"TRAGEDYA"

1992 Words
Tragedya - Duyguları yaşatmak ve hissetirmek için acıma ve korku duyguları üzerine yazılmış tiyatro eseri, trajedi. ※ Ağır ağır yürüdüğüm sokaklardan geçerken içimdeki hisleri de bastırmanın mutluluğu içindeydim. Normalde kafamın içinde tıka basa dolu olan düşüncelerim şimdi ya yok olmuştular ya da bir dahaki sefere gün yüzüne çıkmak için fırsat kolluyorlardı. Açıkçası bu pek de umurumda değildi. Şu anki durumumdan gayet memnundum. Acaba diğer insanlar da benim için nimet sayılan bu 'boş kafa' terimini her gün mü yaşıyorlardı? Bunu düşünmeden edememiştim. Ne büyük nimet ama? Sadece aldığım anti depresanlarım sayesinde bu mutluluğa kavuşabiliyor olsam da zamanla onun da etkisini kaybetmiştim. Avucumdaki yaraya işleyen rüzgar elimi kontrol etme isteği uyandırmıştı. Yine de bakma gereği duymadım. Canımın yanması her ne şekilde olursa olsun hayatta olduğumu hissettiriyordu bana. Anneme karşı gelişimi, Adrian'ın gerçek düşüncelerini ortaya dökmeye sebep oluşumu hatırladığım zaman içimi garip bir kıpırtı sarmıştı. Yaşadığımın kanıtı. O evde bir hayalet olmamıştım beş dakikalığına olsa da. Telefonu tümden kapatmıştım her ne kadar beni arayacaklarını düşünmesem de. Eve vardığımda saat epey geç olmuştu. Cebimi yokladım anahtarı bulmak için fakat evden nasıl çıktığımı hatırladığımda anahtarın da çantada kaldığını hatırladım. Çok güzel, çok güzel, çok güzel. Dudaklarımı yalayarak etrafıma bakındım. Evdeki hiç kimseyle yüz yüze gelmek istemiyordum. Hazel'e mi gitseydim acaba? Gerçi sapık abisiyle aynı çatı altında bulunacağıma sokakta yatardım daha iyi. Hava koşulunu göz önünde bulundurduğumda sabaha sağ çıkma ihtimalim sıfırlanıyordu o zaman da. Daha fazla uzatmadan zile bastım. Kısa bir süre sonra karşıma dikilen annem olmuştu uykulu bir şekilde. Yüzüne bakmaktan kaçınarak sessiz bir şekilde yanından geçtim ve ayakkabılarımı çıkardım. Ev karanlık olduğu için ekstra çaba sarf ediyordum bir yerlere çarpmamak için. "Neredeydin?" Annemin sorusunu cevaplamak gelmemişti içimden. Ama konuşmak zorundaydım yoksa sesini yükselterek gecenin devamını zehir ederdi bana. "Öylesine dolaştım dışarıda." Evin ortasına geldiğimde arkamdan konuşmayı sürdürdü. "Telefonunu açık tutma konusunda konuşmuştuk seninle." Şaşırmıştım. Annem bir kavga sonrasında asla bu kadar ılımlı konuşmazdı. Yavaş bir şekilde arkamı döndüm. "Huyuma gitmek adetin değildir anne, bayan Louisa'yla mı konuştun?" Yüzümdeki alaycı ifadeyi gördüğünde şaşırmıştı o da benim gibi. Kollarını göğsünde birleştirdi konuşmadan önce. "Sahip olduğun bu zekayı heba edişini gördüğüm her gün içten içe ne kadar üzüldüğümü bilemezsin Ella. Bazen neyi yanlış yaptığımı düşünerek sabahı ettiğim oluyor ama cevabı bulamıyorum bir türlü. Anneler her şeyi bilir en nihayetinde değil mi? Ama sen bana anneliğimi sorgulattın çünkü canımdan çok sevdiğim evladımın gözümün önünde erimesine seyirci kalmak beni öldürüyor. Keşke sana daha çok faydası dokunan bir annenin evladı olsaydın. Çünkü ben sana yardım edemedim." Ve arkasını döndü gitti konuşmasını bitirdikten sonra. Karanlık salonun ortasında ne kadar kaldığımı bilmiyordum. Artık ayakta durmaktan acıyan bileklerimi fark edine ağır bir şekilde yeni odama doğru adımladım. Kapıyı açarak direkt yatağımın üzerine yığıldım fakat yorgun ruhumu nereye sersem diye düşünmeden edememiştim bir taraftan da. Göz ucuyla karanlık odayı incelemeye çalıştım. Annem sermek için çarşafımı yatağın ucuna bırakmıştı. Odaya yerleşmek için bekleyen koliler sabırsızlıkla beni bekliyorlardı. Benimse daha önemli işlerim vardı. Düşünmek gibi mesela. Uykuya dalmadan önce annemin söylediği bütün kelimeler teker teker dönmeye başladı zihnimin çöplüğü üzerinde. "Keşke sana daha çok faydası dokunan bir annenin evladı olsaydın." Gözümden akan yaş burun kemerimden sıyrılarak çarşafsız yatağa nüfus etti. Bu hastalık beni öldürecek olsa yine de annemin sen olmasını isterdim, anne. ardından rahatsız edici rüyaların baş kaldırdığı uykuma daldım. Yatağımdan doğrulduğumda ilk olarak perdesi kenara çekilmiş pencereyi izledim. Hava kasvetliydi. Canım yatakta uzanmak istemiyordu nedense. 'Garip bir gün' diye geçirdim içimden. Ayağa kalkarak uzun uğraşlar sonucu kolilerin içinden diş fırçamı ve tarağımı bulmayı başardım. Güne 'normal insanlar' gibi başlamayı istemiştim nedense. Dişlerimi fırçalarken aynadaki yansımamla bakışıyordum. Oradaki kişi farklıydı bu sabah. Benim için ağırlık olan şeyler bugün zorluk çıkarmıyorlardı. Dedim ya, garip bir gün. Saçlarım yağlı oldukları için banyo yapmayı düşünsem de sonra vazgeçmiştim. Saçlarımı taradıktan sonra beceriksiz bir şekilde kulağımın dibine sıkıştırdım. Ne giyeceğim konusuna geldiğimde fazla düşünmeden annemin geçen doğum gününde aldığı ve asla giymediğim kırmızı kazağımı üzerime geçirmiştim. Bu sefer kot pantolon giymeyi tercih ettim çünkü benim için şık sayılacak kazağın altına eşofman giymek komik sayılırdı. Uzun süre olmuştu kot pantolon giymeyeli. Bu yüzden bacağımı saran dar kumaşı epey rahatsız etmişti beni. Biraz sonra alışırdım. Avucumdaki yara kabuk bağlamıştı bile fakat yaptığım her harekette canımı acıtıyordu. Kapıyı açarak odamdan dışarı çıktığımda uğradığım ilk yer mutfak olmuştu. "Günaydın," diyerek masadaki yerimi aldım adetim üzerine. Herkesin garip bakışlarını üzerimde hissediyordum; özellikle annemin. Gözleri kazağıma takılı kalsa da herhangi bir yorumda bulunmadı. "Nasılsın kızım?" Babamın sorusu üzerine gülümsemeye çalıştım. "Daha iyi," dedim annemin tabağıma bıraktığı tostu elime alarak. Adrian ben yokmuşum gibi davranmaya devam ediyordu. Bunun için onu suçlayamazdım çünkü ben de ablalık görevimi mükemmel bir şekilde yerine getirdiğim söylenemezdi. İki ısırıktan sonra midem tıka basa dolsa da kendimi zorlayarak tostu bitirdim ve midemdeki ağırlık hissiyle masadan kalktım. "Görüşürüz," diyerek mutfaktan çıktığımda arkamdan şaşkın şaşkın baktıklarını görebiliyordum. Çünkü konuştuğum bu iki kelime bile benim için fazlaydı. Durağa doğru adımlarken içimde kuşku uyandıran bir dinginlik yatıyordu. Neden bu kadar huzurluydum? Kafamdan atamadığım soruları cevaplamış mıydım peki? Kesinlikle hayır. Yine de umurumda değildi bu soruların hiçbirisi. Mesela, sevgililerin birbirilerine kuşku duymadan inanmalarını artık sorgulamıyordum. Ya da otobüs bekleyen hamile kadının ileride travmalar yaşayacak çocuğunu en kısa sürede doğurma heyecanı da umurumda değildi. Bugün o akışın içine katılmaya karar vermiştim. Benim için en iyi tarafı yaşamaktan korktuğum panik atağın bugün epey uzaklarda oluşuydu. Sanki dinlemem için tatil vermişti bana. Sınıfa girdiğimde adetim üzerine yerime geçmek için sabırsızlanmadım. Tam tersi, insanların yüzlerini incelerim uzun uzun. Herkes bir şeylerle uğraşıyordu ve bunu anlayabiliyordum. Her ne kadar uğraştıkları şeylerin benle alakası olmasa da. Raul'un yanına oturduğumda çocuk fal taşı gibi açılmış gözlerini üzerime dikti. "Günaydın," dedim tepkisini ölçmek için o gözlere odaklanarak. Belki de yanında oturmamı istemiyordu. "Rahatsız etmiyorum umarım." Dediğimde hızla kafasını iki yana salladı. "Hayır, hayır. Günaydın bu arada. İyiyim sen nasılsın? Çok iyi gördüm seni bugün? Çok da güzel..." sonlara doğru sesi kısılmıştı hatta duyulmaz olmuştu. Bana iltifat mı etmişti? Midemde garip bir kıpırdamalar duydum. Birileriyle flört etmeyeli uzun zaman olmuştu sonuçta. Ayrıca yağlı saçlarımla güzel göründüğümü de düşünmüyordum. "Teşekkürler, iyi olmaya çalışıyorum ben de. Ayrıca güzel olduğumu düşünen tek kişi olabilirsin sınıfta." Kaşlarını çattı söylediklerim üzerine. "Diğerlerinin ne düşündüğü kimin umurunda?" Bir an duraksamıştım. Haklıydı söylediklerinde; kim takardı ki kimin ne düşündüğünü. "Bazen insanların ne düşündüklerini o kadar çok kafaya takıyorum ki hayatı kaçırıyorum; bir bakıyorum gün bitmiş. Bu bana otobüsün diğer tarafındaki manzaraları hatırlatıyor. Ya izleyemediğim diğer tarafta önemli bir şey kaçırdıysam diye düşünmeden edemiyorum." İlk kez birilerine düşüncelerimi açmıştım hem de tanımadığım bir insana. Raul da epey şaşırmıştı benim gevezeliğime. Sonuçta her gün onunla oturup hayatın felsefesini yapmıyordum. "Seçenekler ve olanaklar Ella. Çok fazla seçenek ve bununla birlikte çok fazla olanak var. Arasından birini seçip yaşamak zorundayız ama hepsini aynı anda yaşamamızın imkanı yok. İki tarafın manzarasını da izlemen olanaksız bu yüzden arkana yaslan ve geride bıraktığın yolculuğun tadını çıkar." Gülümsedim. Aslında hayatı yaşamak çok basitti; hemen hemen kılavuzu da bulunuyordu. Fakat onu hayatınıza uyarlamanız çok basit olmuyordu. Birbirine uymayan yapboz parçası gibi; fotoğraf tamamlanamıyordu. Hoca içeri girdiğinde Raul ile olan konuşmamız da son bulmuştu. Ders çıkışı yine aylak aylak dolaşırken bulmuştum kendimi. Bugün kulaklık takma zahmetine de girmemiştim. Canım müzik dinlemek istemiyordu. Aslında söylemek istedikleri şeyi çok iyi anlıyordum. Biraz zorlasam notlarımı düzeltir, sosyal ortamımı geri getirir hatta erkek arkadaş bile bulurdum. Raul... hiç de ilgisiz durmuyordu bana karşı. Sorun burada değildi; sorun tüm bu saydıklarımı yapamamakta da değildi. Sorun; bütün bunları yapmak istemiyor oluşumdaydı. Yaşamak zaman kaybıydı. Sanki yapacak başka bir şey varmış gibi bunu zaman kaybı olarak nitelemem gülünç kaçmıştı. Yaşamaktan başka bir eylem var mıydı ki? Kendi kendime gülmeye başladım yanımdan geçen insanların yüzlerindeki ifadeleri umursamadan. Cehennemin dibine kadar yolunuz var. Kendi kendilerini mutlu edemedikleri gibi kendi kendine gülen insanları da garipserlerdi. Asıl kaçık sizsiniz. İpleri olan kuklalar gibi yaşayıp gidiyorsunuz kendinizden bile haberiniz olmadan. Tek derdiniz yargılanmadan yaşayacağınız bir toplum. Toplumunuz da batsın, kendiniz de. Ayaklarım bir adım daha atamaz duruma geldiğinde duraksamıştım. Yine o çadırın önündeydim. Etrafımı saran çöplüğün ortasında duruşumdan gram rahatsızlık duymuyordum. Sanki ait olmam gereken yer burasıymış gibi. İçeri girecek gücüm yoktu çünkü ne zaman oraya gitsem yaşamak için bir neden buluyordum. Bugün de bu nedenlerden birine ihtiyacım vardı çünkü tükenmiştim. Tükenecek tek bir zerrem kalmayıncaya dek. Bir adım atmıştım ki hafif aralık çadırın içinde sırtı bana dönük olan kadın görmüştüm. Giydiği kırmızı kabanını taşıyan zarif, uzun bedeni dikkatimi çekmişti. Neden onun da hayatında bir kadın olabileceği gerçeğini aklıma getirememiştim ki? Çöplükte yaşıyor olması yalnız olacağı anlamına gelmezdi ki? Son sorum üzerine kalbimde hissettiğim ağırlık beni kendime getirmişti. Panik atak. Arkamı dönerek hızla olduğum yönün tersine doğru koşturmaya başladım. Bir anda yalnızlığım gelmişti aklıma. Neden yalnızdım? Normal bir hayatım olmasına neden yaşayamıyordum bir türlü? Bir balık okyanustan sıkılabilir miydi? Ya da bir kuş gökyüzüne küser miydi? Hiçbir çocuk sokağa küsmezdi, ya ben? Neden yere çakılıyordum yaşamaya karar verdiğim her günün sonunda? Çok 'neden'ler vardı ama cevapları yoktu ne yazık ki. Evin kapısını açtığımda beklediğim gibi sessizlikle karşılaşmıştım. Annem arkadaşlarının birinin evindeydi, babam işte, Adrian ise ders sonrası arkadaşlarıyla basket oynamaya gitmişti. Herkesin bir rutini vardı bu evde ezbere bildiğim. Her an başlamaya hazır panik atağın korkusuyla kendimi odama attım. İlaçlarımı evde unutmuştum terslikten. Yere oturarak ilaç şişesini avucuma dökülmesini bekledim. Telaştan bütün şişeyi boca etmiştim, bu yüzden ilaçlar avucuma doldu hatta birkaçı yerdeki halının üzerine düştü. Duraksadım. İçimdeki korku da dinmişti aniden duran düşüncelerimle birlikte. Ansızın avucumdaki bütün ilaçları yutmaya karar vermiştim gerisinde ne olacağını düşünmeden. Kolinin içindeki su şişesine uzanarak oradaki bütün suyu kafaya diktim. İlaçlar boğazımı yırtarak geçtiğinde hafif bir korkuya kapılmaya başlamıştım yavaştan. Öleceksin. Yaşadığımı kim söyledi ki? Elimdeki şişeyi yavaşça halının üzerine bırakarak geriye doğru süründüm ve sırtımı yatağıma yasladım. Şimdi yapmam gereken tek şey ölümü beklemekti. İçimi kaplayan tek bir his vardı; endişe. Gözlerimi kapattıktan sonra ne olacaktı? Umarım buraya benzemeyen bir yerle karşılaşırdım yoksa oradan da kurtulmak zorunda kalacaktım. Düşüncelerim saçmalaşmaya başlamıştı. Korkuyordum. Kimi kandırıyorum ki? Bir an telefonu alarak Bayan Louisa'yı aramayı düşündüm fakat son anda kendimi durdurdum. Ya Suflör? Duyduğunda ne tepki verecekti? Bilincimi kaybetmeden mektup yazmalı mıydım? En azından anneme veda edebilirdim. Başım dönmeye başlamıştı. Bununla birlikte midemde korkunç bir acı baş kaldırdı. Bu esnada evin kapısının açıldığını duydum. Bu saatte kimse gelmezdi ki eve! "Ella?" Hayır, hayır olamaz. Adrian, şimdi gelemezsin. Kapımı tıklattı içeri girmeden önce. "Müsait misin?" Kafasını hafif çıkararak beni kontrol etti. Şimdi ne yapmam gerektiğini bilmiyordum işte. Dehşete kapılmış halde ona bakıyordum. Ne yaptığımı bilmemesi gerekiyordu. Beni bu halde bulacak olan kişinin Adrian olma ihtimalini hesaba katmamıştım. Aptal. Aptal. Aptal. "Dün söylediklerim için özür dilemeye geldim." Kafamı sabit tutamıyordum artık. Buna rağmen direndim onu dinlemek için. Lütfen çabuk git, beni bu halde görmemen gerekiyor Adrian. "Sana kızdım çünkü ilk kez ablam beni izlemeye gelmişti ama ben o gün heyecandan kendimi kaybettim. Kazanamamamız tamamen benim hatamdı. Seninle bir ilgisi yoktu. İstersen odana geri dönebilirsin, ben toplarım senin eşyalarını da." Yutkunmaya çalıştığımda gözümden damlayan bir yaş yanağımdan akarak geçip gitti. Konuşmaya çalışsam da her an kapanacak gibi duran zihnim buna engel oluyordu. "Eskiyi çok özlüyorum abla, seninle yastıktan yaptığımız evleri mesela; sonra ben onları dağıtırdım sen de yalandan kızardın bana. Çocukken kabus gördüğümde zorla yanında uyuduğum geceleri de çok özlüyorum. Bir türlü rahat uyumana izin vermezdim ama yanından kovmazdın asla. Şimdi ne zaman korksam yanına gelmeye çekiniyorum çünkü kendi kabuslarınla boğuşuyorsun, bunu biliyorum." "Adrian..." Gözyaşlarım sıklığını artırmıştı. Yaptığım düşüncesizce hareketin bedelini ağır ödeyecektim o da eğer sağ kalırsam. Adrian'ın yüzündeki ifade de değişmeye başladı. "Yüzün kireç gibi." Dedikten sonra ipucu arar gibi etrafı inceledi hızlı bir şekilde. Gözleri yerde duran boş şişeye takılı kaldığında taşlar yerine oturmuştu. "Abla!" korkuyla yanıma geldiğinde artık vücudumu sabit tutamamıştım. Onun kollarına yığıldığımda dudağımdan zorlukla dökülen son sözcükler "ambulansı ara," olmuştu. Bunu kendim için yapmamıştım elbette. Bana bir şey olacak olursa kendisini hiçbir zaman affetmeyecek olan kardeşim için yapmıştım. Korktuğu zaman donup kalırdı, iyi tanırdım onun. Ambulansı aramayı çok sonra akıl ederdi anca. Böylece son ablalık görevimi de yapmış olmuştum. Gözlerim kapanırken Adrian'ın korku dolu sesi de gitgide uzaklaşmaya başlıyordu. Neden mutlu ya da huzurlu değildim? Ölümün insana huzur getireceği söylenirdi oysa. Belki de yanlış yaptığım bir şeyler vardı her zaman olduğu gibi. Çünkü doğru düzgün ölmeyi bile beceremiyordum. ※
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD