister gibiydi. Kalbimin ritmi beni hasta etmek ister gibi aklıma o geldiğinde hemen koşuya çıkıyordu ve nefesim kesiliyordu. Kahretsin! Feci tutulmuştum, tutulmamam gereken birine. Sanki Ay'dım ben! Her Güneş'e de tutunulmazdı ki canım! Hiç yani. Otogarda İzmir otobüsünün kalkış saatini beklerken, kendimi bir banka atmıştım. Saat şuan 13.48'di ve her saat başı kalkan İzmir otobüsünün de kalkmasına 12 dakika vardı. Üzerimde hala şortum ve askılım vardı. Kızıl saçlarım yeterince ilgi toplamıyormuş gibi! Eh Yiğit bey, bizi kullanıp gitmemizi emrettiğinde orada üzerimi değiştirmek için izin isteyemezdim, değil mi? MİT beni bulmadan dinlenebildiğim kadar dinlenecektim. Görevim falan umurumda değildi. Aslına bakarsak görevim başından beri umurum dahilinde değildi. Çünkü çok zeki olarak MİT'ten kaçmaya karar vermiştim. Zira bulduğum şeyi sadece yok etmeliydim; MİT bile görmemeliydi. Yiğit'in yanına gerçek gelişimin nedeni korunmaktı. Bir asker bana gard olursa korunabilirdim, ayrıca beni getirttikleri görevi de yakından incelemiş olurdum, fakat kesinkes gerçek olan şey; ben bir Hackerdim ve bilgisayarımda kimsenin görmemesi gereken kodlar yazılıydı. Bilgisayarımı o anki öfkeyle Yiğit'in evinde unutmuştum ve ben içerisindekileri silene kadar, şifreyi kıramamasını ummaktan başka bir çarem yoktu ne yazık ki. MİT'ten kaçırdığım şey bir İlaçtı. Gerçekten çok basit bir terimdi; İlaç, evet ama bu büyük bir ilaçtı. Askerleri zombiye çevirmek ve köleleştirmek için kullanılabilecek bir ilaçtı. Bu ilaç benim elime yanlışlıkla geçmişti çünkü bu ilacın aslında Yiğit'in bulunduğu Kolordudan birine gitmesi gerekiyordu. MİT'in beni getirttiği görevi aslında başından beri elimde tutuyordum fakat söyleyemezdim; bunu kimse bilmemeliydi, ben bile! Tanrı aşkına, insanlara itaat emri verebilecek bir ilaç yanlış ellere geçerse neler olabileceği bir tek benim mi gözümü korkutuyordu? MİT'in beni Yiğit'in yanına göndermek istemesinin de nedeni bu ilaçtı, böyle bir ilacın varlığını daha önce duymuşlardı ve benim Yiğit'in yanında kalıp Kolordunun yerel ağına sızıp bu ilacı kimse görmeden onlara ulaştırmamı bekliyorlardı. Şey, bilmedikleri tek şey bu ilacın başından beri benim elimde olmasıydı. Gerçi artık biliyorlardı. Lanet olsun, Kırmızı Bültenle arananlar listesinin başındaydım. Çok hoştu. En iyisi Kodları tamamen yok edip MİT'in beni görevden atmasını beklemekti. Sonra da zaten Yiğit'i unutma evresi başlardı benim için, o yüzden gidip dinlenebildiğim kadar dinlenecek ve onu unutma evresine geçmeden biraz daha düşünmek için kendime vakit ayıracaktım. Sadece tek bir şeye şükrediyordum; ona ne iş yaptığımı söylememiştim. Benim gibi saf bir kızın Hack konusunda dünya zirvesinde olacağını kim tahmin edebilirdi ki? Ama benim saçma salak zekam sadece bilgisayarlarla ilgilenmeyi tercih ediyordu ne yazık ki. Biri kolumu delmek istercesine dürtünce sinirle yerimden kalktım. "Defne Tanyeli?" diyen çocuk Yiğit'in biraz daha esmer ve daha uzun bir versiyonu gibiydi. Gözleri aynı Yiğit'in gözleri gibi yeşildi. Niye karşılaştırma yapıyorsam sanki? "Evet?" dedim bende. Benim tanımama imkan olmayan çocuğa bakarken. "Beni Yiğit gönderdi." dedi son derece çekici bir gülümsemeyle. "Sizi Yiğit'in yanına götürmek için geldim." Ne diyordu ki bu yakışıklı? "Bak dostum, beni onun yanına götürebilmek için öldürmen gerekiyor." Gözlerini şüpheci bir şekilde kıstı. "Yaptıklarından dolayı..." Biraz düşündü. "Çok pişman. Hadi gidelim." Yeşil gözleri güneşte zümrüt gibiydi. "Hayır." Kelime ağzımdan çok keskin çıkmıştı ama çocuğun bunu umursadığını sanmıyordum. "Eğer gelmezsen..." Tek kaşını kaldırıp devam etti. "Eğer seni ona götürmezsem kendini öldüreceğini söylüyor." Gözlerim irileşti. Gerçekten yapar mıydı ki? Pekala... Sadece ne söyleyeceğini dinleyeceğim... Ondan sonra yoluma devam ederim. Evet. Yüzümdeki ikilemi anlamış ve bana yardım etmek istermiş gibi kolumu tutup etrafa göz gezdirdi. Beni belimden tutup yönlendirirken diğer eli arabanın kapısını açmak için duraksamıştı. Beni bir Range-Rover'in önüne getirip kapıyı açtı. "Seninle yatamadığı için pişman oldu herhalde." Gözlerim gözlerini bulduğunda gözlerimdeki şoku gördü. Sırıttı ve beni arabanın içine itti. Ben daha bağıramadan arabanın içindeki adam ağzımı kapadı. Gözlerim ikinci bir şokla irileşirken kafama dank etti. "Aman tanrım! Beni kaçırıyorlar!" Kızıllar belayı çeker diye boşu boşuna dememiş atalarımız. Aslında ellerimin ve ayaklarımın bağlı olmasını bekliyordum ama şaşırtıcı bir şekilde bağlanmamıştım. Arabaya zorla bindirildikten sonra yanımdaki izbandut herif, bayıltıcı döktüğü bezi burnuma tutmuştu ve işte buradaydım. Büyük bir salonun yumuşacık koltuğunun üzerinde rahatsız bir pozisyonda uyuyordum. Yani şimdi uyandım ama siz konuyu anladınız. Ben daha etrafıma bakınma fırsatı bulamadan odanın bej rengi kapısından biri içeriye girdi. Şu yakışıklı... Tabi bu o beni kaçırmadan önce ki yorumumdu. Şimdi ki yorumum çok farklı bir yerde; Şerefsiz orospu çocuğu, adi piç. "Neden buradayım?" Konuşmasına fırsat vermemek önemliydi her zaman. 1 adım önde olmak daha da önemliydi. Ya da ikinci seçenek olarak bu ajanlık işinde bilgisayarlar konusunda olduğum kadar iyi değildim, ikinci seçenek daha uygun gibiydi. Sırıtarak yanıma yaklaşmaya başladı. Ondan korkmadığımı göstermek amacıyla geri çekilmedim. Ya da korkudan ayaklarımda mecal kalmamıştı. Bilemedim. "Eh, Defne. Cidden dünyanın zirvesindeki Hacker olduğuna inanmak zor. Her zaman bu kadar aptal mısındır? Yoksa Yiğit mi aklını başından alan?" Dilimi ısırdım. Burada konuşmalarıma dikkat etmem gerekiyordu, zira tepeme Azrail oturmuştu. "Benim ne olduğumu dedin? Hacker mi?" Salağa yatmak iyi bir numaraydı. Biran düşünür gibi olup kaşlarını çatsa da sırıtması tekrar yüzünü kapladı. "Hiç sanmıyorum. Bu numara bana sökmez." Salağa yatmak iyiydi de inandırmak asıl meseleydi sanırım. Çünkü Flash TV oyuncuları bile benden daha iyi oynarlardı. "Ne istediğimizi biliyor musun?" diye sordu ben daha fazla inkar etmeyince. Biliyordum. Bileşim kodları. Şifresini çözebilmek için 45 ayrı kod yazdığım Bileşim Kodları. Sıfırdan, en baştan tam 45 ayrı kod yazmıştım. O kadar çok bilgisayar başında kalmıştım ki o kadar saat bilgisayar başında kalmak bana göre bile fazlaydı. Aslında "Bileşim Kodları" başlı başına bir şifreydi. İsmi "Bileşim Kodları" olsa da gerçek bambaşkaydı. Keşke Bileşim olsaydı diyorum. Şifresini çözdüğüm şey DNA Birleşimini gösteren sistematik bir parodiydi. Aslında benden çözmemi istedikleri şey bu değildi. Onların yani bizim MİT, benden içinde Suriyeden silahların ne zaman yükleneceğini ve Karadenizden ne zaman geçir,leceğini bulmamı istemişlerdi. Ki bu bir negatiflik yaratmıştı çünkü içinde istediklerinden çok daha fazlasını bulmuşlardı. İşte bahsettiğim ilaç buydu. Daha fazlasını öğrenmelerini engellemiştim lakin görmeleri gereken kısmı görmüşlerdi ve bende bilgisayarıma bir virüs yayarak görevi ertelemiştim. Neyse neydi işte; Aslında ne çantam ne de cüzdanım çalınmıştı; ben bilerek Yiğit'in evine gitmiştim. Sonuçlarının böyle olacağını tahmin etmesem de, nihayetinde korunma sahibi olmuştum. Yiğit askerdi. Hem de rütbeli bir asker. Milli İstihbarat Timi'nden korunmamı sağlayabilirdi. Ve en nihayetinde sağlamıştı da. Ama yine de bulunmuştum işte. Bunlara rağmen beni kaçıranların MİT olduğunu hiç sanmıyordum. Bu daha çok kaçakçılık yapmak isteyen ve bu işte milyon dolarlar olduğunu bilerek gerekirse bir kızı öldürecek kişilerdi. Ne büyük şans. "Biliyorum." dedim soğukkanlılıkla. "Ama size veremem." Çocuk/adam? başını yana eğdi. "İnsanların üzerine yayacağınız virüsü elimde taşıyamazdım." Anlamamış gibi gözlerini kıstı. "Onu yok ettim." Yiğit'ten... Kızılımın gözlerinde gördüğüm şaşkınlık, ardından kendini gösteren o kırılma anı gözlerimin önünden gitmek istemiyordu. Sürekli başa sarıyordu; şaşırıyor, kırılıyor ve hiçbir şey olmamış gibi onun üstünden çıkarırken hiç acele etmediğim kıyafetlerini jet hızında giyiyor ve bana bir bakış daha atmadan, tek bir gözyaşı dökmeden odadan ayrılıyor. Bu canımı yakıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar yakıyordu ama tüm bunlara rağmen gitmesi en iyi seçenek gibi gelmişti o an. Benden sonsuza kadar gitmesi fikri beni öldürüyor, yerimde sabit durmamı engelliyordu. Onun bedeninde kaybolurken gözlerinde beliren o mutluluk ifadesinin yerini kırgınlık almıştı ve mutluluğu gibi kırgınlığı da benden kaynaklıydı. Mermer teninin üzerinde gezinmişti parmaklarım ve şimdi o her şeyiyle benden nefret ederken kendimi öldürmek istemem gayet normaldi bence. Onu arayacağım ne bir telefonu vardı ne de başka herhangi bir şey. O telefon o anda gelmemeliydi. Yanlış zaman ama doğru kişiydi. Siktiğimin Binbaşısı. Defne gittikten yarım saat sonra evime gelmişti. Ve bana göreve geri getirildiğim bilgisini vermişti. Ha, şimdi siz diyeceksiniz ki bu adam neden aramadı da ta yanına kadar geldi? Cevap vereyim; herif bana boktan bir görev vermeye gelmişti aynı zamanda. Bordolarla çalışacak ve kayıp bir Hacker'i bulacaktık. Hacker Türk olmakla birlikte milyon dolarlar değerindeki bir bilgiyi çaldığı yönünde bir bilgi vardı ellerinde. Çaldığı bilginin ne olduğu konusunda Binbaşının da bir bilgisi yoktu. Bu yüzden elimizde izi bile olmayan bir adamı arıyorduk. Hacker dedik ya, kız olacak hali yok ya vesselam. Sefa'nın araştırdığı buydu işte, bulamamıştı ama er ya da geç öğrenmiştik: MİT elinden kaçırmıştı herifi ve bize de bulmak düşüyordu. Defnenin şuan nerede olduğu, ne yaptığı, parası olmadan en fazla nereye gidebileceğini düşünmek yollara düşme isteği uyandırıyordu fakat yapamazdım. Yanında hiç parası olmadığını biliyordum, bu yüzden evime geri gelip beni beklemek isteyeceğini düşünüyordum ama kahretsin emin de olamıyordum. Üniformamı tamamlayan şapkamı da takıp Karakolun koridorlarını arşınlamaya devam ettim. Binbaşı ısrarla Karakola gelecek olan Bordolarla beraber göreve başlamamı emretmişti, şimdide Bordoların intikal etmesini bekliyordum. Bu görevdeki tek subay ben olacaktım. Bu konuda iki teorim vardı; Bu görev o kadar tehlikeliydi ki sadece beni gözden çıkarmışlardı ya da engin tecrübelerimden yararlanmak istiyorlardı. Eh, tartı eşit gibi. 12 dev Bordo Bereli koridordan girdiği anda benim bile tüylerim diken diken oldu amına koyayım. Kızları düşünmek bile istemiyorum. Merak etmeyin, ılıklaşmaya başlamadım. Sadece her zaman bordo berelilere saygı duymuşumdur. Yoksa sapına kadar adamız yani. Omuzlarında silahları, tek sıra halinde duvar dibinde sıra oldular. Liderleri önümde durup asker selamını verince selamını aldım. Rütbemin Yüzbaşı olması beni onlardan kıdemli yapsa da kendimi onlardan üstün görmüyordum. Onlar benden kat be kat iyiydiler. "Komutanım" dedi lider elini şakağından indirirken. "Ben Sarp Kahan. Bu görev için komutamdaki askerler çağrıldı. Acil iniş yaparak geldik fakat görevle ilgili henüz net bir bilgi alamadık." Binbaşı her şeyi üzerime yıkmıştı anlaşılan. "Gel Sarp, gel. Başı boş bir Hackeri aramaya çıkalım." Defneden... "Onu.yok.mu.ettin?!" Freni patlamış bir kamyonun üzerinize geldiğini düşünün. En iyi ihtimalle kaçarsınız değil mi? Ama şimdi bir çıkmaz sokakta olduğunuzu düşünün ve üzerinize bu kamyon son hızda geliyor. Durumumu özetleyen tek örnek bu olabilirdi zannımca, o yüzden böyle bir örnek verdim. "Beni dinle kızıl kafa, onu geri getirmen gerekecek." Ciddiyetle söylediği sözler bana bir gülme ihtiyacı hissettirdi. "Sırf şifreyi çözebilmek için bile 2.5 yıl boyunca 45 ayrı kod yazdım. Şöyle düşün; 45 tane ne olduğu belirsiz sayı ve harf dizini. Onunla eşleşecek 45 tane kod ise; on binlerce sayfa içeriyor. Şimdi sen bana onu geri getirmemi söylersen ben buna sadece gülerim." Konuşmalarımı dizginlemeye çalışmak cidden zordu. Kolumu mengene gibi kavraması dizginleyemediğim anlamına geliyordu. Kolumun moraracağını söylememe gerek yok herhalde değil mi? "Bu umurumda mı sence? O bileşenleri istiyorum. 2 gün içinde. Yoksa..." Elini şakaklarıma götürürken silah işareti yapmıştı. Yoksa gidicisin demişti arkadaş. Ama asıl mesele bu değildi. O bileşenleri silmem gerekse bile hep ertelemiştim. Şuan Yiğit'in evinde bilgisayarımın içinde duruyordu. Şifre için ayrı bir program geliştirmiştim ama iyi bir Hacker 7-8 günde çözebilirdi. Buradan kaçmam gerekiyordu ama ben ne usta bir karateciydim ne de dişiliğimi kullanabilecek bir kadın. "Anlamıyor musun?" diye bağırdım o yavaş yavaş odadan çıkarken. "Bu imkansız!" Omzunun üstünden bana baktı. "Senin bir kız olduğunu söyledikleri zamanda ben aynı şeyi söylemiştim." Lanet olsun. Kodların tamamı ezberimdeydi ama benim gibi biri için bile bunu iki günde yazmak imkansızdı. Ayrıca kendi bilgisayarım değildi. Koruma için bir veri tabanı oluşturmam, çalınma tehlikesine karşı kendini silebilmesini sağlamalı ve Yiğit'e ulaşmam gerekiyordu. Her ne kadar bunu istemesem de beni buradan kurtarabilecek tek kişi ne yazıktır ki Yiğitti. Evet, evet! Biliyorum! Bana tüm o sözleri söylemiş olabilir, benimle işi bittiğinde gitmemi istemişte olabilir... Fakat benimle onun arasında olan olaylardan çok daha büyük olayların içindeydim. Bu yüzden ne Yiğit'in bana yaptıklarını ne de benim ona hissettiklerimi düşünmenin sırası değildi. Yiğit'in beni bulabilmesini sağlamanın yollarını düşünmek üzere beynim, artık ne kadar kaldıysa, derin bir yolculuğa çıktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD