Öpüşmemiz sona erdiğinde, aniden her şey durdu gibi hissettim. Her şeyin geri kalanını duymuyordum, sanki dünya sadece bizim etrafımızda dönüyordu. İkimiz de birbirimize bakarak ne söyleyeceğimizi bilemedik. Gözlerimiz her şeyi anlatıyordu, kelimelere gerek yoktu. Sadece sessizlik vardı, ama o sessizlik o kadar güçlüydü ki, sanki içimizdeki bütün duygular o an birbirine karışıyordu.
"Eylül..." dedim, sesim zor duyulacak kadar kısık. Onun adını söylediğimde, o an, sanki ismini her zamankinden farklı bir şekilde telaffuz etmiş gibi hissettim. Bir şeylerin başladığına dair bir his vardı içinde. Ama cümlemi tamamlamama fırsat bile vermedi.
"Erken," dedi, ama sesi o kadar yumuşaktı ki, sanki bir kırılma noktasında, bir duygu patlamasında. Korkudan değil ama içindeki duyguların bir arada dışarı çıkması ona garip geliyordu. Hatta belki de bu kadar derin hislerin bir anda ortaya çıkması, onun kontrol edemediği bir şeyi ortaya çıkarıyordu. "Çok erken," diye tekrarladı, başını yere eğdi, gözlerini benden kaçırarak derin bir iç çekişle sakinleşmeye çalıştı.
Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler, düşüncelerim bile eksik kalıyordu. O an, tam ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O kadar kısa süre önce birbirimize bu kadar yakınken şimdi arasında bir duvar var gibiydi. Ama o duvar ne korkudan ne de nefretle örülmüştü, sadece kendine ait bir şeyleri bırakmak istemediği için vardı.
"Eylül..." diye tekrar fısıldadım, ama o bana bakmıyordu. Yavaşça bana doğru adım attım, ama hiçbiri çok yakın olmaya cesaret edemedi. O, geçmişiyle barışmamış biriydi, bu yüzden duygularını serbest bırakmak, belki de bir tür tehlike gibi geliyordu. O duygularıyla baş etmek zorundaydı, başkalarına güvenmemek öğrenilmiş bir savunma mekanizmasıydı.
"Ben bu yaşıma kadar yalnız büyüdüm, Mert," dedi, sesinin titremesi, ne kadar yalnız kaldığının ve hala o yalnızlıkla savaşmanın ne kadar zor olduğunun bir yansımasıydı. "Kimseye güvenmedim, kimseye kendimi bırakmadım. Bu... bu olmamalıydı." Gözleri, içindeki derin acıyı saklayarak, benden uzaklaşıyordu. Ama ben, tam o anda onu ne kadar anlayabileceğimi fark ettim. O kadar içsel bir savaşı vardı ki, ben sadece yanında durarak ona destek olabilirdim.
Bunu ona anlatmaya çalıştım. "Eylül, artık ben varım," dedim, ama kelimelerim o kadar yetersiz kaldı ki. O kadar korkuyordum ki, belki de ona yeterince ulaşamayacağım. Ama o yine de başını hafifçe salladı. "Çok erken," diye fısıldadı. Sanki bir hayal kırıklığıyla, hem içsel bir savaştan hem de geçmişinden korkuyordu.
"Önce birbirimizi tanımalıyız..." dedi, gözleri hala uzaklarda bir şeylere odaklanmıştı. Sanki bir iz arıyor gibiydi, bir çıkış yolu, bir güven duygusu. O an, ona ne kadar iyi niyetli yaklaşsam da geçmişi ve içsel yaraları onun tüm savunmalarını kuşatıyordu.
Gözlerinde fırtınalar vardı. Gözleri, o kadar derin, o kadar çok şeyi anlatan bir deniz gibiydi ki, onları anlamaya çalışırken, adım atmaya bile korkuyordum. Ama ben, o an hissettim ki, her şeyden önce ona sabırlı olmalıydım. Ne kadar süreceğini bilmiyordum, ama bunu birlikte aşabileceğimizin farkındaydım.
Onun geçmişini biliyordum; hayatında ne kadar az insanla bağ kurabildiğini, amcasının soğukluğunda büyüdüğünü, yalnızlıkla şekillenen bir dünyada kendisini ne kadar güçlü tutmak zorunda olduğunu. Bu yüzden, ona güvenmek, bir başkasını içeri almak, gerçekten korkutuyordu. Her şeyi, her hissi bastırmıştı ve şimdi onların bir şekilde ortaya çıkması korkutuyordu.
Sözlerim ona ulaşmadı. Ama ben yanındaydım, hep yanında olacaktım. Şu an ona sunduğum tek şey, ona güven veren bir varlık olmaktı. Geleceği ne olursa olsun, geçmişin onun için ne kadar ağır olursa olsun, o an sadece ona odaklanmak istedim. Ama Eylül, içsel savaşıyla baş başa kalmıştı. Ve ben, sabırla onun yanında durarak, ona gereken zamanı verecektim.
Eylül’ü evine bırakıp arabayı sürdüğümde, her şeyin garip bir şekilde suskunlaşmış olduğunu fark ettim. O kadar derin bir sessizlik vardı ki, sadece motorun sesi, arabayı yolda tutan tek şey gibi geliyordu. Ne Eylül ne de ben bir kelime ettik. Gözlerim yola odaklanmıştı, ama zihnimdeki düşünceler bir fırtına gibiydi. Ne düşündüğümü bilemiyordum, ama içinde bulunduğum anın ağırlığını hissediyordum.
"Eylül," dedim, sesim alçak ve kararsız. Onun cevabını duymak istiyordum ama içimde bir korku vardı. Bir cevap beklemiyordum, ama içimden bir şeyin onaylanmasını hissediyordum. "Emin misin?"
Ona baktım, gözleri gözlerime değdiğinde bir süre bakışlarımız birbirine kilitlendi. O an, ikimizin de bir şeyler hissettiğini, ama her birimizin birbirimize dokunmadan o duyguyu sakladığını biliyordum. O dönüp bana baktı, gözlerinde bir kararlılık vardı. "Eminim," dedi, ama sesi hüzünle doluydu. "Bu kadar kısa sürede güvenemem," diye ekledi.
Bir an içim burkuldu. Onun ne kadar zorlanıyor olduğunu anlıyordum. Güvenmek, bir başkasına kendini açmak kolay değildi. Hele ki hayatında kimseye gerçekten güvenememiş birine. Ama ben ona hak veriyordum. Kendimi de düşündüm; belki ben de buna hazır değildim. O yüzden sadece başımı salladım ve hiçbir şey söylemedim. Zaten bu sessizlik, her ikimizin de söylenecek sözleri tam olarak bilmediği ama hissettiği şeyleri anlatıyordu.
Evine vardık ve arabayı park ettim. Eylül arabadan inerken, ona son bir şey söyledim: "Yarın tekrar başlıyoruz, Eylül. Hazır ol." Duygularım karışıktı ama yine de söyledim. Hem de üzgün, hem de kararlıydım. O anki hali, bir şeyin bitişi değil de bir şeyin başladığının habercisi gibiydi. Eylül bana bakarak başını salladı, ama hiçbir şey söylemedi. Gözlerinde hala bir mesafe vardı.
Ardından arabayı geri vitese taktım ve evime doğru sürmedim. Sahile doğru sürmeye başladım. O gece geldiğimiz sahili hatırlıyordum; denizin dalgaları, rüzgarın sesi, her şey gibi sakin, ama içimdeki karmaşadan çok farklıydı. Sahile vardığımda arabayı park ettim ve dışarıya çıktım. Ay ışığı denizin üstünde parlıyordu. Bir süre sadece orada durdum, sessizce denizi izledim.
İçimden o kadar çok şey geçiyordu ki, düşünceler birbirine karışıyordu. Hayatımı, geçmişimi düşündüm; Mert Kara olarak kim olduğumu, babamın ölümünden sonra kendi içimde yaptığım değişimi, bu hayatta ne için savaştığımı. Bir yandan da şimdiki halimi düşündüm; Eylül, yeni bir ekip, yeni bir yaşam... Hangi sorunlarla başa çıkacaktım? Beni neler bekliyordu? Gelecek ve geçmiş arasında sıkışmıştım, ama bir yandan da geleceğe doğru ilerliyordum. Bir çözüm bulamamıştım, ama şu an, o sakin deniz kenarında, sadece soruları ve belirsizliği hissettim. Yavaşça oturdum, denizin sesine odaklandım ve bir süre düşündüm; ne kadar uzaklaşmak istesem de, içimdeki duygular hep beni takip ediyordu