İSTANBULUN KARANLIĞINDA

1626 Words
Eylül’ü evine bıraktıktan sonra derin bir nefes aldım. Arabanın kapısını yavaşça kapatıp direksiyona yaslandım. “Her şey için teşekkürler, Mert,” demişti, gözlerinde o alışık olmadığım sıcaklıkla. Sanki, ilk defa birine gerçekten güvendiğini itiraf eder gibiydi. Bu kısa ama anlamlı vedanın etkisiyle bir süre olduğum yerde kalakaldım. Ama sonra kendimi toparladım. Bu geceyi burada kapatmalıydım. Çünkü benim zihnim, bana asıl meseleyi hatırlatıyordu. Motoru çalıştırdım, sessiz İstanbul sokaklarında kendi yalnızlığıma doğru sürdüm arabayı. Eve girer girmez doğruca araştırma odama yöneldim. Buraya her adım atışımda, içimde bir parça daha keskinleşiyor, geçmişin gölgeleri yüzüme çarpıyordu. Odaya girince ışığı açtım. Hafif, loş bir ışık etrafa yayıldı ve bana bir kez daha bu odanın ne anlama geldiğini hatırlattı. Burası benim en büyük sırrımdı. Burada, hayatımın en büyük savaşını planlıyordum. Duvarda yıllardır bir araya getirdiğim bilgiler vardı. Haritalar, kırmızı iplerle birbirine bağlanmış dosyalar, yeraltı dünyasına dair istihbarat raporları… Ve en önemlisi, babamın ölümüne dair izler. Bir köşede, üst üste yığılmış dosyaların üzerinde eski bir gazete kupürü gözüme çarptı: "ŞEHİT ASKERİN OĞLU ADALET ARIYOR" Eskiden gazeteler beni yazardı. "Babası gibi kahraman olacak" derlerdi. Ama onların bilmediği şey, benim kahraman olmak için değil, hesap sormak için burada olduğumdu. Tam karşımda, en büyük düşmanımın gölgesi vardı. Adını bile bilmiyordum. Yüzünü, kim olduğunu, nerede olduğunu... Ama bildiğim tek şey, babamı onun öldürdüğüydü. Ve ben onu bulana kadar pes etmeyecektim. Masama oturdum, eski notlarımı karıştırdım. Parmaklarım, üzerinde hiçbir kimlik bilgisi olmayan eski bir fotoğrafın kenarlarını yokladı. Gizemli bir adam. Ne bir dosyada ismi vardı, ne de kayıtlarda bir izi. Kimliği yoktu, geçmişi yoktu. O bir hayaletti. Ama bir insan, hayalet olamazdı. Gerçekti, nefes alıyordu ve bir yerlerde saklanıyordu. Başımı kaldırıp duvardaki kırmızı iplerin arasındaki bağlantılara baktım. Parçalar birleşmeye başlıyordu. Artık sona yaklaşıyordum. Er ya da geç… Onu bulacaktım. O gece yine araştırmalarıma dalmıştım. Masanın üzeri kâğıtlarla, haritalarla ve kırmızı iplerle birbirine bağlanmış notlarla doluydu. Her adımımı dikkatlice hesaplıyordum. İzinin sonuna yaklaşmıştım. Günlerdir süren takip ve araştırmalar artık meyvesini veriyordu. Ekipten de destek almam gerekiyordu. Onlarla daha iyi iletişim kurmak için bir w******p grubu açmaya karar verdim. Grupta herkes vardı: Ben, Eylül, Ateş, Onur ve Kaan. Daha grubu açar açmaz bir isim belirlemem gerektiğini fark ettim. Tam bir şeyler yazacaktım ki, grubun adının zaten değiştiğini fark ettim: “ÇILGIN MELEKLER” İlk iş olarak, "Bunu kim koydu?" diye yazdım. Tahmin ettiğim gibi, hemen Onur'un sesi yükseldi: "Tabii ki ben!" Kaan: "Kardeşim biz askeriz, melek falan ne alaka?" Onur: "Abi çünkü biz çılgınız! Melek gibi görünürüz ama düşman için cehennem oluruz!" Ateş: "Sen tam bir cezasın." Hafifçe gülümseyerek ekibin mesajlarını okudum. Eğlenceliydi ama ben o an fazlasıyla ciddi bir işin içindeydim. O yüzden fazla oyalanmadan onlardan bazı bilgileri istedim. Herkes elinden geleni yaparak bana destek oldu. Ve işte o büyük gün geldi. İzinin sonuna ulaşmıştım. Artık onu bulmaya çok yakındım. Ama tam o sırada, beklenmedik bir şey oldu. Telefonum çaldı. Arayan Eylül’dü. Gözlerimi ekrana diktim, birkaç saniye boyunca sadece adını izledim. Ne alaka şimdi? diye düşündüm, sonra derin bir nefes alarak açtım. "Alo?" dedim. Karşıdan onun her zamanki ciddi sesi geldi. "Alo, Mert." Sesinde garip bir yumuşaklık vardı, sanki bana emir verir gibi konuşmadığı nadir anlardan biriydi. "Akşam yemeğe çıkalım." dedi. Bir an ne dediğini tam anlayamadım. "Ne?" "Sahildeki borcumu ödemek için. Hani o gece üşüdüğümde bana montunu vermiştin ya. Onun için." Şaşkındım. Bu gerçekten Eylül müydü? Onun bir borcu dert edeceğini, hele ki böyle bir teklifte bulunacağını hiç düşünmemiştim. Kafamdan binlerce düşünce geçti ama sonunda kendimi toparladım. Hafifçe gülümsedim ve "Tamam," dedim. "Konum at, seni alayım." Bundan sonra ne olacağını bilmiyordum. Ama bildiğim tek şey vardı… Bu gece, yalnızca bir yemek olmayacaktı. Arabada garip bir sessizlik hakimdi. Motorun hafif uğultusu ve şehrin geceye karışan sesleri dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Direksiyonu sıkıca kavradım, gözlerim yola odaklıydı ama zihnim tamamen başka bir yerdeydi. Yan koltukta oturan kadına, Eylül’e kaçamak bakışlar atıyordum. O her zamanki Eylül değildi. Sade, pratik ve askeri disiplinle donatılmış hâli yerine... kırmızı, dizlerinin hemen üzerinde biten zarif bir elbise giymişti. Uzun, siyah saçlarını serbest bırakmıştı, dalgaları omuzlarına dökülüyordu. Hafif bir makyaj yapmıştı; çok abartılı değil ama gözlerini daha da belirginleştiren, dudaklarına hafif bir renk katan bir dokunuş vardı. Gözlerimi ondan alamıyordum. Bu bizim Eylül müydü gerçekten? İstem dışı bir şekilde düşündüğümü fark ettim ve dudaklarımdan bir fısıltı gibi çıktı: “Bu bizim Eylül mü?” Eylül, kaşlarını kaldırarak bana döndü. “Ne dedin?” Hemen toparlandım, sanki bir suçüstü yakalanmış gibi. “Hiç... Sadece alışmam biraz zaman alacak.” dedim, gülümseyerek. O da bana baktı, önce hafifçe gülümsedi ama hemen ardından kendini toparladı. Gözleri, karşısındaki insanın ruhunu okur gibi bakan o sert ve analitik gözlere dönüştü. “Sen de farklı görünüyorsun.” dedi, baştan aşağı beni süzerek. İçimde bir kıpırtı hissettim. Eylül'ün bana dış görünüşümle ilgili bir şey söylemesi nadir bir durumdu. “Öyle mi? Teşekkür ederim.” dedim hafifçe sırıtıp. Ama Eylül hemen o klasik sert mizacına geri döndü ve ekledi: “Ama fazla havaya girme. Normalde dağınık olduğun için gözüme değişik geldin sadece.” Gülerek başımı iki yana salladım. İşte, bizim bildiğimiz Eylül! Yol boyunca pek konuşmadık. O, camdan dışarıya bakıyordu, ben de bir yandan direksiyonu çevirirken bir yandan ona kısa bakışlar atıyordum. İstanbul’un gece ışıkları sahile doğru uzanırken, restoranın olduğu yere yaklaşıyorduk. Aracı restoranın önüne park ettim. Çıkıp, Eylül’ün kapısını açmak için hızlıca hareket ettim. Normalde buna alışık olmadığını biliyordum ama en azından bu gece bir fark yaratmak istedim. Kapıyı açınca, bana önce şaşkınlıkla baktı. Ama sonra bir şey söylemeden arabadan indi. Sahil kenarındaki restoran, loş sarı ışıklarla aydınlatılmıştı. İçeriden hafif bir piyano melodisi yükseliyordu, uzaktan gelen dalga sesleri de bu melodiye eşlik ediyordu. Garson bizi kapıda karşıladı ve deniz manzaralı bir masaya yönlendirdi. Oturduğumuzda Eylül, bir an çevreyi süzdü. Onun gözlerinden baktığımda, bunun Eylül için oldukça farklı bir deneyim olduğunu fark ettim. O her zaman göreve odaklıydı, planlıydı, sahada hareket eden biriydi. Ama şu an, sanki biraz olsun farklı bir dünyaya adım atmış gibiydi. Menüleri elimize aldık. Ben, hâlâ ara ara ona bakmadan duramıyordum. O da bunun farkındaydı. Kaşlarını kaldırıp bana döndü: “Ne var? Neden öyle bakıyorsun?” Gülümseyerek başımı iki yana salladım. “Bilmiyorum... Şu an karşımda oturan insanı daha önce hiç görmemiş gibiyim.” Eylül, bir an durdu. Sonra, belki de ilk defa o sert bakışlarında bir yumuşama oldu. “Belki de, ben de kendimi ilk defa böyle görüyorum.” dedi alçak bir sesle. Bunu duyunca, içimde garip bir sıcaklık yayıldı. Bu akşam, gerçekten farklı olacaktı. Siparişlerimizi verdikten sonra, bir süre yemek hakkında konuştuk. Hafif, günlük konular... Ama sonra, konu yavaş yavaş derinleşmeye başladı. Eylül bıçağıyla tabağındaki yemeği oynatırken, gözlerini hafifçe kıstı ve beklenmedik bir şekilde sordu: “Mert, hiç aşık oldun mu?” Bir an duraksadım. Bu soruyu Eylül’den duymayı en son bekleyen kişi bile olsam, yine de şaşırırdım. Kaşığımı yavaşça bıraktım ve ona döndüm. “Bunu neden merak ettin?” dedim, hafifçe gülümseyerek. Eylül gözlerini kaçırdı, sanki soruyu sormuş olmaktan pişman olmuş gibi. “Öylesine... İnsan merak ediyor işte.” Gözlerimi ona dikerek biraz düşündüm. “Bilmiyorum. Belki de olmadım. Belki de oldum ama farkında değildim.” Eylül başını salladı, bıçağını bıraktı ve bir an denize doğru baktı. “Peki aşk sence nedir?” diye sordu. Bu kez ben derin bir nefes aldım. Aşk... “Bence aşk, her zaman yanında olmasını istemek değil. Her zaman yanında olmayı istemektir.” dedim. Eylül gözlerini bana dikti. Sözlerimi tartıyormuş gibi bir süre sessiz kaldı. Sonra hafifçe kaşlarını çattı ve mırıldandı: “Bunu hiç düşünmemiştim...” “Peki ya sen?” dedim, ona doğru eğilerek. “Sen hiç aşık oldun mu?” Eylül, hafif bir tebessümle başını iki yana salladı. “Hayır. En azından bildiğim kadarıyla.” Onun gözlerinin içinde bir şey vardı. Derinlerde bir yerde, incelikle saklanmış bir duygu. Ama ne olduğunu tam olarak çözemiyordum. Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık. Sanki konuşmadan da anlaşıyorduk. Ama sonra, Eylül hafifçe öksürdü ve konuyu değiştirdi. Bu gece, ikimiz de bazı şeyleri fark ediyorduk. Ama bunu dile getirmek için henüz hazır değildik. Arabaya biner binmez Eylül, şüpheyle kaşlarını çattı. “Beni nereye götürüyorsun Mert?” dedi merakla. Gözlerimi yola diktim, hafifçe gülümseyerek “Sürpriz,” dedim. Eylül derin bir nefes alıp başını iki yana salladı. “Senin sürprizlerin bazen ürkütücü olabiliyor,” diye mırıldandı. Yol boyunca sorgulayıcı bakışlarını üzerimde hissettim, birkaç kez daha nereye gittiğimizi sormaya çalıştı ama her seferinde konuyu geçiştirdim. Sonunda İstanbul’un en özel yerlerinden birine vardık. Aracı tepenin kenarına park ettim, motoru durdurdum ve kapıyı açarak indim. Eylül de birkaç saniye sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Gözleri, karşısındaki manzarayla buluştuğu an, bir anlığına donup kaldı. İstanbul ayaklarımızın altındaydı. Şehrin ışıkları, geceyle dans edercesine parıldıyordu. Hafif bir rüzgar esiyor, uzaklardan denizin kokusu geliyordu. Eylül’ün yüzüne yansıyan ışık huzmelerini izledim. Büyülenmiş gibi gözlerini kırpmadan etrafa bakıyordu. “Mert... Burası inanılmaz,” diye fısıldadı. Gülümseyerek yanına yaklaştım. “Burası benim en özel yerim. Ve buraya ilk defa birini getirdim,” dedim. Eylül, şaşkınlıkla yüzüme döndü. Bir şeyler söyleyecekmiş gibi ağzını araladı ama sonra sustu. Sadece başını salladı, sanki benim için ne kadar anlamlı olduğunu anlıyormuş gibi. Arabaya doğru ilerleyip bagajı açtım. İçeriden iki bira aldım. Her zaman hazırlıklıydım, pek içmezdim ama bu gece içesim vardı. Eylül’e uzattım. O ise hiçbir şey demeden aldı ve kapağını açıp bir yudum içti. İkimiz de bir kayanın üzerine oturduk. İstanbul’un ışıltılı manzarasını izlerken, içimizde bir şeylerin değiştiğini hissediyordum. Bir süre konuştuk. Ama bu kez farklıydı. Kelimeler daha yumuşaktı, daha samimiydi. Ses tonumuzda bile bir rahatlama vardı. Sonra bir an geldi... Eylül başını hafifçe yana eğdi, gözlerini bana dikti. Bakışları sakindi ama içinde bir şeyler saklıydı. Öyle bir bakıştı ki, insanın içini delip geçerdi. Göz göze geldiğimizde, sanki zaman durdu. Şehir ışıkları, rüzgar, deniz sesi... Her şey arka planda kaldı. Artık dayanamıyordum. Yavaşça ona doğru eğildim, ellerimi yüzüne götürdüm ve onu kendime çektim. Ve sonunda, deliler gibi öptüm. İlk başta şaşırdı. Ama sonra, o da karşılık verdi. Parmakları hafifçe yüzüme dokundu. O gece, İstanbul’un ışıkları altında, bütün engelleri aştık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD