2- ⋆ KIZILIN SEKSİ HALİ ⋆

3645 Words
Kilometrelerin evime daha da uzak kalması adına direksiyonumu kırdım ve kendimi Karargah'a giden yolda buldum. Eh, bir bakınmış olurdum en azından. Nizamiyedeki Celil bana bir selam çaktı. Selamını alırken, arabamı Karargahtan içeri soktum. Askeri devriye aracı yanımdan geçerek park alanına benden önce ulaştı. Arabamı park ederken sırıtıyordum. Sefa da buradaydı. Devriye aracındaydı ve o beni görmese de ben onu görmüştüm. Anlaşılan o da benim gibi fazla uzak kalamamıştı. Uzaklaştırma emrini bir yerine takan yoktu yani icabında. Arabayı devriye aracının yanına park edip hızla indim. Sefa hala beni fark etmemiş, bir er'e bir şeyler söylüyordu. "Oğlum ne demek Adanalısın? Sen bildiğin Muşlusun." Er fazlaca gergindi Yüzbaşısı karşısında. Bende Sefanın dümenine katılmak için yürüdüm. Sefa'nın ensesine bir tane geçirince şaşırıp bir küfür mırıldandı. "Hay sikeyim... Pardon komutanım, bende insan sanmıştım." Sırıttım. O da sırıtınca tokalaştık. Kaş göz yaptım ona, o da anladı ve hemen er'e döndük. "Nedir olay Sefa?" dedim ciddiyete bürünerek. "Komutanım arkadaş Adanalıyım diyor, arz ederim." dedi saygı duruşunda. Kollarımı arkada bağlayarak askere baktım. 21-22 yaşlarındaydı. "Ne Adanalısı Sefa, bu Muşlu işte." dedim gerinerek. Sefa sırıtmasını konuşarak gizledi. "Yok komutanım, arkadaş ısrar ediyor Adanalı olduğu konusunda, arz ederim." Saygı duruşunu hala bozmamıştı. "Az arz et Sefa, az arz et." diye mırıldandıktan sonra er'e döndüm. Yüzüm bir sevgiyle dolsa da askerde anısı olması adına devam ettirdim oyunumu. "Asker? Öne çık." dedim sertçe. Asabi Yüzbaşı Yiğit Yekta! Yok be, siz onu birde kızılın yanında görün... diyen iç sesime susturucu ile bir tehdit savurunca susmak zorunda kaldı. Asker öne çıkıp, "Gökhan İntepe, Adana! Emret komutanım!" Sefayla birbirimize baktık. "Hobba, oğlum hani sen Muşluydun? Komutanını mı kekliyon lan sen? Yakayım mı askerliğini!" Biraz sertçe bağırmıştım. "Gökhan İntepe, Muş! Emret komutanım!" Sırıttım. "Sefa? Bu ne diyor? Hani az önce Adanalıydı?" Sefa ihtiyatlı ihtiyatlı kafasını salladı. "Sanırım o da 15 yıl askerde kalmak isteyenlerden komutanım, az arz ederim." Korkuyla bakan er'in haline acıyarak mırıldandım. "Yok Sefa, 10 yıl yeter buna." Sefa askerin ona bakışına aldırmadan mırıldandı. "O zaman sildireyim ben bunun kaydını?" deyip ensesine bir tane yapıştırıp güldü. "Gel lan, kerata. Sana bir çay ısmarlayayım." Asker rahat bir nefes alırken ben ve Sefa tekrar tokalaştık. "Var mı bir durum?" dedim bu sefer sahteden arındırılmış bir ciddiyetle. Kafasını olumsuz anlamda salladı. "Yok Yiğit. Olursa ilk bizim haberimiz olur zaten." Sırıttı. Bende sırıttım fakat bir süre sonra Sefa bir baş işaretiyle askeri gönderince bir şüphelenmedim değil. Askeri araca yaslanıp çevresine bakındı, sonra bana döndü. Gözlerinde en ufak bir gülümseme yoktu. "Ne oldu lan? Zabıtaya mı ayırdılar yoksa beni?" Esprime gülmedi. "Yiğit, MİT buralarda dolanmaya başladı. Var bir şeyler bunlarda, kokusu çıkar yakında." dedi etrafını yine tararken. Kafam karışmıştı. MİT, ne alakaydı ki? Kafamdaki soruyu ona yönelttim. "Bilmiyorum ama olay büyük gibi. Ural Binbaşı bile bayağı gergindi, düşün artık." Arabamın anahtarını elimde çevirdim. Elini omzuma koyup, "Yanlış zamanda sürülmedik bence Yiğit, Ural bizi bilerek postaladı." Bende bunu düşünüyordum fakat neden bulamıyordum. Sefa'nın anlattıklarıyla olay daha da karmaşık hale gelmişti. "MİT gittikten sonra Mavi Bereliler geldi. Sadece Uralla konuştular, sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip gittiler." dedi kafamı daha da karıştırarak. "Vay anasını satayım. Sürülmemizde böyle olaylar oluyorsa, birde atılsaydık neler olacaktı acaba?" diye mırıldandım. Sefa doğruldu. "Ben gidiyorum şimdi. Telefonun açık olsun. Ne zaman arayacağım belli olmaz." Kafamı olumlu anlamda salladım. Tokalaştıktan sonra bende arabama atladım. Orduda olaylar karışmıştı, şimdilik geri çekilmeli ve olayları uzaktan seyretmeliydim. Sorun ne olabilirdi ki? Karargahtan tekrar çıkış yaparken aklıma yine kızıl gelmişti. Eh, bir işe yaramıştı sonunda. Kendimi onu görmeye hazır hissetmediğimden, Karargah'a atmıştım ve olaylar olaylar anasını satayım. Arabamla kilometreleri yavaş yavaş aşarken kendime düşünmeyi yasakladım. Ne olacaksa olsundu. ⋆⋆⋆ Nihayet kilometreler bitmiş, evime varmıştım. Arabamı sitenin altında olan otoparka park edip evime çıktım. Anahtarı kapı kilidine koyduğumda Allahtan sabır diledim. Bu kızıl bela beni tecavüzcü Coşkuna çevirecekti yoksa. Kapı kilidini yavaşça açıp içeri girdim. Kapıyı arkamdan kapatırken, önüme dönmem beni bozguna uğratmıştı. Kızıl uyuyordu. Uyumuyor adeta parlıyordu, bir Ay misali. Küçük bir kedi yavrusu gibi bacaklarını karnına çekmiş, saçları beyaz teninin üstünde yanarken, o sadece uyuyordu. İçimde patlayan volkanlar, dışarı derin bir nefes olarak çıkınca, kızıl bela gözlerini ovarak uzandığı yerden kalktı. "Uyandırdım." diye mırıldandım kendime gelmeye çalışarak. Defne ise kafasını hayır anlamında sallıyordu. "Sorun değil, bende kalkacaktım zaten. Saat kaç?" Saatime göz gezdirdim. "Saat 15.30." dedim perdeleri açarak içeriye gün ışığının dolmasını sağlarken. Kızıl kafa şaşkınlıkla iç geçirdi. "11 saattir uyuduğuma inanamıyorum!" Kafasını olumsuz anlamda sallarken saçlarının bukleleri sallanmıştı. "Benim bir bilgisayar bulmam gerekiyordu." diye hayıflandı kendi kendisine. Sonra nedense beni hatırlamış olacak ki kızardı. Gözlerini bana dikti. "Kusura bakma... Ben kendi kendime konuşmayı severim de." dedi gözlerini benden kaçırırken. Ah, bir ilk ha? Sevdim. "Sorun değil, izlemesi keyif veriyor." Kaşlarımı yukarı kaldırdım. Gülümsedi. Ah, tanrım. Gülmemeliydi. Kendimi ciddi olmaya zorlarken, "Bilgisayarım odamda, işini görür sanırım. Getirmemi ister misin?" dedim. Gülümsemesi silinmişti ama hala etkisi altındaydım. "Teşekkür ederim, gerçekten iyi olur." dedi saçlarını bileğindeki tokayla bağlarken. Kendimi ona bakmaktan alıkoyamıyordum. İzlemek gerçekten keyif vericiydi. Bilgisayarımı odamdan alıp, oturma odasında bekleyen Defneye götürdüm. "Al, bakalım." dedim keyifli bir sesle. Bilgisayarı elimden alırken teşekkür etti. Bilgisayarı bacaklarının üzerine koydu ve açılmasını beklerken bana bir bakış attığını fark ettim. Sırıttım. Onun yanına oturmak yerine kendime ondan en uzak köşeyi seçip oturdum. Bilgisayar açılınca elleri bilgisayarda hızla dolanmaya başladı. Bir şeyler yazıyordu ve elleri o kadar seri hareket ediyordu ki! Sırtını koltuğa dayayıp, bağdaş kurdu ve daha rahat bir pozisyonda ne yapıyorsa yapmaya devam etti. Bir insan yeni uyanmasına rağmen nasıl bu kadar güzel olabilirdi? Üzerindekilere rağmen bana hala seksi geliyordu ve bu sinir bozucuydu! Onun üzerine atlamamak adına kendimle büyük bir savaş içindeydim. O bilgisayar ekranına gözlerini kısarak bakarken ben ona bakıyordum. Saçları güzel yüzünün her iki tarafına düşmüştü. Gözleri parlıyordu. Mavinin en muhteşem tonundaydı gözleri. Kirpikleri çehresine büyük bir ışık gibi yansıyordu ve muhteşemdi. Gür ve uzun kirpikleri mavi gözlerinin göze daha çok hitap etmesini sağlıyordu. Siktir ya. Ben kızıllardan nefret etmeme rağmen bu denli çöktüysem, kızılları beğenenler neler yapardı acaba? Lanet olsun! Bu kız herkesin hayallerini süsleyebilirdi! Koluna takıp gezdirmekten çok daha edepsiz şeyler yapmayı hayal edenlerde olabilirdi. Gerçi ben o kolu siker atardım. Hangi orospu çocuğu Defneyi kolunda gezdirecekti? Yedirmezler bu kızı size oğlum. Siz kimsiniz lan? Defne bana seslenince hayal dünyasından gerçekliğe adım attım ve bu beni sarstı. "Efendim kızıl cadı?" dedim ona bakmazken. Lanet olası kız aklımı başımdan alıyordu. Elin tanımadığım herifinden kıskanmıştım onu az önce. Beynimde dönenleri duyabilseydi ne olurdu acaba? Gözlerimi devirdim. "Ben biraz acıktım da, kendime bir şeyler hazırlasam sorun olur mu?" Çekingen bir edayla sorduysa da bir espri var gibi gayet neşeli duruyordu. "Ev senin kızıl cadı. Ne yemek istersin, söyleyeyim hemen?" Kafasını olumsuz anlamda salladı. "Daha fazla masraf yapmak istemiyorum. Mutfaktan bir şeyler atıştırırım." Bende kafamı olumsuz anlamda salladım. Kızın ne kadar seksi durduğunu kafamdan bir atabilseydim daha mantıklı da konuşabilirdim ama bu kız beni sarsıyordu. "Olmaz öyle şey. Dürüm yer misin? Ben 3 tane yerim. Sende iki tane yersin?" Telefonumu çıkarıp, benim meşhur dürümcüyü ararken Defne'nin şaşkınca küçük bir gülümsemeyle aralanmış dudakları karşısında nutkum tutuldu. "Alooo, hemşerim?" diye kulağımın ırzına geçen Abdi'ye sövdüm. "Ağzının ayarını sildirtme bana Abdi..." Kıkırdayan kızıl kafaya kaşlarımı çatarak baktıktan sonra tekrar Abdiye söylendim. "Tamam, getir." Abdi'nin ne içersiniz, sorusunu Defneye yöneltince Kola istedi. "Abdi 2 de Kola, hadi koçum." Telefonu suratına kapayıp Defneye döndüm. "Bir 15 dakikaya gelir kızıl bela." dedim, o ise tokasıyla tekrar saçlarını topluyordu. Bana daha önce, bir kız saçlarını toplarken onu o kadar dikkatli bir şekilde inceleyeceksin ki tüm hücrelerin error verecek deseler, sanırım en iyi ihtimalle silahımın dipçiğini suratlarına geçirirdim. Fakat ne yazık ki, bu küçük kızıl saçlarını toplarken o kadar seksi görünüyordu ki! Defne bana döndüğünde bakışlarım gözlerine değdi. Aramızda cızırdayan elektrik tüm şehrin elektriğini kesebilecek cinstendi. Mavi gözleri birer denizdi ve ben o denizde boğulmak istiyordum. Kahretsin istediğim tek şey oydu. Gözlerini ilk kaçıran Defne olunca bende bakışlarımı ondan çektim. Şansımın ırzına geçeyim... Kız taş gibiydi. Hayır, fıstık gibisin madem benden etkilenme bari. Ya da etkileniyorsun madem, bana belli etme ki bende bu kız zaten beni istemiyor diyerek kendimi dizginleyeyim. Ama o bakışlarıyla 'gel bana' derken ondan uzak durmak daha zor oluyordu. Ve bu şey... Bu tuhaf his, fizikselliğin ötesine geçecek gibiydi. "Yiğit?" diyen Defneye döndüm. Kızın ismi bile uğruna ölünesiydi amına koyayım! "Buyur?" dedim tekrar gözlerine bakarken. "Ben... Yani... Duşa girsem, sorun olur mu? Ben hemen çıkarım, 5 dakika da?" Kıza cevap verecek kadar bile nöronum kalmamıştı şuan. Duş diyor. Çıplak diyor. Sıcak diyor. Kafamın en küçük hücrelerini bile sikeyim! Ellerimi sıkarken kafamı olumlu anlamda salladım zira cevap veremezdim. Ağzımdan çok yanlış şeyler dökülebilirdi. O da kafasını olumlu anlamda sallayıp, ayağa kalktı. Misafir odama bıraktığım valizinden kendine giysi aldıktan sonra banyoma yöneldi. Bende sırf Defnenin içi rahat olsun diye o banyoya girmeden arkasından seslendim. "Ben dışarıdayım 10 dakika. Abdi eve gelmesin şimdi kızıl cadı, hadi gittim." dedim telefonumu cebime atıp ayaklanırken. O ise banyodan "Tamam!" diye seslenmişti. Kapıyı arkamdan kapatıp çıktıktan sonra apartmanın merdivenlerine oturdum. Telefonumda beliren mesajlara baktım. Sefa da mesaj atmıştı, ilk önce onun mesajına tıkladım. "Beni müsait olduğunda acil ara." Mesajı kaşlarım çatık bir halde tekrar okuduktan sonra, arama kısmına girip aradım onu. "Sefa?" dedim telefona doğru. "Yiğit, nasılsın?" dedi Sefa sakin bir sesle. "İyiyim iyiyim de, bir durum mu var?" Sefa cevap verirken gergindi ve bunu o kadar belli ediyordu ki, endişelenmiştim. "Bende iyiyim sağ olasın. Ural Binbaşım da burada, selamları var sana çok." Kaşlarımı çattım. Sefa da benim gibi sürülmüştü ve Ural onu çağırdıysa önemli bir mesele var demekti. Fakat Sefa'yı çağırmayıp kendisi yanına gitmişse kesin sıçtığımızın resmiydi. "Selamlarına başlatma Sefa, o mu geldi sen mi gittin?" diye sordum kızgınca. Bu arada Abdi'nin çırağı merdivenleri çıkıyordu. "Ben gittim. Tamam tamam söylerim Ural Binbaşıma selamını." Telefonu suratına kapadım. Çıktıktan sonra beni arardı nasıl olsa. Beni görmeden kapımı çalan Abdi'nin çırağının ensesine geçirdim bir tane. "Napıyorsun lan?" Ensesini tuttuktan sonra bana baktı kızgınca. "İyiyim Komutanım da ensem sizlere ömür." Elindeki poşeti bana uzatırken kapım açıldı. Hay seksiliğini sikeyim Defne!!! Kapımı saçları ıslak bir şekilde açan bir kızıl yetmiyormuş gibi üzerindeki siyah şortu ve beyaz askılısıyla çıkan bir kızıl insanın sinirlerini gerebilirdi. Bunu Anayasa yönetmeliğine acil koymalılardı. Benim gibi salak salak Defneye bakan Gencay'ın ensesine geçirdim bir tane daha. "Ooo komutanım? Yenge yakıyor." Hunharca gülen ağzına da Allah ne verdiyse geçirdim. "Doğru konuş lan. Al şu paranı da hadi siktir git." Defneyse utancından kıpkırmızı olmuştu ve hala içeri girmiyordu. Israrla Gencay'ı ölüme doğru itiyordu haberi yoktu kızıl cadının. Gencay bir kez daha sırıttıktan sonra merdivenleri koşa koşa indi. Kırmızının her tonunun yakıştığı kız, bana bakarken kekeliyordu. "B-en sen geldin sandım. Kusura bakma. Özür dilerim." Bakışlarını kaçırdı. Ona öfkeyle baksam da kızamayacağımın farkındaydım. "Sorun değil, hadi içeri geçelim." Ben bileklerimi kesmeden ve seni biri daha görmeden geçelim demek istesem de dememiştim, diyememiştim. Saçlarındaki ıslak sular üzerindeki beyaz tişörte düşüyordu fakat o umursuyor gibi görünmüyordu, sorun şuydu ki ben umursuyordum! Kahretsin, ona dair her şeyi umursuyordum! O tekrar koltuğa otururken bu sefer bende yanına kuruldum. Bu sefer de sen geril Defne hanım. Hodri meydan. Kendini ele vermiyordu fakat gergindi. Onu germek adına yanına oturmuştum fakat en fazla gerilen sanırım bendim. Elimdeki dürümleri kağıtlarından kurtarıp ona uzattım, kolaların kapaklarını açıp birini ona verdim. O yavaş yavaş yerken, her hareketini izliyordum. Dürümünün yarısına gelmişti ki o da bana döndü. "Ben birazdan dışarı çıkacağım. Sen bir yere çıkacak mısın?" Kaşlarım çatıldı. "Neden?" diye sordum. "Yani eğer sende çıkacaksan bana bir anahtar verebilir misin diye soracaktım." deyince daha da sıkıldım. Ben onu sormamıştım ki. "Onu sormadım. Neden dışarı çıkacaksın ki? Al, bu benim anahtarım. Bir yere çıkmayacağım ama yanında bulunsun." Anahtarı alırken güzel yüzündeki kaşları çatıldı. "Sana hesap vermem gerekmiyor sanırım." dedi kendinden emin bir sesle. Harbiden lan! Ben kıza nasıl hesap sorabilirdim ki? Kız 22 yaşındaydı! Dilimi tutarak ne demem gerektiğinden emin olamayarak baktım ona. Bu bakışım karşısında biraz yumuşamış gibi mırıldandı, "Fakat bana evini açtığın için söylemek istiyorum." derken aklımdan geçen en önemli düşünce şuydu; 'Kalbimi de açardım ben, sen yeter ki iste!'  "Bir arkadaşımdan para istemiştim. O göndermiş mi diye bakayım, geleceğim." derken dürümünden küçük bir lokma almıştı. Bense ikinci dürümüme geçmiştim bile. Ve söylediği sözler bir kez daha canımı sıkmıştı. Gidecek miydi? Arkadaşı kimdi? Yoksa erkek miydi?! "Biliyorsun, sana bende para verebilirim." dedim alınarak. Kızıl belanın paraya ihtiyacı varsa kesinlikle bende verebilirdim. Kızıl cadı bana baktı sert sert. "Teşekkür ederim, bana evini açtın zaten. Ben şimdi çıkıyorum, 2 saate gelirim." dedi ve ben daha hiçbir şey söyleyemeden kapıyı arkasından çekip çıktı. Lan, bu ne koymuştu bana! Kıza hiçbir şey demeye de hakkım yoktu ki anasını. İştahım kaçmıştı. Kendimi odama atıp, yatağıma girdim. Kızıl gelene kadar biraz dinlenmek için gözlerimi kapadım. ⋆⋆⋆ Gözlerimi açtığımda hava kararmaya başlamıştı. Yatağımdan gerinerek kalktığımda aklıma ilk gelen şey, 'Kızıl geldi mi acaba?' olmuştu. Eğer gelmişse kendimi dizginleyecek ve ona yüz vermeyecektim. O bir kızıldı! Kızıl ki ne kızıl anasını satayım. Ben kızılları sevmezdim ama! Beynimle girdiğim tartışmadan hormonlarım galip gelmişti ve ben yine kendimi dizginlemek zorunda kalmıştım. Kızılı istemiyordum. Evet, o bir kızıldı ve ben onu istemiyordum. Bu güzel düşüncelerle odamdan çıkıp oturma odasına yöneldim. Tabii Tanrının da planları olduğunu unutmuştum. Kızıl bela gelmişti ve koltuğumda uyuyakalmıştı. Küçük kızıl bir kedi yavrusu misali kıvrılmıştı. Üşümüş gibiydi. Kendimi durdurma fırsatı bulamadan elim ensesini okşadı. Sıcak bir nefes koy verdim. Kendini dizginlemesi gerekiyordu. Hemen. Şimdi! Çöktüğüm yerden hızlıca doğrulup yatak odama yöneldim. Kendime bir uğraş bulma umuduyla üzerimi siyah bir tişört, bir hırka ve eşofmanla değiştirdim. Başımı bugün yastığa ikince defa koyarken burnuma çilek kokusu gelmeye başladı.  Ayağa kalkıp tekrar oturma odasına yöneldim. Kızıl bela hala kıpırtısız uyuyordu. "Defne." dedim ona yüksekten bakarken. Ama uyanmadı. Dokunamadım da uyandırmak için. Zira dokunursam kendimi tutabileceğimi sanmıyordum. "Defne!" diye kükredim aniden kendimi de şaşırtarak. İrkilerek uyanınca kendime sövdüm. Gözlerini kırpıştırıyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Beni görünce hemen ayağa kalktı, tabii dibinde ben olduğum için bana çarptı. Düşmemesi için onu belinden kavrasam da göğüslerinin hatırı sayılır bir kısmı benim gövdemde olduğundan yutkunmam gerekti. Bana şaşkın bakan kızıl bela onu daha çok istememe neden oluyordu. Küçük bedeni bana yaslanmıştı ve terden ıslak olan yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Ama en fenası dudaklarıma bakan gözleriydi. O da beni istiyordu. Onu koltuğa itip üzerine çıktım. Boynunu öpmemle kendinden geçmesi bir oldu. "Dayanamıyorum." Kısık sesle söylediğim kelime boynunda yankı bulunca inleyen kızıl bela ateşliydi. Hem de ne ateş! Dudaklarına yaklaştım ve gözlerine bakmak istedim. Ama gözlerini kapatmıştı kızıl bela. Çok masum geldi, dokunamadım. Ben... Yiğit Yekta. Bir kızı yarı yolda bırakmak? Ama yapmıştım işte. Söylediğim şey gözlerini açmasını sağladı. "Gitmen gerek kızıl bela." Defneden... Orospu çocuğu Yiğit Yekta! Tabii bende hata bu odunun yanına gelinir mi hiç? Ben bu salaklıkla... Tamam bile isteye gelmiştim ama bu da bir görev içindi. MİT amirleri beni Amerika'dan, Türkiye'ye sırf bu görev için getirtmişlerdi. Kolorduda 4 Binbaşı bulunuyordu ve hepsi de evliydi. Ayrıca yaşlı. O yüzden es geçilmişlerdi. Geriye 2 Yüzbaşı kalıyordu ki bunlardan biri de Yiğitti. Diğer Yüzbaşı Sefa Yüksekdağ'ı diğer meslektaşım kurada çekti ve bana da Yiğit kalmış oldu. Onu elbette tanıyordum, komşumuzun hınzır çocuğuydu ve şimdi de asker olmuştu. Bunun bir kader mi rastlantı mı yoksa üstlerimin bir oyunu mu olduğunu bilmiyordum. Ve şimdi buradaydım fakat görev bilincinden zerre eser yoktu bende. Hatta görevim neydi onun bile farkında değildim. Herif çekiciydi. Hem de bayağı çekici. Yeşil elmastan gözleri ve zaafım olan çıkık elmacık kemikleri vardı. Kaşlarından bir tanesinde jilet izi gibi bir iz vardı ve bu onu nedense daha çekici kılıyordu. Akılsız kafam! Birde beni öpmesine izin vermiştim ya! Şey, tamam teorik olarak boynumu öpmesine izin vermiştim ama sonuçta öpmüştü işte! Hem de ne öpmek... Ay! Kafama tüküreyim. Düşünmesene kızım seni nasıl öptüğünü! Valizimi koyduğum misafir odası gibi görünen fakat içerisinde 6 kişilik masadan başka bir şey olmayan odadan aldım. "Gitmen gerek." Gidiyorum işte. Pislik herif. Nereye gideceksem sanki? Öfkeme yenik düşüyordum her seferinde ama bu sefer gidecek bir yerim yoktu ve saat gecenin bir yarısıydı. Ayrıca görevimi de sikip atıyordum ki amirlerim bundan hiç hoşlanmayacaktı. Zaten soyuldum numarası da yalandı. Onun yanına ilişebilmek adına bu numarayı çevirmiştim ve numaram kurban tarafından yenilmişti de ama kurban beni göndermek istiyordu. Zira kurban anladığım kadarıyla hormonlarına yenik düşmek istemiyordu. Sorun şu ki katil de -yani ben- hormonlarına yenik düşmekten korkuyordu. Yiğit'in bulunduğu odaya girdiğimde tek eli ensesinde öylece düşünürken buldum onu. Beni görünce elini indirdi ve beni izlemeye başladı. Uyuduğum koltuğun üzerindeki ceketimi aldım ve veda etmeden kapıya yöneldim. Beni kovmuştu birde veda mı edecektim? Yanından geçerken kolumu tutması beni şaşırtmıştı. "Anlamıyorsun." Ona bakmadım bile. "Hoşça kal." Kolumu çekmeye çalışsam da çelik kadar sert elleri izin vermiyordu. "Neyi anlamıyorum Yiğit Yekta? Gidiyorum işte. İstediğin bu değil mi?" dedim öfkeyle. Gözlerini sinirle kapatıp açtı. "Sikeyim..." dediğini duysam da kendi kendine konuştuğunu biliyordum. "Gitmen gerek. Çünkü dayanabileceğimi sanmıyorum." Ha? Ne diyordu bu be? "Ne diyorsun sen?" Kaşlarımı kaldırmıştım ve ona bakıyordum. Oysa o dudağını kemiriyordu ki bunun oldukça dikkat dağıtıcı bir görüntü olduğunu söylemeliyim. "Kızıllardan nefret ederim." Yüzümü öfkeyle buruşturdum. "Hem kovuyorsun hem de hakaret ediyorsun!" Elimi sinirle çekip kapıya yönelsem de Yiğit omzuma dokunup aynı hızda elektrik çarpmışçasına geri çekti. "Ama sen... Kızıllardan nefret etmeme rağmen, senin üzerine atlamamak için her saniye bilincimin açık olması gerekiyor." Duyduğum şeyin şokunu henüz üzerimden atamamışken ensemden göğüslerimin arasına inen bir ter damlasını tek parmağıyla takip etmesi nefesimi tutmama neden oldu. "Beni istiyorsun." dedim tek nefeste. Gülümsedi. "Evet. Sende beni istiyorsun." Karşı çıkamadım. Çünkü bana dokunuşlarının hoşuma gitmesi onu istediğim anlamına geliyordu sanırım. "Seni istiyor muyum?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak. Sağ elinin baş parmağı alt dudağımın üzerine gelince titredim bir an. "Evet." dedi gözleri dudaklarımdayken. "İstiyorsun." "Eee, gideyim ben o zaman." dedim ne yapacağımı bilemeyerek. Kaşlarını kaldırdı ve elimden valizimi alıp koltuğun arkasına koydu, ardından kendini koltuğun üzerine attı ve bana bakarken derin bir nefes aldı. Ne yapacağımı bilemez halde orada öylece duruyordum ki, aniden ayağa kalktı ve beni belimden çekerek yatak odasına soktu. Ben bir şey diyemeden yatağın üzerindeki çarşafları kaldırdı ve dolabının en üstünden yeni bir yatak örtüsü aldı. Onu bir güzel serdikten sonra birkaç yastık koydu yatağın üzerine. Ardından eserine baktı ve gülümsedi. Yanağındaki derin çukurlar gözlerimi şokla kaçırmama neden oldu. Lanet herifin gamzeleri vardı, hem de belediye çukuru gibi! Kızarıklığım yanaklarımdan tüm vücuduma yayılırken Yiğitte bana aniden ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bakıyordu. "Teşekkürler." diye mırıldandım en sonunda. Yanıma gelip tekrar gülümseyince gözlerimi kaçırdım. Lanet olası herif gülmemeliydi! "Ne oldu?" diye sordu ben bir anda yine patlıcanla kapışmaya gidecekmişim gibi bir renge dönerken. "Yok bir şey." dedim ve yanından çekildim ama tekrar karşıma geçti. "Ne oldu?" Kaşlarını çatmıştı. Derin bir nefes aldım ve söyledim gitti. "Gamzelerin var ve bu beni..." Tekrar gülümseyince elim ayağım titredi. "Tamam." deyip nemrut bir yüz yaptı kendine. Gülümsedim. Bu sefer o da yavaşça gülümsedi ve dudaklarıma parmaklarıyla kısaca dokunduktan sonra kapıyı arkasından kapatarak çıktı. Ben bir süre daha ayakta dikildikten sonra, 'acaba dudaklarımı hiç yıkamasam mı?' diye düşünmeye ara verip yatağa girdim. ⋆⋆⋆ Yiğitten... Hay sikeyim fantezini Yiğit! Oğlum biliyorsun kendine hakim olamayacağını ne diye sikimsonik hayaller kuruyorsun! Defneyi düşünmeyi acilen bırakmam gerekiyordu! Bunlar hep Binbaşının suçuydu. Beni açığa almıştı pezevenk. Sırf "vurma" emrini yerine getirmediğim için yapılır mıydı bu amına koyayım. Bizi vuracak olan puştu öldürmeseydim de o bizi öldürseydi daha mı iyiydi sanki? Ama Binbaşı bunu anlıyor muydu? Hayır anlamıyordu. Adam zeka yoksunu olunca böyle oluyordu tabi. Siktir et. Keyfim kaçmıştı kaçacağı kadar. Saat sabahın üçü, Yiğitte uykudan zerre eser yok. Telefonu elime alıp yakınlarda kız olup olmadığına baktım. Sonuç olarak 3 esmer, 1 sarışın yakınlardaydı ama kızıl belayı evde tek bırakmak içime sinmiyordu nedense. İyice kılıbık olmaya başladın Yiğit! Sarışına bakılır Esmerle sevişilir misali esmerlerde karar kıldım. Damla, Şeyda ve Gül vardı. Hangisi olsaydı ki? Gül'ün gideri vardı. Numarasını çevirdim. "Yiğit bey bizi hatırlar mıymış?" diyerek açtı telefonu. "Neredesin?" dedim direk. "Evdeyim, sıkıntılı." Elimi enseme koydum, ne sıcaktı. "Müsaitsen geleyim?" Öyle bir kahkaha attı ki kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım telefonu. "Gel Yiğit. Bekliyorum." Defnenin odamda uyuyuşuna kısa bir bakış attıktan sonra aşağı inip, arabama atladım. Gül esmer tenine hiç yakışmayan kırmızı bir iç çamaşırı giymişti ama yakışıp yakışmaması ile ilgilenecek durumda değildim. Kapıyı o halde açması beni daha da istekli bir hale getirmişti. Kapıyı kapatıp onu sertçe kapıya yapıştırdım. Alnından başlayan öpücükleri yavaşça çenesine doğru indirdim. Yiğit iç geçirerek dudaklarını kızın dudaklarına bastırdı. Neden seni aldatıyormuşum gibi hissediyorum kızıl bela? Kafamı olumsuz anlamda salladım. Alnımı Gül'ün alnına bastırdım ve bir süre öylece kaldım. Buna rağmen Gül'ün beni yatak odasına çekmesine izin verdim. Aynı zamanda kendime şunu telkin ediyordum: Defne. Senin. Hiçbir. Şeyin. Değil! ⋆⋆⋆       Eve geldiğimde Defneyi koltuğumda oturmuş, televizyon ekranına bakarken buldum. Benim geldiğimi görünce gülümsedi ve içim eridi. Gülümsedim fakat onun yüzü düştü. "Nereden böyle?" diye sordu buz gibi bir sesle. "Karıdan?" diyerek yılın öküzlük ödülünü kendime monte ediyorum. Evet evet, gerçekten söyledim bunu. "Sonuçta bizde sarışına bakılır, esmerle sevişilir." dedim yine geri zekalıca. Evet koçum, Yiğit bravo. Öküzlükte mastır yaptın. Hatta dünyada kimse senin kadar kalas olamazdı, bravo koçum, bravo yontulmamış odun, kereste. Benim cümlemden sonra suratında oluşan ifade o kadar üzgündü ki, kalbimde delikler açılmış gibi hissettim. "Sarışına bakıyor, esmerle sevişiyorsun. Peki kızıllara ne yapıyorsun?" Defne'nin bu denli açık konuşacağını düşünmezdim ama şuan tam anlamıyla bunu düşünüyordum. Bir kıza gittiğimi ve onunla seviştiğimi biliyordu. "Sarışına bakıyor, esmerle sevişiyorsun. Peki kızıllara ne yapıyorsun?" cümlesini söyledikten yarım salise geçmemişti ki bir tokat yedim. "Bana dokunduğun ellerinle nasıl bir başkasına dokunursun orospu çocuğu?" lafından sonra ise yüzüme sertçe kapanan bir kapı sesi duymuştum. İyide üzülecek neyi vardı ki? Onu öptüm diye hemen sevgili mi olmuştuk? Yakında gelinlikle de karşıma çıkar bu. Ama çıksa ne iyi olurdu ha? Beyaz bir gelinliğin için kızıl saçları daha belirgin olurdu. Kolları da gelinliğiyle yarış halinde olacağından belki de beyaz giymezdi. Ama yakışırdı. Şöyle prensesler gibi bir gelinlik... Hay senin! Ben ılıklaşmaya mı başladım? Yiğit, oğlum, sen hayırdır lan?! Düşünme Yiğit. Nereye gittiğini umursama Yiğit. Gecenin 4'ü olabilir ama kendi isteği ile gitti Yiğit. Senin odunluğundan gitti ya lan. Sikerim isteğini... Kalk git bak şu kıza! Üzerimi bile değiştirmeden dışarı fırladım. O telaşla anahtarı unuttuğuma hayıflanacaktım ki yedek anahtarı hatırladım. Yiğit konuya odaklansana oğlum! Nereye gider ki gece vakti bu kız? Sitenin bahçesinden başladım aramaya. Yaklaşık 15 dakika boyunca aramama rağmen hiçbir yerde yoktu. Sahile ineyim bari, mantığıyla sahile indim. Siyah saçları olsa hayatta tanıyamayacağım kızın kırmızı saçları alev alev yanıyordu gecenin içinde.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD