Sabah olduğunda herkesin üzerinde hâlâ yorgunluğun izleri vardı. Yoğun bir operasyonun ardından bedenimiz dinlenmiş olsa da zihnimiz hâlâ dün yaşananların etkisindeydi. Gözlerimi açtığımda aklıma gelen ilk şey Eylül oldu. Acaba nasıldı? İyi miydi?
Ateş’in ona iyi bakacağını biliyordum, ona güveniyordum ama yine de içim rahat etmiyordu. Dün gece ölümün kıyısına gelmişti. Böylesine kısa sürede toparlanabilir miydi?
Saatime baktım. Albay, uyanınca yanına gelmemizi söylemişti. Ekibi yavaşça uyandırdım.
Kaan hâlâ gözlerini ovuşturuyordu. "Daha yeni yatmış gibiyim." diye homurdandı.
Onur ise her zamanki gibi esprisini patlatmadan duramadı: "Şu an biri bana ‘Kalk, göreve gidiyoruz.’ dese ağlarım."
Ateş sessizce botlarını bağlarken, Onur’a hafifçe bir omuz attı. "Kalk da bakalım, zaten Eylül’e de bakacağız."
Bu laf üzerine herkes bir an durdu. Dün gece ne halde olduğunu hatırlıyorduk. Hepimiz onun iyileşmesini umuyorduk ama neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk.
Hep birlikte revirin yolunu tuttuk. İçeri girdiğimizde gözlerimize inanamadık.
Eylül çoktan ayaktaydı. Üzerine tertemiz kamuflajını giymiş, saçlarını toplamış, her zamanki gibi dimdik duruyordu. Yorgunluk veya hastalığın en ufak izini bile göstermiyordu.
Onur, şaşkınlığını gizleyemedi: "Ulan, biz kendimize gelememişken sen nasıl bu kadar çabuk toparlandın? Sen insan mısın?"
Eylül gözlerini devirdi ve sakin bir sesle "Abartmayın. Biraz dinlenmek yetti." dedi.
Ateş yanımıza geldi ve durumu açıkladı: "Dün gece kritik bir noktadaydı ama hızlı müdahale ettik. Hipoterminin kalıcı bir hasar bırakmasını önledik. Artık tamamen iyi."
Eylül’ün yüzüne baktım, gerçekten de iyi görünüyordu. Bir adım yaklaştım ve gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan sordum:
"Gerçekten iyi misin?"
Bana kısa bir an baktı, sonra hafifçe başını eğerek "Sağ ol. Yardımın için." dedi.
Bu söz beni biraz şaşırttı. Eylül’ün böyle doğrudan teşekkür ettiğini pek görmemiştim. Alışkın olmadığım bir şekilde başımı salladım ve hafifçe gülümsedim. "Önemli değil." dedim.
Onur hemen lafa atladı: "Vay be, Eylül resmen teşekkür etti! Bir an için dünya mı ters döndü sandım!"
Eylül kaşlarını çattı ama bir şey demedi. Sadece kollarını kavuşturup hafifçe gülümsedi.
Biraz sohbet ettik. Kaan ve Onur, helikopterde yaşadıklarımızı tekrar anlatıp gülmeye başladılar. Onur, ipe tutunarak helikoptere çıkış anımı taklit etmeye kalktı ama Kaan onu kolundan çekip durdurdu. "Daha fazla rezil olmadan sus." dedi.
Sonunda hep birlikte toparlanıp albayın yanına gitmeye karar verdik. Karargâhın koridorlarından geçerken, üstlerimizden bazıları bize bakıyor, dün yaşadıklarımızı bildikleri için saygıyla başlarını sallıyorlardı.
Albay Yılmaz’ın odasına vardığımızda kapıyı çalıp içeri girdik. Masasının başında bizleri bekliyordu. İçeri girdiğimizde gözleri Eylül’e odaklandı ve bir süre sessizce onu süzdü.
Sonunda derin bir nefes aldı ve memnuniyetle başını salladı. "Görünüşe göre sandığımdan daha hızlı toparlanmışsın." dedi.
Eylül disiplinle duruşunu bozmadı. "Görev için her zaman hazırım, komutanım."
Albay hafifçe gülümsedi ve tüm ekibe dönerek "Hepinizi tebrik ederim. Zor bir operasyondan sağ çıktınız ve verdiğiniz kararlar sayesinde birbirinizi korudunuz. Özellikle sen Mert, doğru kararların ekibin hayatını kurtardı. Bunu unutmayacağım." dedi.
Onur gülerek "Komutanım, ben de bayağı katkı sağladım aslında, mesela telsizle iletişim kuran bendim!" dedi.
Albay gözlerini kıstı, Onur hemen toparlandı: "Tabii Mert’in liderliği olmasa hepimiz perişan olurduk."
Herkes gülmeye başladı.
Albay son kez hepimize baktı, sonra başını onaylarcasına salladı. "Şimdi gidin, biraz dinlenin. Ama çok da rahatlamayın. Çünkü çok yakında yeni bir göreviniz olacak."
Bu söz odada yankılandığında içimizdeki yorgunluk yerini adrenalin ve meraka bırakmıştı. Yeni görev… Daha neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk ama şimdiden hazır olmalıydık.