TAKINTI

1344 Words
Savaş Karadağlı, masanın üzerindeki eline, o bembeyaz boğumlara ve masayı sarsan kararlı duruşa bakarken odadaki hava bir anda elektrikle yüklendi. Genç kadının gözlerindeki o hırçın, o teslim olmayan parıltı, Savaş’ın zihnindeki eski bir hatıranın tozlarını havalandırmıştı. Nehir’in sesi titriyordu belki ama ruhu dimdik ayaktaydı. Savaş, bu kadının o incecik boynunun altında ne kadar büyük bir fırtına gizlediğini zaten biliyordu; ancak bunu onun ağzından duymak, o sarsılmaz gurura şahitlik etmek, içinde tarif edilemez bir tatmin duygusu uyandırdı. Savaş yavaşça doğruldu, kollarını çözdü ve masasının arkasındaki o devasa deri koltuğuna, adeta bir tahta oturur gibi yerleşti. Bakışlarını Nehir’den bir an bile ayırmıyordu. "Haysiyet," dedi kelimeyi dilinde evirip çevirerek. "Bu binada en az rastladığım, en pahalı kelimedir Nehir Hanım. Herkesin bir fiyatının olduğu bu dünyada, pazar pazarlığa kapalı olduğunuzu iddia ediyorsunuz." Masanın üzerindeki gümüş kaplama saati parmağıyla hafifçe kaydırdı. Ofisin cam duvarlarından sızan öğle güneşi, Nehir’in kehribar rengi gözlerinde kırılıyor, ona puslu ama büyüleyici bir hava katıyordu. "Pekâlâ," dedi Savaş, sesi bu kez daha otoriter ama sonu gelmez bir kararlılıkla yankılandı. "Madem bu kadar iddialısınız, o halde ispatlama şansını size vereceğim. Yarın sabah saat tam 08:00’de bu odada olun. Geç kalmak benim lügatimde 'vazgeçmek' demektir. Maaşınız ve sosyal haklarınız, hayallerinizin ötesinde olacak; ancak bunun bedeli, günün yirmi dört saati benim gölgem olmanızdır. Şimdi çıkabilirsiniz." Nehir, duyduğu kelimelerin gerçekliğini idrak etmekte zorlanarak bir an duraksadı. Başarmıştı. O ödenmemiş faturaların, o karanlık sabahların sonu gelmişti. Göğsündeki o ağır basınç bir nebze olsun hafiflerken, yerinden kalktı. "Teşekkür ederim Savaş Bey," dedi sesi bu kez daha tok, daha vakur bir tonda. "Sabah tam sekizde burada olacağım." Çantasını sıkıca kavrayıp arkasına bakmadan o ağır ahşap kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açıp dışarı çıktığında, koridordaki o kesif parfüm kokusundan ve meraklı gözlerden sıyrılıp asansöre bindi. Kalbi hala deli gibi çarpıyordu ama bu kez korkudan değil, hayata tutunmuş olmanın verdiği o yakıcı heyecandandı. Odanın içinde ise zaman, Nehir’in gidişiyle birlikte donmuş gibiydi. Savaş Karadağlı, kapının kapanma sesini duyduğunda oturduğu koltukta geriye yaslandı. O sarsılmaz, o buzdan adam maskesi saniyeler içinde un ufak oldu. Az önce ofisi titreten o sert adam gitmiş, yerine bakışları derin bir özlem ve tehlikeli bir tutkuyla bulutlanmış biri gelmişti. Masanın çekmecesini yavaşça açtı ve içinden siyah deri kaplı küçük bir not defteri çıkardı. Defterin sayfalarını hızla çevirip en sondaki sararmış fotoğrafa baktı. Fotoğrafta, bir üniversite kütüphanesinin loş ışığında, elinde kalın bir hukuk kitabıyla uyuyakalmış bir genç kız vardı. Saçları yüzüne dökülmüş, kirpikleri yanaklarına gölge düşürmüştü. Nehir... Savaş, parmak uçlarını fotoğrafın üzerinde, Nehir’in yüz hatlarında gezdirdi. "Sonunda," diye fısıldadı sesi odanın sessizliğinde kaybolurken. "Sonunda tam karşımdasın." Nehir onu tanımıyordu; o yağmurlu gecede, sırılsıklam bir halde durakta beklerken yanından geçen o lüks arabanın içindeki adamın kendisini saatlerce izlediğini, gittiği her kafede, çalıştığı her part-time işte bir çift gri gözün gölge gibi onu takip ettiğini bilmiyordu. Savaş Karadağlı için Nehir, sadece bir asistan ya da tesadüfen bulunmuş bir çalışan değildi. O, yıllardır uzaktan izlediği, her zorluğunu bildiği, her gözyaşını sanki kendi teninde hissettiği bir takıntıydı. Elif’in o iş ilanından haberdar olması tesadüf değildi; o ilan bizzat Nehir’in önüne düşmesi için kurgulanmış bir kapandı. Savaş ayağa kalkıp tekrar camın önüne geçti. Aşağıda, binanın çıkışında küçük bir figür olarak görünen Nehir’in otobüs durağına doğru yürüyüşünü izledi. Onu oradan bile tanıyabilirdi; o omuzlarının dikliği, o hırslı adımları... "Seni buldum nehir gözlü kız," dedi kendi kendine, dudaklarında karanlık bir memnuniyetin iziyle. "Ve bu kez kapıdan içeri kendi rızanla girdin. Artık seni bırakmaya, bir başkasının bakışlarına ya da hayatın zorluklarına terk etmeye hiç niyetim yok. Bu ofis, bu şehir, bu hayat artık ikimiz için dönecek. Sen sadece bir asistan olduğunu sanıyorsun ama aslında kendi kafesine koşan bir kuşsun." Bakışları Nehir gözden kaybolana kadar orada asılı kaldı. Savaş için oyun yeni başlıyordu. Nehir’in o muhtaç olduğu para, o ödemesi gereken faturalar, aslında onun hürriyetinin bedeliydi. Savaş, onun her açığını kapatacak, onu dünyanın en güvenli ve en lüks hapishanesine, yani kendi yanına hapsedecekti. Masasına dönüp telefonuna uzandı. "Sekreterliğe bağlayın," dedi soğuk bir sesle. "Yarınki tüm programımı iptal edin. Sadece yeni asistanımla ilgileneceğim. Ve Pelin Hanım’ın dosyasını arşive kaldırın, bir daha bu binanın önünden bile geçmesin." Telefonu kapattığında yüzünde sadece kazananlara mahsus o acımasız gülümseme vardı. Yarın sabah saat sekiz, Savaş için hayatın yeniden başladığı an olacaktı. Nehir’in o inatçı parıltısını tamamen kendine ait kılana dek durmayacaktı. Ertesi sabah saat 07:50’de Nehir, Karadağ Holding’in heybetli kapısından içeri girdiğinde, kalbi kaburgalarını zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu. Gece boyu gözüne uyku girmemişti; zihninde sürekli Savaş Karadağlı’nın o delici bakışları ve "Sizi satın alabilirler mi?" sorusu yankılanmıştı. Üzerindeki beyaz gömleği defalarca ütülemiş, ayakkabılarını pırıl pırıl olana dek parlatmıştı. Asansör aynasındaki aksine bakıp derin bir nefes aldı. "Sakin ol Nehir, bu sadece bir iş," diye fısıldadı kendine, ancak içindeki bir ses bunun bir işten çok daha fazlası, bir dönüm noktası olduğunu haykırıyordu. Asansörün kapıları açıldığında koridordaki o ağır sessizlik bu kez daha ürpertici geldi. Savaş Bey’in ofisinin önündeki devasa masasına yaklaştığında, üzerinde adının yazılı olduğu şık bir isimlik ve son model bir bilgisayarın onu beklediğini gördü. Masanın üzerinde bir de not vardı: "Kahvem şekersiz, tam 08:05'te masamda olsun." Saatini kontrol etti; tam 08:00’di. Tam o anda, ağır ahşap kapı içeriden dışarıya doğru yavaşça açıldı. Savaş Karadağlı, üzerinde gece mavisi bir takım elbiseyle kapının eşiğinde duruyordu. Gözleri doğrudan Nehir’in gözlerine kilitlendi, sanki oradaki o tedirginliği beslemek ister gibi bir süre sessiz kaldı. "Dakiklik, bir asistanın en büyük erdemidir," dedi Savaş, sesi sabahın serinliğiyle birleşmiş bir metal gibiydi. "İçeri gel." Nehir, masasının üzerindeki ajandayı kapıp içeri süzüldü. Oda, dışarıdaki sesten izole edilmiş, sadece Savaş’ın baskın varlığıyla dolup taşmıştı. Savaş masasına oturmak yerine cam kenarındaki koltuklardan birine işaret etti. "Bugün senin için asistanlıktan fazlasını planladım Nehir. Şirketin mali tablolarını ve rakiplerimizin son altı aydaki hamlelerini içeren bir dosya hazırladım. Akşama kadar bu verileri ezberlemeni ve bana zayıf noktalarımızı içeren bir rapor sunmanı istiyorum." Nehir şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Ama ben asistan olarak..." "Sen benim gölgem olacaksın demiştim," diyerek sözünü kesti Savaş. Ayağa kalkıp Nehir’e doğru birkaç adım attı, aralarındaki mesafe azaldığında Nehir onun teninden yayılan o odunsu ve pahalı parfümü tekrar duyumsadı. Savaş, elini masanın üzerindeki bir dosyaya uzatırken parmakları kasıtlı ya da tesadüfen Nehir’in eline değdi. O an Nehir’in vücudundan bir elektrik akımı geçti; bu sadece bir temas değil, bir hakimiyet ilanıydı. Savaş’ın gözleri, Nehir’in titreyen kirpiklerine odaklanmıştı. "Zeki olduğunu biliyorum Nehir. Beni hayal kırıklığına uğratma. Şimdi kahvemi getir." Nehir odadan çıktığında dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Mutfak bölümüne geçtiğinde elleri hala titriyordu. Kahveyi hazırlarken bir yandan da bu adamın neden ona bu kadar ağır bir sorumluluk verdiğini düşünüyordu. Oysa bilmediği bir şey vardı: Savaş, o mutfaktaki güvenlik kameralarından onu izliyordu. Ekranın karşısında, Nehir’in her hareketini, kahveyi karıştırışını, dalıp gidişini büyük bir iştahla seyrediyordu. "Seni o kadar meşgul edeceğim ki," diye mırıldandı Savaş ekranı okşayarak, "zihninde benden başka hiçbir şeye, hiçbir faturaya veya hiç kimseye yer kalmayacak. Adım adım benim dünyama gireceksin." Gün boyu Nehir, dosyalara gömüldü. Savaş onu sürekli yanına çağırıyor, bazen sadece bir evrak imzalatmak için bazen de en küçük bir ayrıntıyı sormak için odasına davet ediyordu. Her seferinde o gri gözlerin hapsine giren Nehir, Savaş’ın ona bakışlarındaki o tuhaf, tanıdık ama bir o kadar da yabancı yoğunluğu anlamlandırmaya çalışıyordu. Akşam olup herkes ofisten ayrıldığında, binaya derin bir sessizlik çöktü. Nehir raporunu bitirmiş, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde Savaş’ın kapısını çaldı. İçeriden gelen "Gir" komutuyla içeri girdiğinde, Savaş’ı masasında değil, büyük pencerenin önünde şehri izlerken buldu. Oda loştu, sadece masa lambasının cılız ışığı etrafı aydınlatıyordu. Nehir raporu masaya bıraktı. "İstediğiniz analizler hazır Savaş Bey." Savaş dönmedi. "Dışarıda yağmur başlıyor Nehir," dedi kısık bir sesle. "Tıpkı üç yıl önceki o gece gibi..." Nehir’in kalbi bir anlığına durdu. "Anlayamadım?" dedi, sesindeki korku belirginleşerek. Savaş yavaşça ona döndü, yüzünün yarısı gölgede kalmıştı. "Yağmuru sever misin? İnsanın tüm izlerini siliyor, değil mi?" Birkaç adımda Nehir’in tam önünde durdu. Aralarında sadece birkaç santim vardı. Nehir geri çekilmek istedi ama arkasındaki masaya çarptı; hapsolmuştu. Savaş eğilip Nehir’in kulağına doğru fısıldadı: "Yorgun görünüyorsun. Seni eve ben bırakacağım. İtiraz istemiyorum. Çünkü artık senin güvenliğin de, huzurun da benim sorumluluğumda." Nehir, bu adamın sadece patronu olmadığını, hayatının her hücresine sızmaya yeminli bir avcı olduğunu o an ilk kez tüm çıplaklığıyla hissetti. Savaş’ın dudaklarında beliren o sahiplenici gülümseme, gecenin karanlığına karışırken, Nehir için asıl esaretin şimdi başladığı belliydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD