"KOMEDYA"

2083 Words
"Komedya"- Toplumun ve insanların gülünç yanlarını ortaya konmak için yazılan eserler. ※ "İşte başlıyoruz." Üzerimdeki yorganı kenara atarak susmak bilmeyen telefonun alarmını kapattım. Boş bakışlarla odamı izlerken bugünün anlamını çözmeye çalışıyordum. Sonuçta her şeyin bir anlamı olmalıydı değil mi? Uyanıyoruz, kahvaltı yapıyoruz, işlerimizin başına geçiyoruz sonra da eve gelip uyuyoruz. Her şey bu kadar sıradan ve tekdüze olmamalıydı. Odamın kapısı sertçe açıldı ve annem kapının eşiğinde göründü. Sert çıkan ses tonuyla konuşmadan önce beni ve odamı acınası bakışlarla süzmüştü. "Hayatı sorgulaman bittiyse kalk, kahvaltı hazır." Aynı boş bakışları anneme çevirdiğime beni görmeye daha fazla tahammül edemiyormuş gibi hızla kapımı çarparak gitti. Merak ediyorum da istediği gibi bir evlat olsaydım nasıl olurdu? Mutluluktan havalar uçacağı kesindi. Sonuçta o da herkes gibi kendi çıkarlarını güdüyordu toplumdaki saygısını korumak adına. Kimse sana karşı değil, herkes kendinden yana. Dünle ilgili anılar beynime üşüştüğünde çöplükteki çocuğu hatırladım. İsmini bile bilmiyordum ama beni altı seansta iyileştireceğine söz vermişti. Kim inanır? İşlerimi hallederek aşağı indiğimde sanki görünmezlik pelerini giymişim gibi kimse beni fark etmemişti. Adrian dün kazandıkları maçın özetini geçerken epey heyecanlı ve mutlu görünüyordu. Annem ve babam bütün dikkatini ona verdikleri için kimsenin ruhu bile duymamıştı. Arkama yaslanarak annemin tabağıma tost bırakışını izledim. Yüzüme bile bakmamıştı tostu bırakırken. Sanki bir zorunluluktum onun için. Hareketlerinden o kadar belli oluyordu ki elinden geldiği kadar beni görmemeye çalışıyordu. Babama baktım. O sırada benle göz göze gelmişti. Ufak bir tebessüm ederek tekrardan Adrian'a odaklandı. Benim için hep oradaydı ama yetmiyordu işte. Dinlemek bazen yetmeye biliyor. "Bu finalde de kazanırsak okul bizi liselerarası turnuvaya gönderecek." Tekrardan dünyaya giriş yaptım düşüncelerimden sıyrılarak. "Final oyunun bugün mü?" Sorum üzerine masada garip bir sessizlik yarandı. Kimse konuşmamı beklemiyor olacak ki cevap almam da zaman almıştı. Tostumdan bir ısırık aldım. "Evet, öğleden sonra her zaman olduğu gibi." Kafamı aşağı yukarı salladım Adrian'a bakarak. Sonra hepsi konuşmalarına kaldığı yerden devam ettiler. * Kapüşonumu çekmiş hoca gelmeden önce sınıfta dönen muhabbetleri dinliyordum. Normalde kulaklığımı takar ve böylece kimsenin gereksiz konuşmalarını dinlemezdim ama bu sefer merak etmiştim. Dün Gwen'in evinde yapılan partiden bahsediyordu herkes. Anladığım kadarıyla çok eğlenceli geçmiş atılan kahkahalara bakılırsa. Klasik havuz vakaları, içkiyi fazla kaçıranların yaptıkları saçmalıklar, doğruluk cesaret oyununda yaşanan skandallar bla bla bla... gitmediğim için o kadar mutlu olmuştum ki. Hoca sınıfa girdiğinde konuşmalar da duyulmaz oldu bir süre sonra. Tekrardan içimi endişe kaplamaya başlıyordu ama bu sefer engel olmuyordum. Çünkü önümdeki zorlu seneleri düşündükçe onlarla savaşamayacağımın da farkındaydım. Bana ne Bayan Louisa ne de çöplükte yaşayan o çocuk yardım edemezdi. * Lise... Tanımı benim için karışık olan bir yer. En mutlu günlerimi aynı zamanda cehennemi yaşadığım yerdi benim için. Koridordan geçerken yaşadığım anılar teker teker üşüşmeye başladı zihnime. 'Ella, bu akşam sizdeyiz haberin olsun', 'Hiç not çıkardın mı? Neyse kopya çekeriz', 'Ella yalancı bir sülük', 'Yalnızlıktan geberip gideceksin biliyorsun değil mi? Senin gibi yalancıyla kimse arkadaş olmaz çünkü!'. Kalbimin üzerine çöken ağırlık panik atağa davetiye çıkarmıştı harmanlanan eski anılarımla birlikte. Yanlarından geçtiğim ergenlerin umurlarında bile değildim. Bu durum bile az da olsa rahatlamamı sağlamıştı. Çünkü onlar beni tanımıyorlardı ve yargılayamazlardı da. Oyun alanına girdiğimde sahada dolaşan birkaç basketbolcu ve ponpon kız vardı. Gözlerim bir kenarda duran bizimkilere kaydığında yüzümü onlara doğru çevirdim. Annem ve babam Adrian için moral konuşması yapıyordular. Yanlarında olmasam bile anlayabiliyordum mimiklerinden. Güzel bir aile tablosu. Yüzümü çevirerek en üst sıralardan birine oturdum. Saçlarını karıştırarak oyun alanına giren Adrian kalabalık seyircilere bakındı bir süre. O an göz göze geldiğimizde dünya durmuş gibiydi. Ben farkında olmasam da kardeşim büyümüştü. Artık çocuk değildi. Kim bilir belki aşık bile olmuştu şu süslü ponpon kızların birine... belki çoktan sevgili olup ayrılmıştı bile. Ama bunların hiçbirini bilmiyordum çünkü kendi sorunlarımla meşgul olduğum için onu dinleme fırsatı da bulamamıştım. Fırsatım olsa da Adrian anlatmazdı. Çünkü ablasını hiç sevmiyordu haklı olarak. Bir an duraksayan Adrian hızla gözlerini benden çekerek oyun alanına ilerledi hızlı adımlarla. Bense dolan gözlerimle oyunu izlemeye koyuldum saçma bulsam da. Bugün onun günüydü ve ben de destek olmak zorundaydım sözde ablası olarak. Aynı zamanda ödevimi de yerine getiriyordum. Üzerinden çizgi çizdiğim bir etkinliği hayata geçiriyordum. Yine de o çöplüğe dönmemekte kararlıydım. * Adrian ve takımının uzun süren mücadelesi takdir edilecek türden olsa da maçı kaybetmiştiler ne yazık ki. Koltuğumdan kalkarak onun yanına gitmek istesem de çekinmiştim elimde olmadan. Sinirle anneme ve babama bir şeyler anlatıyordu. Bana patlamasını hiç istemiyordum çünkü bu rezil lise ortamında bir kaos daha yaşamaya gücüm yoktu. Ben de yüzümü çevirerek çıkışa doğru ilerledim. Biraz Hazel'le konuşmak iyi gelebilirdi. Telefonumu çıkararak kendisini aradım fakat yanıt alamamıştım. İçimdeki endişe artmaya başlarken evlerinin yolunu tutmuştum istemsizce. Çünkü Hazel aile bakımından şanslı sayılmazdı benim kadar. "Hazel!" Zile basmam işe yaramadığı için ben de kapıyı yumruklamakta görmüştüm çareyi. Nihayet kapı ardına kadar aralandı. Hazel'in abisi her zamanki sarhoş haliyle karşımda dikilmişti. Üstsüz olduğu için bakışlarımı kaçırdım. "Hazel evde mi? Telefonlarımı açmıyor." "Hangi cehennemde olduğunu bilmiyorum. Ama istersen bana eşlik edebilirsin o gelene kadar." Eliyle leş gibi kokan salonu işaret ettiğinde yüzümü buruşturdum. "Sana eşlik edeceğime çöplükte yuvarlanırım daha iyi, iğrenç herif." Bir iki adım gerilediğimde yüzündeki küstah ifade de silinmişti. "Böyle asi tavırlarına hasta olduğumu daha önce söylemiş miydim?" Artık midem gerçekten bulanmaya başlamıştı. Hazel'in şu herifle nasıl aynı çatı altında kalabildiğine aklım almıyordu. Bir de abisinden beter babası vardı. "Umarım bir inşaatın yanından geçerken kafana bir tuğla düşer de geberip gidersin. Böylece dünya bir pislikten kurtulmuş olur." Arkamı dönerek hızla adımlarken arkamdan iğrenç bağırışlarını duyuyordum. "Bebeğim bu kadar erken ayrılmana çok üzüldüm. Güzel vakit geçirebilirdik." Cebimdeki kulaklığı çıkararak kulağıma taktım ve müziği son ses yaptım. Kendisine duyduğum nefret o kadar yetersiz kalıyordu ki. Hazel'e yaptıkları işkencenin karşılığı bu nefret olmamalıydı. Daha fazlası olması gerekiyordu. Hava akşama doğru kararırken oturduğum parktan kalkarak eve doğru yürümeye başladım. Güzel başlamayan günüm daha da kötüleşmeye doğru gidiyordu. Ben daha kötü ne olabilir diye düşünmeye fırsat bile bulamamıştım. Çünkü eve girdiğimde odamdaki eşyalarımın bir koliye toplanarak salona bırakıldığını gördüm. Sonunda Adrian'ın dediği olmuştu. Kendi odasına sığamayıp yıllardır gözüne kestirdiği odama yerleşmeyi başarmıştı. Salondaki eşyalarımla bakıştığımı gören annem umursamaz bir edayla "Adrian'a büyük bir oda gerekiyordu artık. Bu yüzden senin odaya geçirdik biz de." Dedi ve mutfaktaki işlerine devam etti. "Peki eşyalarımı çıkarırken bana sorma gereği duydunuz mu?" Hala sakin kalmaya çalışıyordum komik bir şekilde. "Bu konuyu defalarca konuştuğumuzu hatırlıyorum. Pek fazla meşguliyetin olmadığı için küçük odaya geçmende bir sakınca görmedik." Annem bulaşık makinesini boşaltırken gereksiz bir konuyu tartışıyormuşuz gibi edaya bürünmüştü. Göğsümdeki ağırlık gitgide çekilmez hale geliyordu. Bir gün önce kızının düşüncelerinden intiharı geçirdiğini öğrense ne tepki verirdi acaba? Bence çok takılmazdı. Çünkü oğlu ve başarısı benden önce geliyordu. Keşke ama keşke çektiğim acılara sırt çevirmeseydi. Ağır adımlarla eski odamın önüne gelerek açık kapıdan Adrian' baktım. Mutlu değildi ama halinden de memnundu. Eşyalarını dolabıma yerleştirirken bir şeyler mırıldandığını duyar gibi olmuştum. Odanın ortasına geldiğimde nihayet beni fark etmişti. Kısa süreli göz temasından sonra bakışlarını tekrar kıyafetlerine çevirdi. "Sırf oyunu kazanamadın diye hıncını çıkaracak birilerini aradın, kazanman gereken bir oyun vardı sonuçta. O kişi de bendim. Üzerimdeki zaferini tebrik ederim." Elimde olmadan yüzüme yerleştirdiğim küstahça bir ifade vardı. Fakat Adrian rahatsız olmuşa benzemiyordu. "Kendini bu kadar önemli görmene üzülüyorum. Bu odayı senden daha çok hak ediyorum çünkü senin uyumaktan başka yaptığın hiçbir şey yok. Zavallısın sen." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ne zaman bu kadar aciz duruma düşmüştüm bilmiyorum. Eskiden beni seven ve saygı gösteren bir erkek kardeşim vardı. Şimdi onu tanıyamıyordum. "Ella, burada kardeşini kışkırtacağına odana yerleşmeye başla." Arkamda olaya müdahale eden anneme çevrildim. Kimden yana olduğu belliydi zaten. "Şımartmaya devam edin onu bu şekilde. Narsist olup başınıza iş açtığında da sakın yakınmayın." Hızlı bir şekilde odadan çıkmak istesem de Adrian'ın sesiyle duraksadım. "Kendi psikolojik sorunların bitti şimdi beni mi analiz etmeye koyuldun? Boşuna yerleşme odaya çünkü tımarhaneye gideceğin gün yakında." Damarlarımda dolaşan kanın sıcaklığını hissediyordum yavaş yavaş. Olduğum yerden ona doğru adımlamaya başladım. "Benimle doğru konuş. Karşında ergen arkadaşların yok senin!" Bağırışım odayı doldururken ona varmama ramak kala annemin kolumdan tutmasıyla duraksadım. "Anne bıraksana, ne yapacağını merak ettim zavallının.", "Adrian!" Annemin sertçe uyarısının ardından gözlerini devirerek daha fazla konuşmaya yeltenmedi. "Keşke hiç gelmeseydin maça. Uğursuzluk getiriyorsun adımını bastığın her yere kendinle birlikte." Duraksadım. Gözlerim dolmuştu. En kötüsüyse Adrian bunu görmüştü. İlk başta şaşkınlığa uğrasa da ardından toparlanarak kıyafetlerini katlamaya devam etti. Annemin kolumdaki eli de gevşemişti artık direnmediğim için. Yüzümü çevirdiğimde duvardaki aynada görüntümle karşılaştım. Gerçekten haklılardı. Zavallı gibi görünüyordum dışarıdan bakıldığında. Gerçi içimde durumlar pek de farklı değildi. Nefret ediyordum kendi yansımamı görmekten. Kendimden nefret ediyordum. Etraf dağınıktı henüz yerleşmediği için. Yerden kavradığım bir eşyayı aynaya doğru fırlatırken oradaki görüntünün de sonsuza kadar yok olmasını diledim. Ayna büyük bir gürültüyle parçalara ayrıldığında annemin çığlıkları doldurdu odayı. Hızla odayı terk etmeden önce yerden aldığım ikinci bir şeyi tekrar aynaya fırlatmak istemiştim ama elime geçen tek şey kırık cam parçası olmuştu. Koridordan geçerken oturma odasından çıkan babam olayı anlamaya çalışıyordu. Anlaşılacak hiçbir şeyin olmamasına rağmen. Avucumdan akan kanın sıcaklığını hissedebiliyordum. Karanlık sokaklarda adımlarken gözyaşlarım da bana eşlik ediyordu aynı zamanda. Nereye gittiğimi bilmiyordum, bir önemi de yoktu. Ait olduğum bir yerde bile yaşamayı beceremiyordum. Yaşamımda bir hata söz konusuydu ama bu sorunun nerede yattığını çözemiyordum. Geldiğim yerle bakışırken içimde şaşkınlık duygusu aradım fakat yoktu. Sol elimle çadırı hafiften araladım onun müsait olup olmadığını umursamadan. Her şey bıraktığım gibiydi. Sobanın yanında dikilmiş elindeki kağıtları teker teker oraya atıyordu. Kafasını kaldırarak bana baktı ardından da yaptığı şeye geri döndü. "Seans günümüz değil biliyorum ama-", "geç otur," dedi kabaca lafımı bölerek. Hiç dinmeyen gözyaşlarımı saklama gereği duymuyordum bu sefer. Neden buraya gelmiştim kendime söz verdiğim halde? Belki de gidecek bir yerim olmadığındandı. Elindekilerin hepsini sobaya atarak yanıma geldi. Oturduğum yerde karşıma geçerek benimle aynı hizaya gelmek için dizlerini yere koyunca oldukça şaşırmıştım. Sağ elimi bileğimden tutarak havaya kaldırdı cebinden çıkardığı bez parçasıyla avucumu sarmaya başlarken. "Teşekkür ederim." Hıçkırıklar arasında konuşmaya zar zor fırsat bulmuştum. Cevap vermedi. İşini bitirdikten sonra ayağa kalkarak yerine oturdu geçen yaptığı gibi. Bu sefer kapüşonu kafasında değildi. Bütün dikkatim kıvırcık kumral saçlarına dalmıştı elimde olmadan. Bir de burnunun üzerindeki ince bir çizgi şeklindeki yara izine. "Gelirken yolda serserilerle mi dövüştün? Ne bu halin?" Ona daldığım için konuşması yüzünden irkilmiştim. Bakışlarım istemsizce sargılı elime kaydı. Yaranın yeri hala sızlıyordu. "Daha kötüsü; ergen kardeşimle kavga ettim. Benden izinsiz odama yerleşmiş. Ama neden olduğundan adım gibi eminim. Bugün çok sevdiği maçı kazanamadı diye bütün öfkesini benden çıkardı. O kadar hırs bürümüş ki gözünü en zayıf olduğum yönümden vurdu beni kavga sırasında..." bir an duraksadım. Neden gereksiz yere her şeyi detaylı bir şekilde anlatma gereği duymuştum ki? Ama artık çok geçti. İş işten geçmişti. Hem ne diye gelmiştim ki buraya? Dediği gibi o bir suflördü ve bana yol göstermek zorundaydı. "Senin suçun." "Nasıl?" gözlerim fal taşı gibi açıldı yanıtını duyduğum zaman. Yüzünde mimik oynamazken az önce söylediği şeyi tekrar etti. "Zayıf yönlerini herkese açık ettiğin için o yerlerden vurulman senin suçun diyorum. Bu kadar keskin sınırlar çizersen etrafına, dönüp dolaşıp seni keserler en sonunda." Kafasıyla elimi işaret ettiğinde ne demek istediğini az çok tahmin edebilmiştim. "Ama sınırlar iyidir-" "Her zaman değil. İnsanlar senin nelerden hoşlanıp nelerden nefret ettiğini tam olarak bilmemeliler. Çünkü zamanı geldiğinde seni kandırmak için hoşlandığın şeyleri önüne suna bilirler. Ya da tam tersi. Seni gıcık etmek için nefret ettiğin şeyleri sunarlar sana." Gözyaşlarım durmuş yerini hıçkırıklara bırakmıştı. "Peki ne yapmam gerekiyor?" diye sordum çaresiz bir şekilde. O eve dönmek istemiyordum. Yok sayıldığım yerde yaşamak istemiyordum. "Çözümü çok basit; az önce söylediklerim sana karışık geliyorsa yapacak te bir şeyin var. O da umursamamak." Yerden büyük karton kâğıdı alarak küçük küçük parçalara ayırdı. "Mesela bugün neye sinirlendin de elini kesme zahmetine girdin?" Sorusu üzerine bakışlarımı ondan kaçırdım. Aslına bakılırsa saçma bir nedenden ötürü. "Bana sormadan odamı kardeşime vermişler." Tepkisini ölçmek için kafamı yukarı kaldırdım ama beklediğim tepkiyi görmemiştim. Alaya almıyordu beni düşündüğümün aksine. "Yaşamak istemeyen biri için oda kavgası etmek sence de saçma değil mi? Demek ki hala varlığını kanıtlamaya çalışıyorsun birilerine. Güzel bir şey bu." Şaşırmıştım. Dediklerinde haksız da sayılmazdı. Daha düne kadar ölmeyi isteyen ben değil miydim? "Ella, verdiğin bu savaşta karşında yabancı birini bulamazsın hiçbir zaman. Savaştığımız kişiler aynı zamanda sevdiğimiz kişilerdir de. Ne zaman yaşlanırız zaten biliyor musun? Düşmanlarımızı seçmeyi bırakıp elimizin altındakilerle yetinmeye başladığımız zaman demiş birisi. Sen de bugün bir yaş daha aldın, bu da savaştan sana kalan bir yara izi. Ama bu savaşlar seni yanıltmasın çünkü bütün bu kargaşanın tek nedeni var; o da eninde sonunda kendinle yüzleşeceğin gerçeği. Çünkü insanın katlanamadığı tek gerçektir bu; kendisiyle yüzleşmesi." Uzun konuşmasının ardından ortaya çöken sessizliği bozma cesareti gösterememiştim. Söylenecek bir şey de yoktu elbette. Elimle yerden destek alarak ayağa kalktığımda bakışlarını üzerimde hissediyordum. "Görüşürüz," dediğimde "görüşeceğiz," dediğini duymuştum ama arkama bakmadan çadırdan çıktım. Sersemlemiş adımlarla yürürken zihnimde dolaşan yanıtsız sorulara biri daha eklenmişti; Ben neden burada huzur buluyordum? ※
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD