Herkes Albay Yılmaz’ın önünde sıralanmıştı. Daha yeni bir operasyondan çıkmıştık ve hâlâ yorgunluk üzerimizden atılmamıştı. Ama albayın yüzündeki ifade, dinlenmeye pek de vaktimiz olmayacağını hissettiriyordu.
“Size bir hafta dinlenme veriyorum.” dedi sert sesiyle. “Ama ondan sonra, Mert, ekibini alıp yanıma gel. Yeni görevinizi o zaman açıklayacağım.”
Ekibin geri kalanı da benim gibi şaşkındı. Henüz önceki görevin ağırlığını üzerimizden atamamışken, bir sonrakinin haberi gelmişti bile. Ama asker, verilen emri sorgulamazdı.
“Emredersiniz, komutanım!” dedik hep bir ağızdan.
Albay başını salladı ve bizi serbest bıraktı. Karargâhtan çıktığımızda herkes biraz rahatlamış gibiydi. Etrafa baktım, herkes yorgun ama huzurluydu. Hayattaydık ve bu bile yeterdi.
Ekibe döndüm ve “Herkes yerini biliyor.” dedim. “Askerî üst bize konaklama yerleri tahsis etti. Küçük ama en azından bir ev gibi.”
Onur her zamanki gibi espri yapmadan duramadı. “Komutanım, sıcak suyu var mı bari? Bir kere de duş alıp temizlenelim.”
Kaan güldü. “Senin gibi pislik bir adam için sıcak su fazla lüks olur.”
Onur kaşlarını kaldırıp sinirli bir surat yaptı ama sonra kendisi de gülmeye başladı. Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda, birbirimize takılmadan edemezdik.
Herkes yavaş yavaş odalarına çekildi. Ben de kendi konaklama yerime geçtim. Yatağa uzandım ve nihayet biraz dinlenebileceğimi düşündüm. Ama gözlerimi kapattığım anda aklıma Eylül geldi.
Onu en son helikopterden indikten sonra, hastane koğuşunda görmüştüm. Durumu iyiye gidiyordu ama yine de içim rahat değildi. Sanki içimde bir ses, onu görmem gerektiğini söylüyordu.
İki gün boyunca dinlendim, ama her geçen saat içimdeki huzursuzluk büyüdü. Sonunda daha fazla dayanamadım ve yataktan kalktım. Mutfağa gittim. Midem kazınıyordu ama asıl amacım yemek yapmak değildi.
Gözüm raftaki tarhana torbasına takıldı. Annem, çocukken bana tarhana çorbası yapmayı öğretmişti. Küçükken hasta olduğumda, sıcak bir kase tarhana içmeden iyileşemezdim. İçimden, “Eylül için iyi olur.” diye düşündüm.
Ocağı yaktım
Yemeği yaparken annemi düşündüm. Onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Küçüklüğümden beri bana yemek yapmayı öğretmişti, özellikle de tarhana çorbasını. Hasta olduğumda yaptığı o sıcak çorbanın kokusu, içimi ısıtan tadı… O günleri hatırlamak içimi burktu. Babamı da düşündüm. O da yanımda olsaydı keşke… Ama şimdi bunları düşünme zamanı değildi.
Annemin öğrettiklerini hatırlayarak çorbayı özenle yaptım. Kokusu mutfağı doldurduğunda içimden, “Eylül’ün iyi hissetmesini sağlayacak.” diye düşündüm. Çorbayı dikkatlice bir kaba koyup sardım, soğumaması için iyice paketledim ve montumu alarak dışarı çıktım.
Eylül’ün konakladığı yere doğru ilerliyordum ki birden iki gölge fark ettim. Yolun kenarında birileri duruyordu. Tam saklanacak bir yer arıyordum ki çok geçti, beni fark etmişlerdi.
Onur ve Kaan, kollarını kavuşturmuş, sinsi sinsi gülerek bana bakıyorlardı.
Onur, kaşlarını kaldırarak konuştu:
“Vay vay vay… Kimleri görüyoruz Kaan? Bizim komutan, gece vakti bir yerlere mi gidiyor?”
Kaan da alaycı bir ifadeyle başını salladı. “Hem de elinde bir şeyler var. Ne o komutanım, gece kaçamağı mı?”
Göz devirdim. “Çekilin lan yolumdan.”
Onur gülerek önüme geçti. “Yok yok, ciddi soruyoruz Mert. Elindeki ne? Tarhana mı kokuyor yoksa?”
Kaan gülmeye başladı. “Bildiğin tarhana lan! Ne alaka komutanım? Hayırdır, hasta ziyareti mi?”
Onur, sırıtarak dirseğiyle beni dürttü. “Yoksa… Bizim sert komutan, Eylül için mi uğraşıyor?”
Gözlerimi kıstım. “Uğraşıyorsam ne olacak?”
Onur ve Kaan aynı anda abartılı bir şekilde şaşırmış gibi yaparak geriye doğru bir adım attılar.
Onur: “Aman Allah’ım! Sert kaya Mert Kara, biri için yemek mi yapıyor?”
Kaan: “Hem de Eylül için! Yemin ediyorum tarihe not düşelim!”
Başımı iki yana salladım. “Siz manyaksınız.”
Onur omzuma dokundu. “Yok yok, biz gerçekleri görüyoruz. Mert Kara’nın kalbi varmış arkadaşlar! Kaan, bunu duyurmalıyız.”
Kaan kafa salladı. “Acil durum! Mert Kara, ilk defa birine iyi davranıyor! Şok şok şok!”
Derin bir nefes aldım. “Lan bırakın gidip çorbayı vereyim.”
Onur koluma yapıştı. “Dur bir dakika! Madem gittin, kapıyı çaldığında ne diyeceksin? ‘Eylül, sana çorba yaptım, iyilik meleği oldum’ falan mı diyeceksin?”
Kaan gülerek ekledi: “Yok yok, ‘Eylül, artık sert değilim, duygularım var’ diyecek.”
İçimden saydırmaya başladım ama belli etmedim. “Bak, siz hala konuşuyorsunuz ama ben gidiyorum.”
Onur gözlerini kısarak ciddi bir şekilde sordu: “O zaman son bir soru komutanım. Eylül’ün hasta olduğu için mi götürüyorsun, yoksa içten içe onu önemsediğin için mi?”
Cevap vermedim. Sadece omuz silktim ve yollarına devam etmeleri için bir adım attım.
Kaan gülerek başını salladı. “Biz cevabı aldık zaten.”
Onur elini omzuma koydu. “Tamam, tamam. Biz seni tutmayalım komutanım. Ama unutma, bu hikâyeyi saklamayacağız!”
Başımı iki yana sallayarak iç çektim ve Eylül’ün kaldığı yere doğru ilerledim. Arkadan gelen kısık kahkahalar arasında, elimdeki çorba kabını sıkıca tuttum. Bu iki adam başıma bela olacaktı.
Eylül kapıyı açtığında uykulu gözlerle bana baktı. Üzerinde rahat bir eşofman vardı, saçları dağınıktı ve hâlâ yorgun olduğu her halinden belliydi.
“Uyandırdığım için kusura bakma.” dedim hafifçe.
Gözlerini ovuşturdu ve başını iki yana salladı. “Önemli değil, gel içeri.”
Eve adımımı attım. İçerisi küçük ama düzenliydi. Askerî lojmanlar çok büyük olmasa da en azından kişisel bir alan sunuyordu. Eylül kanepeye geçip oturdu, ben de mutfağa doğru yöneldim ve elimdeki kabı çıkardım.
“Tarhana yaptım.” dedim, göz ucuyla ona bakarak.
Eylül başını kaldırdı ve şaşkın bir ifadeyle bana baktı. “Tarhana mı?”
Gülümseyerek başımı salladım. “Evet, hasta ziyaretine geldim. Annem hasta olduğumda hep tarhana yapardı, iyi gelir.”
Eylül hafifçe tebessüm etti. “Bunu senden beklemezdim.”
Gülerek omuz silktim. “Herkesin bilinmeyen yönleri vardır.”
Ona çorbayı uzattım, sıcaklığı elimi bile ısıtmıştı. Eylül, hafif titreyen elleriyle kaseyi aldı ve bir kaşık içti. Gözlerini hafifçe kapattı, sıcaklığın içini ısıttığını hissetmiş gibiydi.
“Güzel olmuş.” dedi sessizce.
Başımı sallayarak hafifçe gülümsedim. “Afiyet olsun.”
Birkaç kaşık daha içtikten sonra bana döndü.
“Komutanım…”
Ona gözlerimi diktim.
“Bana yalnız olduğumuzda Mert diyebilirsin.” dedim, samimi bir ses tonuyla.
Eylül bir an duraksadı, sonra başını yana eğerek hafifçe gülümsedi. “Peki, Mert… O zaman tekrar söylüyorum, çorba gerçekten güzel olmuş.”
Gülerek başımı salladım. “Afiyet olsun, Eylül.”
O an fark ettim ki, ilk defa aramızda sert disiplin kuralları olmadan, gerçekten bir dost gibi konuşuyorduk. Dışarıda bir savaş vardı, sürekli ölümle burun buruna geliyorduk ama şu an, bu küçük an bile, yaşadığımız bunca şeyin arasında nadir bir huzur anıydı.
Eylül, çorbasını içerken gözleri hafiften kapanıyordu. Hâlâ yorgundu.
“Dinlenmeye devam et.” dedim yavaşça. “Şimdilik görev yok, bu zamanı iyi değerlendir.”
Başını salladı ve sessizce arkasına yaslandı.
Ben de ayağa kalktım. “Tekrar uğrarım. Bir şeye ihtiyacın olursa haber ver.”
Kapıya yöneldim ama arkamdan gelen sesi duyunca durdum.
“Mert…”
Arkamı döndüm.
“Teşekkür ederim.”
Başımı sallayarak gülümsedim. “Ne demek.”
Sonra kapıyı açıp dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptı ama içimde bir sıcaklık vardı.