Scenery✨/ Bölüm 1
SCENERY
Biriktirdiğim Manzaralar
Bölüm 1 — Bir Zamanlar Biz
Kim Taehyung
Seul'un en tanınmış fotoğrafçılarından biri olan Kim Taehyung, insanların çoğunun yalnızca hayalini kurabildiği bir hayata sahipti.
Çektiği fotoğraflar uluslararası dergilerin kapaklarında yayımlanıyor, sergileri haftalar öncesinden tükeniyor, adı fotoğrafçılık dünyasında saygıyla anılıyordu. Bir kameranın karşısında duran insanın yalnızca yüzünü değil, saklamaya çalıştığı duygularını da yakalayabilen nadir insanlardandı.
Onun için fotoğraf çekmek, bir görüntüyü ölümsüzleştirmekten çok daha fazlasıydı. İnsanların fark etmeden yanından geçip gittiği ayrıntıları görmek, bir anın içinde saklanan duyguyu yakalamak ve zamanın elinden hiçbir şey kurtaramayacağını bilmesine rağmen o ana tutunmaya çalışmaktı.
Yirmi dokuz yaşındaydı. Siyah saçları çoğu zaman alnına düşer, koyu bakışları karşısındaki insanı farkında olmadan sustururdu. Kalabalıkların içinde dikkat çekmek için çabalamasına gerek yoktu. Sessizliği bile kendine özgü bir ağırlık taşıyordu.
Röportajlarda ona en çok yöneltilen sorulardan biri, bu kadar etkileyici fotoğrafları nasıl çektiğiydi.
Taehyung her defasında gülümseyerek aynı cevabı verirdi.
İyi bakmak.
İnsanlara, gökyüzüne, denize, sokak lambalarının altında yürüyen yabancılara… Her şeyin anlatacak bir hikayesi olduğuna inanırdı.
Fakat kimse onun kendi hikayesini anlatmaktan kaçındığını bilmiyordu.
Fotoğraf stüdyosu, şehir merkezindeki yüksek bir binanın on ikinci katındaydı. Geniş camlardan Seul'un kalabalık caddeleri görünür, öğleden sonraları güneş ışığı ahşap zeminin üzerine uzun çizgiler bırakırdı. Duvarlarda sergilerinden kalan fotoğraflar asılıydı. Dağlar, yağmur altında kalmış sokaklar, gece yarısı boşalan tren istasyonları, kıyıya vuran dalgalar…
Ve çalışma masasının hemen üzerindeki rafta, diğerlerinden biraz daha geride duran küçük bir fotoğraf.
Kimsenin dikkatini çekmeyen, çerçevesi bile olmayan eski bir fotoğraf.
Fotoğrafta genç bir kadın, denize doğru dönmüş, rüzgarın dağıttığı saçlarını bir eliyle yüzünden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Yüzü tam olarak görünmüyordu. Buna rağmen Taehyung o fotoğrafı binlerce insanın arasında bile tanıyabilirdi.
Çünkü o kareyi çeken kişi kendisiydi.
Ve fotoğraftaki kadın, bir zamanlar bütün dünyasından daha fazla sevdiği Park Seo-yun'du.
Taehyung masasındaki kamerayı eline aldı. Parmakları alışkanlıkla objektifin kenarında dolaşırken bakışları yeniden o küçük fotoğrafa kaydı.
Beş yıl.
Bir insanın hayatında beş yıl çok şey değiştirebilirdi. İnsanlar büyür, alışkanlıklar değişir, şehirler başka yüzlerle dolar, mevsimler defalarca gelip geçerdi. Bir zamanlar vazgeçilmez sandığın şeyler bile zamanla sıradanlaşabilirdi.
Peki, bir insanın yokluğu sıradanlaşabilir miydi?
Taehyung bunu hiç öğrenememişti.
Beş yıl önce her şey çok daha basitti.
En azından o zamanlar öyle sanıyordu.
Seo-yun yanındayken dünyanın geri kalanını düşünmesine gerek kalmazdı. Sabahları onun gönderdiği anlamsız mesajlarla güne başlar, çekim arasında bulduğu ilk fırsatta onu arar, günün sonunda yorulmuş olsa bile sesini duymadan uyumazdı.
Seo-yun bazen saatlerce çizim yapar, Taehyung da karşısındaki koltukta oturup onu izlerdi. Genç kadın çizimlerine öyle dalardı ki sevdiği adamın kendisini izlediğini fark etmezdi.
Taehyung ise tam o anlarda fotoğraf çekmek isterdi.
Çünkü Seo-yun en güzel halindeydi; birinin kendisine bakıp bakmadığını umursamadan, yalnızca sevdiği şeyi yaparken.
Bir gün Seo-yun bunu fark etmişti.
Sn: Yine mi bana bakıyorsun?
Th: Hayır.
Sn: Taehyung, elinde kamera var.
Th: Kameramı kontrol ediyorum.
Sn: Kameranın objektifi neden bana dönük peki?
Th: Çünkü karşımdaki manzara güzel.
Seo-yun başını kaldırıp ona bakmış, ardından gülerek yüzünü çizim defterinin arkasına saklamıştı.
Sn: Seninle konuşulmaz.
Th: Ben gayet ciddi bir şey söyledim.
Sn: Bir gün bütün fotoğraflarını sileceğim.
Th: O zaman seni yeniden çekerim.
Sn: Ya poz vermezsem?
Th: Vermene gerek yok. Ben seni her halinle tanıyorum zaten.
O gün Seo-yun ona küçük bir kağıt parçası fırlatmış, Taehyung kahkahalarla gülmüştü. Sonra genç kadın kalkıp yanına gelmiş, onun elindeki kamerayı almış ve bu kez Taehyung'un fotoğrafını çekmişti.
Fotoğraf bulanıktı. Taehyung'un gözleri kısılmış, dudaklarında kocaman bir gülümseme belirmişti.
Yıllar boyunca çektiği binlerce fotoğrafın arasında en sevdiği karelerden biri olmuştu.
Çünkü o fotoğrafta kendisi vardı.
Seo-yun'un gördüğü haliyle.
Taehyung gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Anılar bazen insanın kapısını çalmazdı. Hiçbir uyarı vermeden içeri girer, en güvenli sandığın yere yerleşirdi.
Telefonunun ekranı aydınlandı. Asistanından gelen mesajda ertesi günkü sergi toplantısının saati yazıyordu. Taehyung kısa bir cevap verdi, sonra kamerayı masaya bıraktı.
Artık çalışması gerekiyordu.
Hayat devam ediyordu, değil mi?
O da devam etmişti.
En azından dışarıdan bakıldığında.
---------------------------------------------
Park Seo-yun
Park Seo-yun'un dünyası, Taehyung'un dünyasından farklı görünüyordu.
O, bir fotoğrafın içindeki gerçeği yakalamaya çalışmazdı. Kendi gerçeğini çizgilerin, renklerin ve bazen de boş bırakılmış sayfaların arasına saklardı.
Yirmi yedi yaşındaydı. İllüstratör olarak çalışıyor, çocuk kitaplarından dergi kapaklarına kadar farklı projeler için çizimler hazırlıyordu. İnsanlar onun çizimlerini gördüklerinde içlerinde tarif edemedikleri bir sıcaklık hissettiklerini söylerlerdi. Seo-yun, çizdiği karakterlerin yüzlerine küçük duygular yerleştirmeyi severdi. Hafifçe eğilmiş bir baş, yarım kalmış bir gülümseme, pencerenin dışında bir yere dalmış gözler…
Belki de başkalarının fark etmediği ayrıntılara bu kadar önem vermesinin sebebi buydu.
Bir zamanlar kendi hayatındaki en küçük ayrıntıların bile bir gün özleyeceği şeylere dönüşeceğini öğrenmişti.
Omuzlarına dökülen koyu kahverengi saçlarını çoğu zaman gelişigüzel toplar, çalışırken parmaklarına bulaşan boyaları temizlemeyi unuturdu. Masasının üzerinde renkli kalemler, yarım kalmış çizimler ve kahve fincanları birikirdi. Penceresinin önünde küçük saksılar vardı. Her sabah onlara su verir, sonra bilgisayarının başına geçerdi.
Dışarıdan bakıldığında sakin, kendi hayatını düzene koymuş, geçmişiyle barışmış bir kadın gibi görünüyordu.
Oysa bazı sabahlar gözlerini açtığında aklına gelen ilk şey, beş yıl önce duyduğu bir sesti.
Seo-yun, buraya baksana.
Taehyung'un sesini unutmak istemişti. Çünkü onu hatırlamak, yalnızca bir insanı özlemek değildi. Bir zamanlar birlikte kurdukları hayalleri, yarım bıraktıkları cümleleri ve bir daha geri gelmeyecek kadar güzel günleri yeniden yaşamak demekti.
Ama insan, unutmak istediği şeyleri neden en çok hatırlardı?
Seo-yun masasındaki çizim defterini açtı.
Sayfanın ortasında yarım kalmış bir deniz manzarası vardı. Uzakta ufuk çizgisi, kıyıda ahşap bir bank ve bankın yanında ince dallı bir ağaç…
Kalemi eline aldı. Ağacın dallarına birkaç küçük yaprak çizdi. Sonra denizin üzerine gün batımının rengini eklemek istedi.
Turuncu.
Pembe.
Biraz da mor.
Renkleri karıştırırken dudaklarından belli belirsiz bir iç çekiş döküldü.
Bu manzarayı daha önce çizmişti.
Hem de defalarca.
Her seferinde başka bir ayrıntı ekliyor, başka bir açıdan bakıyor, renkleri değiştiriyordu. Ama sonuç hep aynı oluyordu. Bir bank, bir ağaç ve denize dönük boş bir yer.
Sanki biri gelirse yanına oturabilirmiş gibi.
Seo-yun kalemini bıraktı.
Bunca yıl geçti, Taehyung.
Sen şimdi neredesin?
Bu soruyu kendisine sormamaya çalışıyordu. Çünkü cevabını bilmese bile onun iyi olmasını istiyordu. Başarılı olmasını, hayallerini gerçekleştirmesini, sabahları mutlu uyanmasını…
Kendisinin olmadığı bir hayatta mutlu olmasını istiyordu.
Ama bazen, özellikle geceleri, içindeki başka bir ses bütün bu güzel dileklerin arasından yükseliyordu.
Bir kere bile beni aradın mı?
Gittiğim gün arkamdan baktın mı?
Beni gerçekten unutabildin mi?
Seo-yun bu soruların hiçbirini yüksek sesle sormamıştı. Beş yıl boyunca onları içinde taşımış, bazen çizimlerinin arasına saklamış, bazen de uyuyabilmek için zihninden uzaklaştırmaya çalışmıştı.
Taehyung'u özlüyordu.
Bunu kendisine itiraf etmek artık eskisi kadar zor değildi. Zor olan, özlemin yanında duran pişmanlıkla yaşamaktı.
Çünkü Seo-yun yalnızca birini kaybetmemişti.
Bir zamanlar kendisini bütün kalbiyle seven bir adamın, en zor anında yanında olmasına izin vermemişti.
Bunu neden yaptığını kendisi biliyordu. O günlerde korkmuştu. Geleceği düşünmekten, her şeyin değişmesinden, sevdiği insanın da kendi yükleri altında ezilmesinden korkmuştu. Taehyung'un hayatına bir sorun daha eklemek istememişti.
Ama şimdi geriye dönüp baktığında, onun adına karar vermenin de bir tür haksızlık olduğunu anlıyordu.
Taehyung ona birlikte mücadele etme şansı bile bulamamıştı.
Seo-yun defterin köşesine küçük bir cümle yazdı.
Bazı vedalar, insanın söyleyemediği cümlelerle başlar.
Bir süre yazdığı cümleye baktı. Ardından sayfayı çevirdi.
Belki bir gün bütün bunları birine anlatabilirdi.
Belki bir gün Taehyung'un gözlerinin içine bakıp neden gittiğini söyleyebilirdi.
Ama o günün ne zaman geleceğini bilmiyordu.
---------------------------------------------
Bir zamanlar biz
Beş yıl önce, Seul'un ilkbaharı daha yeni başlamıştı.
Şehrin sokaklarında açan kiraz çiçekleri rüzgarla savruluyor, kafelerin önündeki masalar yeniden doluyor, insanlar kışın ağırlığını üzerlerinden atmaya çalışıyordu.
Taehyung o gün küçük bir sanat galerisinde çekim yapıyordu. Galerinin duvarlarına genç sanatçıların eserleri asılmıştı. Taehyung'un görevi, sergideki tabloları ve ziyaretçileri fotoğraflamaktı.
İşini bitirmek üzereyken galerinin arka tarafında bir genç kadın dikkatini çekmişti.
Kadın, duvara asılmış bir resmin karşısında duruyordu. Elinde küçük bir not defteri vardı. Birkaç adım geri çekiliyor, başını yana eğiyor, sonra yeniden resme yaklaşıyordu.
Taehyung önce onun duruşunu fotoğraflamak istemişti.
Sonra kadın gülümsemişti.
Ve Taehyung, deklanşöre basmayı unutmuştu.
O gülümsemede gösteriş yoktu. Bir başkasının onu izlediğini bilmeyen, kendi küçük dünyasında mutlu olan birinin içtenliği vardı.
Taehyung kamerayı yeniden kaldırdı.
Bu kez fotoğrafı çekti.
Deklanşörün sesiyle kadın başını çevirdi.
Sn: Beni mi çektiniz?
Th: Evet.
Sn: Neden?
Taehyung bir an duraksadı. Normalde böyle sorulara rahatlıkla cevap verirdi. Fakat o gün, karşısındaki kadının gözlerine bakarken aklına gelen ilk cümleyi söylemek yerine daha sade bir cevap vermeyi seçti.
Th: Güzel bir an yakaladığımı düşündüm.
Kadın kaşlarını hafifçe kaldırdı.
Sn: İzin almadan fotoğraf çekmek de mesleğinizin bir parçası mı?
Taehyung gülümsedi.
Th: Haklısınız. İsterseniz silebilirim.
Kameranın ekranını ona çevirdi.
Kadın fotoğrafa baktı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
Sn: Silmeyin. Ama bir daha çekmeden önce sorun.
Th: Söz veriyorum.
Sn: Ben Park Seo-yun.
Th: Kim Taehyung.
O gün birbirlerinin hayatında ne kadar yer edineceklerini bilmiyorlardı.
Seo-yun, Taehyung'un bir gün en çok özleyeceği insan olacağını bilmiyordu.
Taehyung ise karşısındaki kadının gülümsemesini yıllar boyunca fotoğraflarında arayacağını…
İlk karşılaşmalarından sonra tesadüfler çoğaldı. Aynı galeride yeniden karşılaştılar. Birkaç gün sonra bir kafede yan yana oturdular. Ardından mesajlaşmaya başladılar.
Taehyung, Seo-yun'un çizimlerini görmek için bahaneler buluyordu. Seo-yun ise onun çektiği fotoğraflara bakmak için her fırsatı değerlendiriyordu.
Bir süre sonra bahanelere ihtiyaçları kalmadı.
Birbirlerini görmek istiyorlardı.
İlk kez el ele tutuştukları günü Seo-yun hâlâ hatırlıyordu. Yağmur yağıyordu. Taehyung şemsiyeyi onun tarafına doğru tutmuş, kendi omzunun ıslanmasına aldırmamıştı.
Sn: Sen de ıslanıyorsun.
Th: Önemli değil.
Sn: Sonra hasta olursan ne yapacağım?
Th: Bana çorba yaparsın.
Sn: Kim sana çorba yapacağımı söyledi?
Th: Bence yaparsın.
Sn: Kendine çok güveniyorsun.
Th: Sana güveniyorum.
Seo-yun o cümlenin ardından susmuştu.
Taehyung da başka bir şey söylememişti. Yalnızca elini uzatmış, parmaklarını onun parmaklarının arasına yerleştirmişti.
Seo-yun elini çekmemişti.
O gün yağmurun altında yürürlerken, dünyanın geri kalanının biraz uzaklaştığını hissetmişti. Sanki şehir bütün gürültüsünü bir anlığına susturmuş, onlara yalnızca birbirlerinin sesini bırakmıştı.
Daha sonra birlikte geçirdikleri günler birer birer çoğaldı.
Gece yarısı yenilen hazır erişteler.
Taehyung'un çekimden dönerken Seo-yun için aldığı küçük çiçekler.
Seo-yun'un onun çalışma masasının üzerine bıraktığı notlar.
Birlikte izledikleri filmlerin yarısında uyuyakalmaları.
Deniz kenarında saatlerce oturup hiçbir şey konuşmamaları.
Taehyung'un en sevdiği şey, Seo-yun'un yanında sessiz kalabilmekti. Çünkü onun yanında sessizlik, boşluk anlamına gelmiyordu.
Bazen Seo-yun başını omzuna yaslar, Taehyung da elini onun saçlarının üzerinde gezdirirdi. Dalgaların sesi aralarında dolaşırken ikisi de zamanın biraz daha yavaşlamasını isterdi.
Bir gün Taehyung kamerasını bankın üzerine bırakmış, denize bakan Seo-yun'a dönmüştü.
Th: Seo-yun.
Sn: Hı?
Th: Bir gün çok uzaklara gitmek ister misin?
Seo-yun ona bakmıştı.
Sn: Nereye?
Th: Bilmiyorum. Belki denizin olduğu bir yere. Belki de kimsenin bizi tanımadığı küçük bir şehre.
Sn: Seninle mi?
Th: Başka kiminle?
Seo-yun gülümsemişti. Sonra başını yeniden onun omzuna yaslamıştı.
Sn: O zaman gideriz.
Taehyung o gün bu cümleyi uzun süre düşünmüştü.
O zaman gideriz.
Ne kadar kolay söylemişti.
İnsan bazen geleceğin kendisine ait olduğunu sanıyordu. Sevdiği insanın elini tuttuğu sürece hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanıyordu.
Taehyung da öyle inanmıştı.
Seo-yun'un bir gün kendisinden uzaklaşabileceği aklına bile gelmemişti.
Çünkü o zamanlar Seo-yun, onun geleceğinde yalnızca bir ihtimal değildi.
Geleceğinin kendisiydi.
--------------------------------------------
Ayrılıklarının olduğu gün hava kapalıydı.
Taehyung o sabah Seo-yun'dan kısa bir mesaj almıştı.
Bugün görüşebilir miyiz? Seninle konuşmam gerekiyor.
Mesajı okuduğunda endişelenmişti ama bunu belli etmemişti. Belki önemli bir şey anlatacaktı. Belki yeni bir iş teklifi almıştı. Belki de birlikte gitmek istedikleri yerlerden biri hakkında konuşacaktı.
Aklına kötü bir ihtimal gelmemişti.
Buluşacakları yere vardığında Seo-yun çoktan gelmişti. Kafenin pencere kenarındaki masasında oturuyor, önündeki kahveye dokunmadan dışarıyı izliyordu.
Taehyung içeri girdiğinde başını kaldırdı.
Gülümsediğini sandı.
Ama o gülümseme gözlerine ulaşmadı.
Th: Uzun zamandır bekliyor musun?
Sn: Hayır.
Taehyung karşısına oturdu. Birkaç saniye boyunca onun yüzüne baktı.
Th: Ne oldu?
Seo-yun parmaklarını birbirine kenetledi.
Sn: Taehyung, ben…
Sesi titremişti. Devam edemedi.
Taehyung elini masanın üzerine koydu.
Th: Acele etme. Dinliyorum.
Seo-yun o eli gördüğünde gözlerini kaçırdı. Çünkü o eli tutarsa söylemesi gereken hiçbir şeyi söyleyemeyeceğini biliyordu.
Bir insanın hayatında bazen tek bir karar bütün yolları değiştirebilirdi.
Seo-yun o gün hangi yolu seçtiğini yıllar boyunca hatırlayacaktı.
Sn: Bir süre görüşmememiz gerekiyor.
Taehyung'un yüzündeki ifade değişti.
Th: Ne demek bu?
Sn: Ben gitmeliyim.
Th: Nereye?
Seo-yun cevap veremedi.
Th: Seo-yun, bana bak.
Başını kaldırdı.
Taehyung'un gözlerinde öfke yoktu. Henüz değil. Önce anlamaya çalışıyordu. Karşısındaki kadının kendisine söylemediği bir şey olduğunu hissediyor, onun elinden tutup her şeyi anlatmasını bekliyordu.
Th: Bir sorun mu var? Bir şey mi oldu?
Seo-yun dudaklarını birbirine bastırdı.
Sn: Lütfen bana kızma.
Th: Sana neden kızayım? Ne olduğunu bilmiyorum bile.
Seo-yun'un gözleri doldu. Bir an için her şeyi anlatmayı düşündü. Korkularını, içinde bulunduğu durumu, neden böyle bir karar vermek zorunda hissettiğini…
Ama sonra Taehyung'un hayatını düşündü.
Hayallerini.
Yeni projelerini.
Önünde uzanan yolu.
Ve kendisini onun hayatında bir yük olarak görmeye başladı.
O an yaptığı en büyük hata, Taehyung'un ne isteyeceğini sormadan onun adına karar vermekti.
Sn: Beni bekleme.
Taehyung birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı.
Sanki duyduğu cümleyi anlamak için zamana ihtiyacı vardı.
Th: Ne söyledin?
Seo-yun gözyaşlarının düşmesini engellemek için başını eğdi.
Sn: Beni bekleme, Taehyung.
Th: Hayır. Bana böyle bir şey söyleyip sonra açıklama yapmadan gidemezsin.
Sn: Özür dilerim.
Th: Ben özür istemiyorum. Ne olduğunu bilmek istiyorum.
Seo-yun cevap vermedi.
Taehyung ilk kez onun elini tutmak istediğinde Seo-yun geri çekildi.
O küçücük hareket, Taehyung'un içinde bir şeyleri yerinden oynattı.
Th: Artık bana dokunmamı bile istemiyor musun?
Seo-yun başını iki yana salladı. Hayır demek istiyordu. Ona sarılmak, bütün korkularını unutup göğsüne kapanmak istiyordu. Ama bunu yaparsa gitmeye cesaret edemeyeceğinden korkuyordu.
Sn: Lütfen…
Taehyung'un sesi bu kez daha alçak çıktı.
Th: Beni seviyor musun, Seo-yun?
İşte o soru.
Beş yıl sonra bile Seo-yun'un geceleri hatırladığı, cevabını verirken kalbinin nasıl sıkıştığını unutamadığı soru.
Başını kaldırdı.
Sn: Seni seviyorum.
Th: O zaman neden gidiyorsun?
Seo-yun'un dudakları aralandı ama kelimeler çıkmadı.
Çünkü seni seviyorum, demek yetmiyordu.
Çünkü bazen sevgi, korkuların önüne geçemiyordu.
Çünkü o gün Seo-yun, Taehyung'un yanında kalmanın ona verebileceği mutluluğu değil, birlikte yaşayabilecekleri zorlukları düşünmüştü.
Ve çünkü kendisini onun hayatından çıkarmanın, onu korumak anlamına geldiğine inanmıştı.
Taehyung uzun süre cevap bekledi.
Ama Seo-yun yalnızca ağladı.
O gün birbirlerinden ayrıldılar.
Taehyung arkasından koşmadı. Seo-yun'un gitmesine razı olduğu için değil, sevdiği kadının kendisine dönüp son bir kez bile bakmamasının ne anlama geldiğini anlayamadığı için.
Seo-yun ise kapıdan çıktığında durup geri dönmemek için kendisiyle mücadele etti.
Bir kez arkasına bakarsa koşarak yanına gideceğini biliyordu.
Bu yüzden yürümeye devam etti.
Ve ikisi de o gün, birbirlerinin hayatında bıraktıkları boşluğun ne kadar büyük olacağını henüz bilmiyordu.
---
Beş yıl sonra…
Taehyung, stüdyosunun penceresinden dışarı bakıyordu. Şehir ışıkları birer birer yanıyor, gökyüzünün son pembeliği karanlığa karışıyordu.
Masasının üzerindeki fotoğrafı eline aldı.
Seo-yun'un yüzünün tam görünmediği o kareye baktı.
Bir zamanlar fotoğrafın arkasına küçük bir not yazmıştı.
En güzel manzaram.
Taehyung parmağını yazının üzerinde gezdirdi.
İnsanlar ona yıllar içinde yeni manzaralar göstermişti. Dünyanın farklı şehirlerini görmüş, birbirinden güzel yerlerde fotoğraflar çekmişti. Başkalarının hayatlarına ait hikayeleri ölümsüzleştirmişti.
Ama bazı manzaralar vardı ki ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, gözlerini kapattığında yeniden karşına çıkıyordu.
Seo-yun da kendi evinde, masasının üzerindeki eski bir çizime bakıyordu.
Çizimin köşesinde küçük bir fotoğraf vardı.
Taehyung'un yağmur altında gülümsediği o bulanık fotoğraf.
Yıllar boyunca onu saklamıştı.
Ne zaman kendisine onu unuttuğunu söylese, gözleri dönüp dolaşıp o fotoğrafa gidiyordu.
Acaba şimdi nasıl gülümsüyorsun, Taehyung?
Hâlâ fotoğraf çekerken dudağının kenarı hafifçe kıvrılıyor mu?
Yoksa ben gittikten sonra gülüşün de değişti mi?
Seo-yun fotoğrafı eline aldı. Başparmağıyla çerçevenin kenarını sildi.
Beş yıl önce birbirlerine söyleyemedikleri sözler, şimdi ikisinin de içinde yaşıyordu.
Taehyung onu unutamamıştı.
Seo-yun da onu.
Ama bazen iki insanın birbirini hâlâ sevmesi, yollarının hemen kesişmesi için yeterli olmuyordu.
Bazen hayat, aynı hikayeyi yeniden başlatmadan önce insanlara uzun bir sessizlik bırakıyordu.
Ve onların sessizliği henüz bitmemişti.
Çünkü bazı hikayeler bittiği için değil, söylenecek sözler yarım kaldığı için insanın içinde yaşamaya devam ederdi.
Bir zamanlar birbirlerinin en güzel manzarasıydılar.
Şimdi ise birbirlerinin en çok özlediği anı…