Gitmekle gitmemek arasında kararsız kalsam da gitmekte karar kıldım. Ama gidemiyordum işte. Ayaklarım taşımıyordu beni onun yanına. Alev alev parlayan kızıl saçları cehenneme çağırıyor gibiydi, cehennemde yanardık anasını satayım ne olurdu!
Bir yanım onu beyazlara sarmak ve kucağıma almak isterken, bir yanımda böyle yaptığı için denize atmak istiyordu. Aslında atardım da ama kıyamamıştım. Ya da hatalı olduğumu mu anladım, nedir?
"Kızıl bela, çık dışarıya oynayalım!" diye bir anda bağırınca ürktü kız... Tabi normal olarak.
"Sen manyaksın. Bak harbiden söylüyorum." Sakin sesle konuşan bir adet barut. Uh! Ne kadar da ateşli ve de tehlikeli?
"Barışalım. Hadi kızıl bela." Yanaklarında parıldayan gözyaşları birer hançer gibi saplandı göğsüme. "Küstük mü Yekta? Sana neden küseyim?"
Ağlaması durmuyordu ama sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyordu. Onu bu halde görmek canımı yakmıştı. Nefesim boğazımda düğümlendi. "Yiğit'e ne oldu kızılım?" Gözlerini kapayıp bir hışımla denize döndü. "Ben senin kızılın değilim. Böyle söyleme."
Yanına yaklaştım. Başımı omzuna koyduğumda nefesini tuttuğunu fark etmem beni inanamayacağım şekilde etkiledi.
"Belki de benimsindir, nereden biliyorsun?" Yine bir hışımla bana döndü. "Senin mi? Güldürüyorsun Yiğit Yekta!" Gözlerini bana dikmişti. Sanki küçük kızıl, minik bir kedi bana cırlıyordu. "Kızım tamam. Yaptık bir adilik." Koluma attığı yumruk benden çok onun canını yakınca daha da sinirlendi kedicik. "Git. Ben gelmiyorum." Yine sakinleşmişti küçük kızıl. Hayra alamet değildi, kim bilir kafasında ne tilkiler dolanıyordur şimdi?
"Ne yapacaksın sen bu saatte burada?" Gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle sildi. "Denizi izlerim." Birden üzerine yürüyünce korktu. "Deniz kim lan? Niye izliyorsun elin herifini?" deyince anlayamadığım şekilde kahkaha atmaya başladı. Sonra çakozlayınca rezil olduk bari tam olalım hesabı daldım olaya; "Sarışına bakarım, esmeriyle sevişirim. Ama fark ettim ki kızıl bela, kızılına taparım."
Gözlerindeki hüznü gizleyememesi tarifi imkansız bir vurgun yaptı tüm hücrelerimde. Gitmeyecekti kızıl bela, kalacaktı. İzin veremezdim gitmesine. "Yanında kalmamı istiyor musun Yiğit?" Düşünmedim bile. "İstiyorum kızıl bela. Kal." Saçlarını elleriyle taramaya başlarken, alt dudağını ısırıyordu. Yumruklarımı sıksam da onu istememe engel olamıyordu bunu yapmam. Kendini dizginleyebilmem zorlaşıyordu. "Beni istiyor musun Yiğit?"
Kaşlarını çatmış bana bakıyordu öylece. "Seni istiyorum." Gülümsedi. Hiç solmasın diye her şeyimi feda edebileceğim derecede güzel bir gülümsemeye sahipti kızıl bela. Gamzeleri eksikti sadece ama, denizlerin tüm güzelliklerini gözlerinde toplamıştı kızıl bela. Benim yeşil gözlerime inat mavi gözlere sahip gibiydi. "Bende seni istiyorum." diye itiraf etti sonunda kafası yere eğik bir vaziyette. Gözlerini ovdu sağ eliyle. Küçük bir çocuk vardı sanki karşımda. O kadar tatlı, o kadar güzel, belki o kadar masum...
"Ne bekliyoruz o halde kızıl bela?" Parlak beyaz tenine yakışacak derecede beyaz dişlerini sergiledi. "Diğer kızlar yok." Duraksamama neden olan şey diğer kızların olmayışı değildi. Bunu onun söylemesiydi. Olmasındı, diğer kızlar. Ama kızıl bela bana yeteceğini düşünüyor muydu? Beni tanımıyordu bile. Arzularımın ne derecede yüksek olduğunu bilmiyordu. Ona neler yapabileceğimi bilmiyordu. Hayal dahi edemezdi. Ona yaklaştığımda kaçmadı bu sefer.
"Diğer kızlar yok, kızıl bela." Sesimde bir "ama..." gizli olsa da anlamadı küçük kızıl. Sormadı, devamını da ben getirdim mecbur. "Ama..."
Ellerimi yanaklarında gezdirdim. Baş parmağım alt dudağında gezindi. Kızılın sadece bunda bile gözlerini kapaması, onu hemen yatağa taşıma isteği uyandırdı bende. "İsteklerimi karşılayabilecek misin?" Kaşlarını çattı. "İsteklerin mi?" Gözlerimi kısıp söyleyeceğim şeye karşı ne tepki vereceğini izlemeye başladım. "Seninle olmak istediğim zaman, benimle sabaha kadar sevişmeni istediğim zaman, benimle sevişecek misin?" İlk önce gözleri kocaman açıldı. Sonra beyaz yanakları nar gibi oldu. En son sanırım kalp krizi geçiriyordu bilemiyorum... Zira kızcağız denize düştü...
Aslında her şey tam istediğim gibi mükemmel gidiyordu... Ta ki kızıl bela denize düşene dek. Cidden cevabını alsaydım ondan sonra düşseydi bari?
"Nasılsın kızıl? Islak olmakta bayağı yakışmış." Denizin içindeki görüntüsü gerçekten cezbediciydi. Beyaz tişörtü üzerine yapışmıştı ve saçları sırılsıklamdı. "Seni...Seni sapık!" Titriyordu ve elleri yetişmiyordu, yukarı çıkamıyordu yani. Küçük, çıtı pıtı bir şeydi zaten. Ona üstten üstten bakıyordum ama o bana bakamıyordu bile. Cidden bu kadar utanmış mıydı?
"Baksana kızıl cadı, daha ne kadar orada kalmayı planlıyorsun?" Gözlerinden çıkan ateş etrafı tutuşturacak cinstendi. "Sen git, ben burada kalacağım." Kendimi en yakın köprüden aşağı sallandırmak istiyordum, cidden, kızıllar!
"İyi." dedim sinsice. "Ben gidiyorum." Gözleri inanmazlıkla parıldadı. "İyi, git." Ona arkamı döndüğümde bile o inatçı keçinin sesini ölecek olsa bile çıkarmayacağını çoktan anlamıştım. Yüzümdeki teri silip bir hışımla onu denizden çıkardım. Dudaklarına gelen deniz suyunu diliyle yalayınca onu kendime bastırdım. Nefes nefeseydi. Karnından başlayıp yavaşça yukarı çıktı elim, tam göğsünün arasından geçti parmağım. Titremesi soğuktan değildi. Elimi yavaşça tişörtünün içinden içeri kaydırdım. Gözleri gözlerimde, ne yapacağımı bekliyordu. Elim çok hafifçe göğsüne sürtündü sonra tekrar beline gitti. Onu iyice kendime bastırıp beni hissetmesini sağladım. Sağ elimin baş parmağı dudağındayken sol elimin baş parmağı belinde boş daireler çizmekle meşguldü.
"Gel kızıl cadı, biraz oturalım." deyip banka doğru çektim onu. Saat sabahın dört buçuğuydu ve kızıl bela ıslak ve üşümüştü ve bana bakarken acayip tatlıydı. Üzerimdeki hırkayı çıkarıp üzerine attım ve bankta onu kendime çektim. Elleri soğuktu. Başını omzuma yaslayıp ellerini göğsüme koydu. Hoş bir duyguydu. Bana sığınıyor gibiydi ve bu muhteşem bir şeydi. Ellerini ellerimin arasına alıp yavaşça üfledim ellerine. Gülümsemesini görmekten çok hissetmiştim. "Öncelikle beni biraz tanımanı istiyorum. Ceyda teyze sana söyledi mi bilmiyorum ama ben bir askerim."
Kafasını olumlu anlamda salladı. "Rütbeli bir askerim, Yüzbaşıyım. Şuan sürüldüğüm için görevde olamasam da..." Söylediğim cümlemi bitirmeme izin vermeden kaldırmıştı başını ve gözlerinde tuhaf bir bakış vardı. "Sürüldün mü?" diye sordu yavaşça. Kafamı olumlu anlamda sallarken neden birden ruh halinin değiştiğine anlam verememiştim. "Önemli bir şey değil. Neyse..."
Kafasını tekrar göğsüme gömmeden önce bakışlarındaki bir şey duraksamama neden olmuştu. Kızıl ne saklıyordu?
"26 yaşındayım. Bir bakalım... Başka ne olabilir?" Düşünmeye devam edemiyordum çünkü kızıl bir şeyler saklıyordu. Bunun ne olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. "1.87 boyundayım. Sanki evlenme programına çıktım..." Güldüm. Onun da güldüğünü fark etsem de hala gergindim. "Sıra sende kızıl cadı. Anlat bakalım, Defne kim?" Kafasını olumlu anlamda sallayıp anlatmaya başladı.
"Ben 22 yaşındayım. Şey, 1.68 boyundayım ve sakın bu konuda dalga geçme!" Güldü ve kafasını kaldırdı, sırıtması dünyanın 8. harikasıydı. Tanrım, çok güzeldi. "Başka?" diye üsteledim. Kızılın vücudu gerilmişti ve anlayamıyordum? Bana söyleyemeyeceği şey ne olabilirdi ki? "Ben sıradan biriyim Yiğit." dedi sakin bir sesle ama ben daha fazlasını istiyordum. Çok, çok daha fazlasını. "Ne iş yapıyorsun?" diye sorduğumda nefesini tutmuştu ve bu beni daha da sarsmıştı. Kızıl ne saklıyordu?
Ses çıkarmayınca daha da üsteleyecektim ki telefonum çalmaya başladı. Arayanın kim olduğuna bakmadan cevapladım telefonu. "Yüzbaşı Yiğit Yekta." Telefonun diğer ucunda Sefa vardı. "Yalnız mısın?" diye sorunca bedenimde usulca yatan Defneye dönmüştü bakışlarım. Ondan ayrılırken, telefondaki Sefaya "Bekle." demiştim. Defne kaşlarını kaldırıp bakmıştı bana. "Bir sorun mu var Yiğit?" demişti o inanılmaz tondaki sesle. Kafamı olumsuz anlamda sallayıp yanıtladım onu. "5 dakikaya geliyorum." dedim.
Ondan biraz uzaklaştıktan sonra tekrar döndüm Sefaya. "Ne oldu?" Hattın diğer ucundan hışır hışır bir ses geliyordu. Telefon çekmiyor gibiydi ve Sefa telefonunun çekmemesine neden olacak kadar nereye gitmiş olabilirdi ki? "Göreve daha erken getirileceğiz Yiğit." dedi sonra hatta bir sessizlik oldu. "Hala nedenini öğrenemedim ama çok büyük işler dönüyor. Karargah'a girdim gizlice." dedi. Sonra da kağıt seslerine benzer sesler gelmişti. "Hemen oradan çık Sefa!" diye kükredim telefona doğru. Geri zekalı herif!
"Komutanım bir sus amına koyayım, arz ederim." Sesimi daha az bağırabileceğim şekle indirgeyip tekrar sövdüm. "Oğlum, sen delirdin mi? Ne halt etmeye girdin oraya?" Telefona ulaşan kağıt sesleri daha da artınca onun yanına bende gitmek istesem de Sefa tekrar konuştu. "Hazırlıklı ol, yakında sana bir ziyareti olacak Ural Binbaşının." Telefona doğru sırıttı. "Şimdi uyumaya gidiyorum ben, hadi bay."
Sonra hattın diğer ucunda bir duraksama oldu. "Ne oldu?" diye sordum Defne'nin endişeli suratına bakarken. "Oğlum sabahın 5'i, hadi ben gizli görev peşindeyim, sen ne ayaksın bu saatte?" İçimden geçen tek cümle 'Kızıllar dostum!' olmuştu.
"Bir şey yok, hadi sende yakalanmadan çık şuradan. Daha sonra uğrarım ben yanına. Ayrıntılı konuşuruz." Telefonu kapadıktan sonra kızılın, ah, pardon. O artık benim kızılımdı, değil mi? Kızılımın yanına doğru yürüdüm. Yüzündeki endişeyi silecek bir şeyler geveledikten sonra hasta olmasın diye daha fazla oturmadan evime geldik. O üzerini değiştirmek için ona verdiğim misafir odasından valizini alıp, benim odama geçti.
Üzerinde benim hırkam vardı ve bu nedense hoşuma gitmişti. Üzerine neredeyse 2 beden büyük gelmişti ve çok tatlı görünüyordu. Eve gelene kadar tek kelime etmesekte hormon seviyesi hala zirvedeydi.
O banyoya girdikten sonra bende odama geçip üzerimdeki, Defnenin bedeninden bana geçen ıslanmış tişörtü çıkarıp yeni gri bir tişört giydim. Sonra oturma odama geçip saate baktım. Saat 05.45 'i gösteriyordu. Esnememi elimle bastırdım. Defne üzerine bu sefer kot olmayan bir şort giymişti ve bembeyaz bacakları bana yine göz kırpıyordu. Üzerine karnını açıkta bırakan bir tişört giymişti ve saçları yine ıslaktı. İç çektim.
Kızıla kendimi yeterince ifade edememiş miydim acaba? Mavi gözleri bana bakıyordu ve içlerinde büyük bir neşe gizliydi. Eli saçlarına gidip biraz karıştırdı, sonra gözleri tekrar bana döndü. Bir an bu evde o olmadan önce ne yaptığımı merak ettim. Ben işten geldikten sonra kapıyı bana açanın o olmasını istiyordum mesela şuan. Ya da sürekli dışarıda yemek yemek yerine onun yemeklerinin tadına varabilirdim.
O an fark ettim kalbimin üstüne oturan külçeyi. İlk defa böyle hisseden kalbim şaşkındı, hızlıca atıyordu. Bir çölde yağmur yağmasını bekleyen küçük bir çocuktum ben ve Defne o yağmurdu. Yağmur yağmış, Defne benim olmuştu. O an fark ettim sevgi denen şeyin gerçek varlığına. Sevgi bir felaket sanıyordum, oysa dünyanın hala dönmesi bu yüzdenmiş. Ve ben o an fark ettim Defneye aşık olduğumun. Bunun bir geri dönüşü yoktu. Onun bana aşık olup olmaması bile umurumda değildi. Beynim, ruhum ve kalbim, her birisi bir ağızdan bağırıyorlardı: "O senin kaderin!" Ve dedikleri gibiydi. Bunu biliyordum, çünkü aşk tek başına var olamazdı. Eğer ben ona aşık olduysam onun da bana aşık olmaması için hiçbir neden yoktu. Er ya da geç, Defnede bana aşık olacaktı. Tabii hala olmadıysa.
Gelip yanıma oturdu ve elleri omuzlarıma tutundu, başı göğsüme yaslandı. "Kalbin," dedi başı göğsümde yaslıyken, "Ne kadar hızlı atıyor." Gülümsedim ve onun başının üzerini öptüm. "Uykun yok mu kızıl cadı?" dedim. Kafasını olumlu anlamda salladı. "Hadi seni yatağa götürelim." diye fısıldadım saçlarını tekrar öperken. Benim şampuanım ve kendi vücudunun kokusu vardı üzerinde, müthiş ve ölümcül bir kombinasyondu. Onu kucağıma aldığımda kıkırdadı. "Yiğit!" dedi gülerken. "İyi bir hamalım, değil mi?" dedim o gözlerini kocaman açmış bana bakarken. "Bir değişiklik var sende." diye fısıldadı tam gözlerimin içine bakarken. Kendimi görebiliyordum gözlerinde ve bu bana müthiş geliyordu. Daha önce hiçbir kızın gözlerine bu denli bakmamıştım. Kendimi görebilmek adına bakmamıştım hiçbir kıza. Lakin bu kızın deniz gözlerinde kendimi görebilmek bir ölüm kalım meselesi olmuştu benim için. Hiçbir şey söylemeden yatağa yatırdım onu. Kollarını hala boynumdan çözmemişti. Gözlerime bakıp sonra kaçırdı bakışlarını. Boynumdaki ellerini biraz daha sıkılaştırdı. Ne istediğini anladığımda nefesim kesildi.
Kızıl bela beni istiyordu.
Küçük bir çocuğun kalbindeydim sanki. O kalp hızla çarpıyor, heyecanla titriyordu. Bakışları sadece istediği şeye bakıyor ve onu görüyordu. Başka hiçbir şeyin o anda ne önemi vardı ne gereği. Kalp kendine sığınan başka bir kalbin sığınağıydı. O sığınak ise yanmak üzereydi.
Çünkü...
Kızıl bela beni istiyordu.