VARIŞ

992 Words
Eylül’ün yanına gittiğimde yüzü tamamen ifadesizdi. Sanki dün gece hiçbir şey yaşanmamış gibiydi. Ben ise o anı hâlâ aklımdan çıkaramıyordum. Dudaklarının sıcaklığını, gözlerindeki o belirsiz duyguyu, nefesimizin birbirine karıştığı anı… Ama o? O sanki hiçbir şey olmamış gibi dosyalarla ilgileniyordu. Ona yaklaşırken göz ucuyla baktım. Yüzünde her zamanki sert ifadesi vardı. İçimde garip bir hisle, onun gerçekten böyle mi hissettiğini, yoksa sadece kendini mi sakladığını merak ettim. “Ne buldun?” diye sordum, sanki içimde hiçbir karmaşa yokmuş gibi. Eylül, gözlerini bilgisayardan ayırmadan, düz bir sesle cevap verdi. “Şu an birkaç istihbarat kaynağını inceliyorum. Suriye tarafında bazı şüpheli hareketlilikler var. Kesin bir şey yok ama…” Sesi aniden kesildi. Konuşurken dosyaları toparlamaya çalışıyordu ve bir anlık dikkatsizlikle elim onun eline değdi. İkimiz de aynı anda irkildik. Dokunuşu elektrik gibi geçti içimden. Küçük, masum bir temas ama içinde barındırdığı anlam ağırdı. Birkaç saniye boyunca öylece kaldık. Gözlerimi ona kaldırdım. O da bana bakıyordu. Gözlerindeki kararsızlığı görebiliyordum. Ne söylemeliydim? Bir şey desem fazla olacaktı, bir şey demesem içimde kalacaktı. Ama Eylül benden önce davrandı. Kaşlarını hafifçe çattı, bakışlarını benden kaçırarak elini hızla geri çekti. Sesinde belli belirsiz bir titreme vardı. “Çalışmaya devam edelim.” dedi. Sadece başımı salladım ama içimde fırtınalar kopuyordu. O, hiçbir şey olmamış gibi davranabilirdi. Ama ben… Ben unutamıyordum. Saat 19.30’a yaklaşıyordu. Bilgileri ekibe gönderdim ve anında cevaplar gelmeye başladı: "Biz hazırız." Saatime bir kez daha baktım, vakit daralıyordu. Derin bir nefes aldım ve sesimi sertleştirerek ekibe talimat verdim: “Herkes hazırlansın, toplanma noktasına geçiyoruz. Az vaktimiz kaldı.” Eylül’ün hala masanın başında olduğunu fark ettim. O da toplanmak için eşyalarını toparlıyordu ama belli ki zihni hâlâ biraz meşguldü. Hafifçe ona döndüm ve göz göze geldik. “Hadi Eylül.” dedim, ona beklemediğimiz bir görevde olmadığımızı hatırlatırcasına. Tam kapıya doğru yönelmişti ki, aniden bir şey oldu. Ayağı takıldı. Göz açıp kapayıncaya kadar refleksle harekete geçtim ve onu kolundan yakaladım. Güçlü bir şekilde kavradım ki dengesini kaybedip düşmesin. Ama bu refleks, ikimizi de garip bir durumda bırakmıştı. Sarılmıştık. Yüzümüz birbirine o kadar yakındı ki nefesini bile hissedebiliyordum. Kalp atışlarımız hızlanmıştı. Göz göze geldik, ama bu sefer farklı bir şekilde. Ne ben geri çekildim ne de o. Sanki zaman durmuştu ve ikimiz de bunun farkındaydık. Eylül’ün gözleri hafifçe büyüdü, nefesi düzensizleşti. Ama tam o an—o kusursuz an—lanet olası bir telefon çalmaya başladı. Ve tahmin ettiğim gibi arayan kişi Onur’du. İçimden sayısız küfür geçirdim. Yumruğumu sıksam telefon kırılacak gibiydi. Eylül hızla kendini düzeltti ve kısık bir sesle, “Teşekkürler.” dedi. Sonra başını öne eğip hızla dışarı çıktı. Ben ise bir an duraksadım, dişlerimi sıktım ve telefonu açtım. Sesim biraz sert çıktı: “Ne var lan?!” Telefonun diğer ucunda Onur’un kahkahaları yankılandı. “Ne bağırıyorsun kanka? Oha, yanlış zamanda mı aradım yoksa?” Derin bir nefes aldım, sakinleşmeye çalıştım ama içimde hâlâ Eylül’le o anın yankıları vardı. “Lafı uzatma Onur, bir şey diyeceksen de…” Onur, alaycı bir sesle, “Yok ya, sadece ekip tamam mı diye soracaktım ama galiba senin başka işler var.” dedi. Gözlerimi devirdim. “Salak mısın sen oğlum Gruba yazdık tövbe ya.Hepiniz toplanma noktasına gidin. Ben geliyorum.” diyerek telefonu kapattım. Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım. Görev başlamadan önce böyle şeyler olmamalıydı, ama aklımdan çıkmıyordu. Eylül… ve o an. Elimi yüzüme sürüp kendime geldim. “Toparlan, Mert.” dedim kendi kendime. Sonra silahlarımı ve ekipmanımı alıp hızla dışarı çıktım. Çünkü artık gerçek meseleye odaklanmam gerekiyordu Uçağa vardığımda herkes yerini almıştı. Ekibimiz toplamda 15 kişiye çıkmıştı. Görev öncesi içimde garip bir huzur vardı; sanki ne olursa olsun bu işin üstesinden gelebileceğimize inanıyordum. Kendime güvenim tamdı. Özel askeri uçağa bindik ve herkes koltuklarına geçti. Pilotun sesi kulaklarımızda yankılandı: “Kalkışa hazırlanıyoruz.” Hafif bir sarsıntıyla uçak pistten yükselmeye başladı. İçerideki ışıklar loştu, motorun sesi kabin boyunca yankılanıyordu. Askerler konuşmaya başlamıştı. Kimisi son operasyon deneyimlerini paylaşıyor, kimisi ise birbirine şakalar yapıyordu. Özellikle Onur ve Kaan sürekli atışıyor, arada Ateş araya girip ortamı sakinleştiriyordu. “Yine bir susmuyorlar,” diye düşündüm içimden. Ama sonra bir şey fark ettim. Eylül suskundu. Her zamanki sert, disiplinli duruşuyla pencere kenarında oturmuş, dışarıyı izliyordu. Yüzünde donuk bir ifade vardı. Gözleri boşluğa bakıyordu ama sanki orada bile değildi. Bir şey düşündüğü belliydi. Tereddüt etmeden yanına gittim. "Yer boş mu?" diye sordum. Gözlerini benden kaçırarak hafifçe başını salladı. Oturdum, bir süre ben de sessiz kaldım. O konuşmazsa ben de konuşmayacaktım. Ama bu sessizlik içimi kemiriyordu. Bir süre sonra hafifçe başını bana çevirdi. “Bir şey mi var?” diye sordu. Gözlerimi onun gözlerine diktim. “Eylül, bir şeyler yolunda değil. Sen hep sertsin, disiplinlisin. Ama şu an... bilemiyorum, farklısın. Ne düşünüyorsun?” Eylül derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırdı. Sonra alçak bir sesle, “Böyle anlarda hep amcamın sesini hatırlıyorum.” dedi. Bu cevabı beklemiyordum. “Ne diyordu?” dedim merakla. “Göreve çıkmadan önce bana hep şunu söylerdi: ‘Eylül, bir askerin en büyük silahı zihnidir. Eğer zihnin savaşamazsa, vücudun da savaşamaz.’” Bir an düşündüm. Gerçekten doğruydu. Ama Eylül’ün neden bu kadar içine kapandığını anlamıyordum. “Korkuyor musun?” diye sordum dürüstçe. Bana döndü ve kaşlarını çattı. “Hayır.” dedi sertçe. “Ama bu sefer farklı. Ekibe liderlik etmek zorundayız. Onların hayatı bizim kararlarımıza bağlı olacak.” Haklıydı. Bunu ben de düşünmüştüm. Ama ona şunu söylemek istedim: “Eylül, ikimiz de buraya kolay gelmedik. Biz sınavları geçerken, eğitimlerde kan ter dökerken, diğerleri konuşurken biz sustuk, çalıştık. Biz bu noktaya şans eseri gelmedik. O yüzden hata yapmayacağız.” Bunu duyunca gözlerini hafifçe kıstı. Sonra, çok hafif bir tebessüm etti. “Sana ilk defa katılıyorum.” dedi. Bu onun için büyük bir şeydi. Gülümsedim. Ama o an içimde başka bir his vardı. Eylül’le aramızda olan şey... sadece görevle mi ilgiliydi? Cevabını bilmiyordum. Ama şu an önemli olan tek şey, uçak yere indiğinde 15 kişinin de aynı güvenle operasyon sahasına adım atmasıydı. Birbirimize kısa bir bakış attık ve öylece oturduk bir kaç saat sonra uçak içinde komutanın anonsu duyuldu: “İnişe geçiyoruz. Herkes hazırlansın!” Artık gerçek savaş başlıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD