Burak ve İlhan açıkta sertçe görünüme girerken adam bana dönerken "Sen..." diyerek devam edemeden İlhan adamın üstüne atlayıp onun hareketsiz kalmasını sağlamıştı.
Arda'nın yinelenen rutinleri başladı: "Sertmiş kıçımın kenarı..." Arda'nın sesini kesen Yeşim oldu.
"Burak, İlhan, Derin, dışarıda arabanız sizi bekliyor... Arda ve Cem, yanınızda aşağıda sokakta bekleyen araca binin."
Dedikleri yerlerimize geçtik. Burak derin bir nefes alıp bıraktı. İlhan sırıtıyor, ben ise donuk bir ifade ile yabancısı olduğum sokakları izliyordum. Burak'ın omzuma dokunması ile irkildim. "İyi misin?" diye soru yöneltince başımı olumlu anlamda salladım. Başımı sallamam ile bakışlarını benden çevirdi.
İlhan önden devam ederek "Sizce adam ölmüş müdür odasında?" diye sordu.
"Ölmüştür," diyerek mırıldandım.
İlhan solmuş yüzüme tek kaşı havada bir şekilde baktı: "İlk kez mi böyle bir operasyona katılıyorsun?"
Bakışlarımı İlhan'a çevirdim: "İlk değil..."
Bakışlarımı yeniden karanlık ara sokaklara döndürdüm. Beş yıl boyunca uzaklarda kaldım bu sokaklardan. Arda ve Cem, ha bir de yaşadığım acının katili olan Emre ile bu sokaklarda esprilerin gezdiği günler... Bu sokaklarda geçen karanlık hayatlarımız... Bazen merak ediyorum da gerçekten ben bu kadar hayatımdan gitmeyi hak etmiş miydim?
Gözlerim bir evi buldu, ışıkları yanıyordu. O evde güvenimi, sevgimi, tüm benliğimi kaybetmiştim... Ama o evde ışıklar yanmaya devam ediyordu. Eve o kadar uzun süre odaklanmıştım ki Burak da bakışlarımı fark etmişti.
"Neden o eve o kadar uzun süre baktın?" sorusu ile Burak'a döndüm.
"Orada küçük bir çocuk vardı, görmedin mi? Çocuklara karşı zaafım var. Bu saatte tek başına dışarıda olması canımı sıktı."
Sokakları iyice taradı. "Anladım, ben de çocukları seviyorum," diyerek mırıldandı.
Eğer bugün beni o duruma sokmasaydı o adam, benim de bir çocuğum olacaktı. Eğer boş bir intikamın peşine düşmemiş olsaydı ikimizin hayatı bu kaotik hayattan bambaşka olabilirdi.
Merkeze gelmiştik. Burak kolumdan tutup durdurdu beni: "İsmin kadar derin bir kızsın, seni daha fazla tanımaya çalışacağım."
Donuk bir ifade ile Burak'ın yeşil gözlerine odaklandım: "Ben böyle iyiyim, birinin beni daha fazla tanımasına gerek yok," dedim ve arkama bakmadan kendi odama yürüdüm. Herkesin salonda görevi tartıştığı saatlerde ben o sohbetlere bile dayanamıyordum. Odadaki tüm duvarlar o kadar üstüme geliyordu ki artık daha fazla dayanamadım; koridora çıkıp dolaşmaya başladım, ta ki "Sanem Güçlü" yazan bir odayı görene kadar. Gözlerim kapıda takılı kalmıştı. Benim anılarımı saklıyorlardı. Adımlarım odaya yöneldi. Her yerde benim fotoğraflarım vardı; bilgisayarımda silinmek üzere olan yazılarım... Duvarlarda eskiden çizdiğim tablolarım, kullandığım parfümlerin tamamı... Bu parçaları almışlardı. Etrafa şaşkın gözlerle bakarken içeriye Burak girdi, o da benim kadar şaşırmıştı.
"Bu ölen kızın odası mı?" diyerek mırıldandı.
"Sanırım öyle... Kapının üzerinde onun adı yazıyor," diyerek cevap verdim.
"Acaba neden öldü?"
Gözlerine baktım: "Bilmiyorum ama muhtemelen bir görev için ölmüştür."
Biz öyle dururken Cem ve Arda girdi. Cem gözünü ikimize çevirdi: "Neden buradasınız?" Sesinden ve gözlerinden o kadar acı okunuyordu ki...
"Ben merak ettim, isim çok tanıdık geldi."
Arda önce Cem'i süzdükten sonra bana döndü: "Bu kız bizim için çok değerliydi. Cem'in öz kız kardeşi, benim de en iyi arkadaşımdı."
Burak Cem'e döndü: "Kız kardeşin neden öldü?"
Cem sanki o anları bir kez daha yaşıyormuş gibi öylece masadaki fotoğrafıma baktı.
"Aramızda bir hain vardı... Canımızı verecek kadar güvendiğimiz bir hain. O öldürdü kardeşimi." Gözleri dolmuştu. O kadar sarılmak istedim ki; "Ağabey buradayım, ölmedim, karşındayım," diyebilmeyi... Sadece duygusuz bir şekilde izlemek zorunda kaldım.
Arda, Cem'in omzuna elini koydu: "Hepimizin güvendiği bir adamdı. Sanem'in de çok güvenip sevdiği bir adam... Ama o ihanet etmeyi seçti," dedi.
"Peki ya adam? Yani onu öldürdünüz mü?" Burak'ın sorusuna karşılık hem Arda'nın hem de Cem'in çenesi kasılmıştı.
"Beş yıldır tek bir iz yok. Sanki yer yarıldı da içine girdi," dedi Arda.
Cem acı ile devam etti: "Masadan o dönem en büyük rakiplerimizden biri ile bağlantısı mevcuttu. Bu nedenle eli uzun, kolu uzun bir adam. Tek başına hepimizden daha fazla güce sahip. Hatta kesinlikle onu bu masanın üst düzey yöneticileri koruyor."
"Peki bu kim? İsmi ne?" Burak merakla sordu.
"Emre." Arda öyle bir söylemişti ki damarlarında intikam hırsının yandığı belliydi.
"Eskiden Sanem'in üvey ağabeyiydi. Masanın başına üvey babasından kalan vasiyet ile geçti. Tabii onu bizim adamımız sanıyorduk. Bize zarar verir ama Sanem'e asla kıyamaz diye düşünüyorduk. Ama o ilk başta Sanem'i gözden çıkardı. Sanem onun yüzünden ölümle burun buruna geldi. Sırf Sanem'in güvenini kazanmak içindi her şey. Sonra piç üvey babasının ona yaşattıklarını Sanem'e yaşattı," diye özet geçti Arda.
Burak sorgulayıcı bir bakışla Arda'nın sözlerine soru ile karşılık verdi: "Babası ne yaptı?"
"Hem Sanem'in hem de Emre'nin beyni onunla yıkanmıştı. Sanem'in öz, Emre'nin üvey babasıydı ve masanın en karanlık, en acımasız adamıydı. Birçok masumun canını yakmıştı. Ortaya çıktı... Sanem'in öz annesi ortaya çıktı ve tüm gerçekleri tokat gibi yüzlerine çarptı. O adi adamı da öldürdü."
Arda'nın lafını bu sefer Cem kesti:
"Kız kardeşim olduğunu, babam olduğunu, annemin uzun yıllar boyunca bilmeden yaşadığını... Tek bir umut kırıntısı ile yaşadığımı anladım. Yıllar sonra kız kardeşimi buldum, başından bela eksik olmadı. Gözümün nurunu adam sandığım bir canavarın merhametine terk ettim," dedi. Gözleri gözlerimi buldu. Tepki vermem beni de görevimi de riske atardı.
"Bizim ölmemiz gerekirdi..." diye iç çekti Arda ve devam etti: "Ne Sıla ne de Sanem... Sadece biz ölmeliydik. Aramızdaki en masumlar onlardı." Öylece bana baktı.
"Dünyanın en kötü hissi var iken yokmuş gibi hissetmektir. Ölenle ölünmez beyler..." Bir nebze olsun teselli vermek istedim.
"Var mıyız ki? Sevdiğim kadın günlerce işkenceye maruz kaldı, tecavüze uğradıktan sonra gözümün önünde vuruldu! Kız kardeşim güvendiği bir adam tarafından öldürüldü! O gün çaresizce sağa sola koşuyordum; kaybettiğim gibi kız kardeşimi de kaybetmemek için bir sağa bir sola çarptım. Sonuç ne oldu? Yine çaresiz kaldım!" Sinirden elleri titriyordu.
"Yıllarca kimseye âşık olmadım. Tam bir kadına tutuldum, onunla hayaller kurdum; bir orospu çocuğunun teki onu benden çekip aldı!" Arda Cem'i sakinleştirmeye çalıştı. Burak da bana dönmüş, sanki bir hata yapmışız gibi gözlerime bakıyordu.
Geçmişi yeniden açmış, kabuk bağlamış yaraları yeniden kanatmıştık. Sana yemin ederim ağabey, o Emre'yi bulduğumda bu çektirdiklerinin katını ona yaşatacağım!
Cem sonunda sakinleşmişti. "Neyse, bildiğiniz işte... O yüzden başta sizi uyardım; bu masada, bu çetede yaşam koşullarınız normal işlemez. Ve nereden geleceğini bilemeyeceğiniz darbeler vururlar," dedi.
Daha fazla dayanamadım, soğuk bakışlarımla "Özür dilerim... Bu konuyu hiç açmamalıydık," dedim.
Burak da beni destekledi: "Evet, Derin doğru söylüyor. Bu acıyı depreştirdiğimiz için üzgünüz."
Daha fazla bir şey demeden koridora çıktık.
"Sanırım aptalız," dedi Burak. Sözleri ile ona dönüp kaşlarımı çattım. "Bakma öyle, acılı birinin geçmişini hatırlatmak tamamen aptallıktı," dedi.
"Bir erkeğe göre fazlasıyla duygusalsın..." Sözümü kesti, omuzlarımdan tutup beni kendine çevirdi: "Bir kadına göre fazla tepkisiz ve duygusuzsun," dedi. Gözleri sorgulayıcıydı. Bakışlarım gözlerine kilitlendi: "Hayat zaafları olan hiç kimseye acımaz. Sana tavsiyem, sen de öyle ol."
Gözleri kaşımdaki yaraya kaydı. "Gerçekten bir suikastçı gibisin. İçindeki o donuk ifade... Neden suikastçı oldun?"
Konuyu geçiştirmek adına "Canım istedi ve oldum. Ben sana neden hayalet gibi gezdiğini soruyor muyum? O zaman sen de benim geçmiş hareketlerimi ve şu anki konumumu sorgulamayı kes," dedim.
Onu arkamda bırakıp kendi odama çekildim. Az önce yaşadıklarım çok kötü hissediliyordu. Sanki sevdiklerime en büyük cezayı ölümüm değil de diri olmam veriyordu. Yüzümü değiştirmek bana bir intikam gücü getirirken sevdiklerimi her gün diri diri gömmelerini izlememe sebep oluyordu. Bundan beş yıl önce yanlış bir adama güvenmemiş olsaydım ve bu saçma sapan mafya oyunlarına dâhil edilmeseydim muhtemelen daha düzgün bir hayatım olurdu. Yatağa uzanıp bakışlarımı boş tavana diktim. Gözlerimi kapattığımda Cem'in dolmuş gözleri belirdi. Onun kardeşi olarak onu bu kadar paramparça etmeye hakkım yoktu. Kendi kendime bir söz verdim: Seni bulacağım Emre, yıllar önce bana verdiğin bu acının mislini senden çıkaracağım. Emin ol yapacağım...
Buraya geliş amacımı unutmamalıyım. Duygusal bir boşluğa girersem Emre'yi bulma ihtimalim tamamen ortadan kaybolur. Yeni planlar yapmam gerekiyor, bu yüzden öncelikle güven kazanmam lazım. Güveni kazandıktan sonra hareket etmem daha rahat olur...
Gözlerim artık usulca kapandı ve bedenim tamamıyla uykunun kollarına teslim oldu...
(3 Saat Sonra)
Odadaki bir hareketlilikle gözlerimi kısarak araladım. Sağıma bakarken Burak çekmecemi karıştırıyordu. Uykulu bir sesle mırıldandım: "Ne zamandan beri hırsız gibi bir kadının çekmecesini eşeliyorsun?" Bakışlarımı Burak'a çevirdim.
"Ben bana verilen emri yerine getiriyorum."
Kaşlarımı çattım: "Ne emri?"
"Cem senin Sanem'in odasından bir şey çaldığını düşünüyor." İçime bir anda korku düştü. Yoksa Sanem olduğumu anladılar mı?
"Ne çalmışım ben?"
"Sanırım bir toka?"
"Saçmalık! Seninle birlikte çıkmış olsaydım sen de görürdün," diye söylendim.
"O zaman bu çekmecedeki toka kimin?" Gözlerim tokayı buldu.
"İyi de ben oradan hiçbir şey almadım." O sırada Cem ve Arda da içeriye girdi.
Anlam veremiyordum olanlara.
"Sanem'in tokası neden sende?" dedi sert bir ifade ile Cem.
"Ben..." Gözlerim Burak'ı buldu. Yoksa beni zor durumda bırakmak için mi yaptı? Sırf ben onu reddettim diye... Aptal çocuk!
"Üzgünüm..." Başımı eğdim.
Cem gözlerime baktı: "Normalde bunu başka biri yapmış olsaydı muhtemelen bundan pişman olurdum ama sen... Farklı hissettirdin. Bu yüzden seni affediyorum, toka sende kalabilir. Ama bir daha gizli saklı iş yapma, yoksa senin için kötü olur."
Odadan çıktılar. Burak ile baş başa kaldım. Bakışlarımı öfke ile Burak'a çevirdim. Kollarını göğsünde bağlamış beni izliyordu. "Aptal! Derdin ne? Bu tokayı da sen koydun, öyle değil mi?"
Burak ufak bir sırıtıştan sonra yanıma yaklaştı. "Ben istediğimi almak isterim; ya güzellikle ya da zorla." Aramızdaki mesafeyi kapatıp yüzüme iyice yaklaştı.
"Çocuk musun sen? Derdin ne benimle?"
"Güzel bir kız olduğun kadar gizemli bir yanın da var ve ben bu yanını sevdim. Gizemlerini, sırlarını bilmek istiyorum."
Histerik bir şekilde güldüm.
"Sen beni çözebilecek bir adam değilsin," diye mırıldandım.
Gözleri bir an dudaklarıma kaydı, sonra yeniden gözlerime dikti.
"Seni çözeceğim Derin..." Öylece bakıştık.
"Şansını dene ama mümkünse bunu burada itibarımı zedeleyerek yapma. Çünkü senin için daha kötü olur."
Ece odama girdi: "Derin, koş!"
Burak ve benim bakışlarımız hemen Ece'yi buldu. "Cem yaralandı."
Az önce yanımızdaydı, nasıl olur da beş dakikada yaralanabilirdi? Bir anda tüm ofisin alarmları çalmaya başladı. Ece hem bana hem de Burak'a bakıyordu.
Yeşim dışarıdan bağırıyordu: "Silahları alın! Saldırı var!"
Gözlerim Ece'yi buldu: "Cem nerede?"
"Bilmiyorum, odasında. Yeşim bilgi verdi, saldırıya karşılık vermemiz gerektiğini söyledi..."
Sözünü öfke ile kestim: "Arda nerede!? Neden kimse Cem'in yanına gitmedi!?"
Bulunduğum odadan çıktım. Işıklar kırmızı yanıp sönüyordu. Hızla Cem'in odasına koşuyordum. Arkamdan Burak bağırıyordu: "Sığınak bölgesinde adamlar var... Yakında yukarıya çıkarlar!"
Beni durdurup bir silah uzattı. "Cem'i mi arıyorsun?" Başımı olumlu anlamda salladım. Yanımıza Ece de gelmişti.
"Yeşim güvenliği arttırmış... Mert'in adamları olma ihtimali yüksek."
"Kaç kişiler?" diye sordum.
"Çok değiller, yaklaşık bir otuz kişi vardır."
Hızla koridorda ilerledim. Sonunda Cem'in odasını bulduğumda silahı doğrultup sert bir şekilde içeriye girdim. Cem yerde sırtını tutuyordu. Hızla gelip yarasına baktım.
"İyi misin?" Gözlerim dolmuştu bile. Cem anlamaz gözlerle bana baktı.
"Neden yardım istemedin? Kan kaybetmezsin en azından bu kadar!" Sözlerim sorgulayıcı değil de daha çok hesap sorar gibiydi.
Elimdeki fuları yarasına bastırdım. Cem hâlâ anlamaz gözlerle beni süzüyordu.
"Revire geçeceğim, diğerlerinde durum nasıl?"
"Bilmiyorum. Ece, sen Cem ile burada kal." Ece şarjörü beline takıp Cem'in yanına geldi ve fuları benim yerime bastırdı. Burak ise arkasını kollayarak beni süzüyordu.
Odadan çıkarken Cem arkamdan Burak'a "Derin ile kal Burak," dedi. Burak da arkamdan gelirken salondaki Yeşim'e doğru koştum. "Durum ne?"
Yeşim sinirle bilgisayarla uğraşıyordu: "Mert bize gözdağı veriyor. Emirhan ile yaptığımız anlaşma onun zoruna gitti belli ki."
O sırada Alp belirdi. "Birkaç ekip sığınak bölgesine indi, muhtemelen adamları gebertirler," diyerek konuştu İlhan.
"Adamların derdi güç gösterisi!" Dişlerinin arasından konuştu. Tam o esnada sığınak tarafından ateş sesleri yükseldi.
"Arda nerede?" diye sordum. Yeşim hızla bana döndü: "O da sığınak bölgesine gitti."
Ateş sesleri yoğunlaşırken hızla sığınak bölgesine doğru koştum. Arkamdaki seslenişleri boş vermiştim. Sığınağa indiğimizde hem bizden hem de karşı taraftan ölüler ve yaralılar vardı, çatışma devam ediyordu. Merdivenlerden bakıldığında adamlar sayıca çok değildi ama güçlülerdi.
Gözlerim Arda'yı aradı. Sonunda köşede yarasını tutarak oturan Arda'yı buldum. Hızla ilerlerken kurşunlar kulağımın dibinden vızır vızır geçiyordu. Silahımı ateşleyip yanına çöktüm: "İyi misin?" Sesi mırıltı gibi çıkıyordu, terlemişti.
"Arda benimle kal..." Tam o esnada ikimizin tepesine bir adam gölgesi düştü. Kafamı kaldırdığımda adam elindeki silahı ikimize doğrultmuş duruyordu. Elimdeki silahı kaldırdım, tam o esnada bir kurşun sesi geldi. Önümüzdeki adam yere yığılırken Burak arkasından belirdi: "Aptal mısın Derin?"
Nefes alışverişlerim düzensizleşmişti. Arda artık kendinde değildi.
"Çok kötü yaralanmış..." dedim acı ile. Burak sorgulayıcı bir ifade ile gözlerime baktı.
"Beni duymuyor musun?" diye bağırdım öfkeyle. "Çok fazla kan kaybetti, kendinde değil! İç kanaması da olabilir, hemen onu buradan çıkarmalıyız!"
Burak beni kenara itip Arda'yı omuzlarına aldı. O koridora doğru giderken ben silahımı toplayıp arkalarını kollayarak takip ettim. İlhan yanımıza gelip Burak'a yardım etti. "Durumu ağır gibi, ben doktoru çağırıyorum," dedi ve telefonuna yöneldi.
Revire girdik, Cem sedyede yarı baygındı. Arda'yı da diğer sedyeye bıraktık. Ece koşarak revire girdi: "Yeşim yok!"
Anlamaz gözlerle Burak ile birlikte Ece'ye döndük. "Nasıl yok?" dedim.
"Salonda değil, telefona ve telsize cevap vermiyor."
Ece ile birlikte revirden çıktık. Yeşim'in odasına girdiğimizde Yeşim acı ile omzunu tutuyordu, bayıldı bayılacaktı. Hızla ikimiz de kollarından tutup revire doğru taşıdık. Yeşim'i sedyeye bırakırken durumu Burak'a sordum.
"Cem'in sırtına pansuman yapılıyor... Bıçakla arkasından vurulmuş. Arda..." sustu, gözlerime odaklandı.
"Kurşun içerideydi, ameliyata alındı," dedi. Alp ve İlhan yanımıza geldi.
"Beyler ve bayanlar, bu planlı bir saldırı," dedi Alp.
"Önce Cem'i, Arda'yı, daha sonra da Yeşim'i vurdular. Muhtemelen niyetleri sadece gözdağı vermek değildi," diyerek cümleyi tamamladım.
"Bunu kim yaptı?" dedim dişlerimin arasından.
"Mert'in adamları. Emirhan ile olan bağlantımız onun zoruna gitmiş olmalı," dedi İlhan.
Burak burnundan soludu: "Onların mekânları nerede?" dedi.
Alp araya girdi: "Onlara saldıramayız. Şu an hem liderlerimiz yaralı hem de güçsüz durumdayız."
"Soru mu sordu Burak? Zaten şu an yaralılarımız olduğu için saldırmayacağımızı düşünecekler. Bu yüzden bundan daha iyi bir fırsat olamaz!"
İlhan sabırsızlıkla derin bir nefes alıp bıraktı: "Eğer saldırırsak, yaralılarımız iyileştiğinde bunu konuşuruz. Şimdi herkes bilgisayarlarının başına geçsin. İçeride, sığınakta olan yaralılar ve ölülerle ilgileneceğiz."
İlhan'ın sözleri ile sinirle revirden çıktım. Bilgisayarın başında duruyordum ama aklım dağınıktı. Tüm güvenlik açıklarına baktım... Ama tek bir şüpheli şey yoktu. Sanki içeriye adım atarken birisi onlara kapıyı açmıştı. O sırada Burak tepeme dikildi. Sinirle sandalyede döndüm.
"Söylesene, bende sana ait bir şey var mı?"
"Cem ve Arda ile nasıl bir bağın var?" sorusuyla öylece afalladım.