Götümü devirmiş elimde yeni kitabımla koltukta yatar bir halde kitap okurken ışıklardan bir kaçı söndü. Gece yarısı olmuştu heralde. Ne çabuk.
Kadın kütüphaneyi kilitliyordu. Neyse çok da şey değil. Bir kaç saat daha okuyabilirdim. Koltuğun üstündeki ışık hala yanıyordu ya. O da yeter.
Kapının kapanma sesini duydum ve yerimde biraz daha yayıldım. Loş ışıkta kitap okumak hep çok romantik gelmişti. Tabii oluduğum sayfalar pek de romantik sayılmaz şu an.
Resmen bir katliamı okuyordum.
Hayal gücümün bu kadar geniş olması ne yalan söyliyim bazen, hele ki şu an, çok rahatsız edici oluyordu. Gecenin bir yarısı koskoca kütüphanede tek başımaydım.
Bana musallat olan üç harfliyi sikerim!
Bi nas felak okurum ebeni tersten görürsün, senin de zayıf noktaların var!
En son gözlerim kapanmaya başladığında saate son bir kez daha baktım. Gecenin 4 ü olmuştu. Baya okumuştum. Kütüphanenin 6 da açıldığını da göz önüne alırsak 2, 2.5 saat içinde uyanıp buradan tüymeliydim.
Tam mayışmış uykuya dalacakken kütüphanenin arkalarından gelen tıkırtılarla gözlerimi açtım.
Tamam. Belkide sadece açık camdan içeri giren rüzgardır. Sıkıntı yok.
Dışarda zibimilyon tane insan varken cinin biri gelip sana mı musallat olcak?
Aynı sesi bir kez daha duyduğumda artık iyiden iyiye korkmaya başlamıştım.
Eüzübillaa...
Dediklerimde, daha doğrusu düşündüklerimde, ciddi değildim!
Evet arkadaşlar, biz buna göt korkusu diyoruz. Tam olarak o
Bacaklarımı kendime çekerek koltukta cenin pozisyonu aldım. Karanlıktan korkmazdım ve zaten içerisi de hafif loş sayılırdı.
Ama kabul edin, bir şeytanın gelip size musallat olma ihtimali sizin de götünüzü korkuturdu!
Kütüphane canavarının, cin olabileceğini düşünmek istemiyordum, beni en azından uykumdayken yemesini dileyerek gözlerimi kapattım. Son gördüğüm şey ise masanın üstüne bıraktığım gizemli kitabın kapağında, parlayarak oluşan yazılardı.
Sonrası derin bir karanlık...
Şaka lan şaka. Gözlerimi kapatıp uykunun beni kendine çektiğini hissettikten sonra bir an da gözlerim kamaşmıştı ve ben ölüp cennete geldiğimi sanarken kendimi arkamdan gelen bağırışlar eşliğinde koşarken bulmuştum.
Arkamda beni kimler kovalıyorsa sanırım benden gerçekten nefret ediyorlardı.
Küfür haznem genişlemişti lan!
Başımı hafif omzumdan arkaya doğru çevirdim ve bir kaç askerin beni kovaladığını farkettim.
Sanırım onlar..
Koca bir siktir.
Kraliyet Muhafızları ne alaka amk?!
Allahım sen benim aklıma mukayyet ol.
Ne olurdu sanki düzgün şeyler okusaydım.
Hele ki gecenin bir vakti!
Etrafta tek tük görünen çiftliklerin çok tanıdık gelmesiyle etrafı daha dikkatli incelemeye çalıştım. Malum peşimden atlı kovalar gibi koşarken bu çok da kolay değildi!
Şaka bir yana bu söz de kısmen doğruydu valla he.
Etrafta gördüklerim bana o gizemli kitabı hatırlatırken gerçekten de okurken hayal ettiğim yer olduğunu farkettim.
O zaman..
Ah! Ayağım!
Ciddi olamazsınız ya, bir rüya bu kadar gerçekçi olmamalı!
Ayağıma batan taşlar gerçekten canımı acıtırken rastgele bi çiftliğe girdim. Kendimi yere atıp ayaklarımdaki acının geçmesi için elimle onlara masaj yaparken gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim. Sonunda içerisi seçilmeye başlamışken yalnız olmadığım gerçeğiyle yüz yüze geldim.
Hızla ayağa kalkarken kumral saçlı bir çocuk yanıma geldi. Benden biraz daha uzundu ve şu yaşadıklarıma bakarsak o da diğer başrol Leroy'du.
Leroy- Sen Rose olmalısın. Kitabı okudun mu?
Anlamasam da başımı onaylarcasına salladım.
- Ama sadece ilk sayfayı.
Diye de ekledim.
Leroy- Tamam, zaten sadece 1 sayfalık hikayeler beliriyormuş kitapta da. Bende ilk sayfayı okudum ve muhafızlar gelmeden önce hemen kayığa gitmemiz lazım. Okuduğumuz yerdeki olayların seyrini değiştirmemeliyiz.
Ne yaşıyorsun lan, bunların o kitapla ne gibi bi ilgisi var?!
Okuduklarımdan etkilendiğim için gördüğüm, saçma salak bir rüyada değil miyim ben şu an?!
Ayaklarıma doğru baktı.
Leroy- Ayakkabılarımı vermemi ister misin? İyi gözükmüyorlar.
Dışarıdan gelen sesler bize daha da yaklaşınca kolundan tutup arka kapıya doğru yöneldim. Kapıyı açıp kayalıklara ilerlerken o da cevabını almış gibi hızla benimle birlikte koşmaya başlamıştı.
Yerler biraz daha çimenlikti ve çok taş yoktu. Toprak yola göre daha iyiydi en azından.
Kayaların arkasından saklanarak deniz kenarına vardık. Ben kayığa binerken o da arkadan, kıyıdan biraz uzaklaşması için ittiriyordu.
O da kayığa bindi ve küreklere asıldı. Arkamızdan atılan okları umursamadan kürek çekerken ben bu kadar kayıtsız kalamadım ve kollarımı başıma siper edip eğildim.
Canımı sokakta bulmadım ben tamam mı?!
Sonunda kıyıdan uzaklaştık ve Leroy diye hitap ettiğim ama gerçek adını bilmediğim çocuk artık bizi göremeyecekleri kadar uzakta olduğumuz fark edip kürek çekmeyi bıraktı.
Sonuçta buradaki ismim, onun dediğine göre, Rose olsa da gerçek ismim bu değildi ve onunda bir adının olması lazımdı.
Haksız mıyım?
Artık gerçekten sabrımın sonuna gelmiştim. Bir an da onu soru yağmuruna tutmaya başladığımı bile o dediğinde fark etmiştim.
- Şimdi bana herşeyi açıkla! Burası neresi? Rüyalar hani 10 saniyeden fazla sürmezdi? Bunların o kitapla ne alakası var? Ve neden her şeyi bu kadar net hissedebiliyorum? Ayrıca-
En sonunda beni susturmayı başardı.
LeroyKılıklıÇocuk- Tamam! Herşeyi açıklıycam. Tamam. Şimdi. Burası o kitapta okuduğun ve istemsizce gözlerinin önünde beliren yer. Bu sabah kütüphaneye gittiğimde senin de görüp okumuş olduğun o eski kitabı buldum ve okudum. Yani sadece ilk sayfayı. Sonra kütüphane de görevli hanım geldi ve sanki hipnoz olmuş gibi bir şeyler geveledi. Dediki: 'Hayat yolcuları geldi, kendi hayatlarından önce okudukları kişilerin mutlu sona ermesini sağlayacaklar. Bu kitap bitmeden rüyalar da bitmez.' Aynen böyle dedi ve-
Sözünü kestim.
- Bir dakika bir dakika, ne saçmalıyorsun sen falan demiycem tabii ki ama görüyorum ve anlıyorum ki biz bu Rose ve Leroy'u, ayrıca bunun gibi bir sürüsünü mutlu sona mı ulaştırmalıyız? Ananı satıyım benim hayatım kaymış ben başkalarının düzenini mi kurucam lan?!
Üstün zekamı övebilirsiniz teşekkürler.
Alkışa gerek yok.
LeroyKılıklıÇocuk- Olanları anladığına göre işe tanışmakla başlayabiliriz. Ben Adil, yani gerçek ismim Adil.
- Ben de Milena.
İsmimi sorgulayanı severim(!).
Adil- Şu ana kadar hiç bir kibarlığınızı göremedik ama bayan dobra.
Sesindeki alaylı tonu hiç sevmemiştim ama, neeysse.
- Ne demek istiyorsun sen?
Dedim tek kaşımı kaldırarak. Evet bu harükalde(çghb ye selamlar) hareketi yapabiliyorum.
Adil- Diyorum ki isminin anlamını hiç mi merak etmedin? Zarif ve sevilen kız demek, bilmiyor musun?
- Tabii ki biliyorum! Kendime koyduğum ismi özel ol-
Ne?! Napıyorsun sen Milena? Kendine gel!
Az kalsın herşeyi söylüyordun demiycem ÇÜNKÜ SÖYLEDİN BİLE!
Afallamış yüzünü görmemek için etrafa çevirdim bakışlarımı. Neredeydi şu ada?
Adil- Kendi ismini kendin mi koydun? O zaman ailen-
- Şurası kitaptaki ada değil mi? Gevezelik etme de küreklere asıl, köpekbalıklarına yem olmak isteyeceğim bir şey değil.
Sen de sürekli çocuğun sözünü kesiyorsun ha.
Adil bu konuda konuşmak istemediğimi üstün zekalılık göstererek anlayabilmiş ve adaya doğru kürek çekmeye başlamıştı.
Yaklaşık 10-15 dakika sonra kıyıya varmıştık. İkimizde kayıktan indik ve denize sürüklenmemesi için onu karaya çektik. İşimize yarayabilecek tek şey şu an da bu kayıktı. Kaybolması ihtimali söz konusu bile olmamalıydı.
Üstümdeki elbise rahat hareket etmemi büyük ölçüde engelliyordu. Elbiselerden nefret etme sebebimle karşı karşıyaydım. Beni savunmasız yakalamıştı!
- Sanırım bir kaç gece burada kalmamız lazım. Çok büyük bir ada değil gibi gözüküyor, sence ormanın içinde tehlikeli bir hayvan olma olasılığı kaçtır?
▪︎|♤♡◇♧|♤♡◇♧|♤♡◇♧|♤♡◇♧|♤♡◇♧|▪︎
Gece çökmüş hava kararmıştı ve biz gidip beyinsiz gibi ormanın içinde bulduğumuz bu geniş mağarada kalma kararı almıştı. Adil mağaranın ortasına topladığı dallardan ateş yakmıştı. En azından ısınabiliyorduk.
Ayı falan çıkar diye elli kere demiştim ama beni dinlememişti. Ya burda yem olursak?! O zaman nolacaktı?
Buraya ilk girdiğimizde mağaranın derinlerine inmiştik ve bastığımız yerler çıtırdamaya başlamıştı. Tabii hiç bir ışık kaynağı olmayınca neye bastığımızı da görememiştik. Adil yaprak falandır dediğinde inanmamıştım. Üstelik bir yaprak en fazla ne kadar iğrenç kokabilirdi ki?!
Tekrar gidip bakmayı düşünüyordum.
- Adil bence mağaranın içinde bastığımız şeyler yaprak değildi. Yine bakalım. Ne kaybederiz ki?
Diyerek şansımı bir kez daha denedim. Eğer bu sefer de kabul etmezse o uyuduğunda tek başıma giderdim.
Göz devirip ofladı. O da bıkmıştı ama hala kabul etmiyordu. Ne olurdu sanki bir kez daha baksak?!
Adil- Tamam yeter! Yeter. Yürü gidip bakalım. Tamam. Sanki ne çıkacaksa.
Diye homurdandı.
Yerde hepsi yanmamış bir dal parçasını aldım ve alevler önümüzü aydınlatırken arkamda Adil ile ilerlemeye başladım.
Onlar yaprak değildi, bundan emindim. Çünkü zaten mağaranın içinde yaprak ne arasındı ki?
Yürümeye devam ettikçe kötü koku artıyordu. Burnumu tıkamama çok az kalmıştı gerçekten. Ne bu kadar kötü kokuyor olabilirdi acaba?
Biraz daha ilerledikten sonra ayağımı yere koymamla yine ses gelmişti. Hemen yere eğilip ateşi üstüne tuttum.
Bu ne be?!
Beyazımsı sarımsı, toz gibi bi şeydi. Küçücük adaya da uyuşturucu saklamazsın.
İyi de bu zamanda uyuşturu falan var mıydı ki?
Bu da soru mu salak tabii ki yok!
Bu şey her neyse ütüne bastığımda kırılıp un ufak olmuştu sanırım. Kafamı kaldırdım ve ateşi ileri doğru tuttum.
Hassiktir bunlar ne lan!
Önümde eskimiş, sararmış bir sürü kemik, iskelet ve kafatası vardı! Sertçe yutkundum. Buraya gelen insanları yiyen şey her neyse, bir sonraki akşam yemeği olmak pek de isteyeceğim bir şey değildi şahsen.
- Adil bu mağaradan çıkmamız lazım. Hem de hemen!
Kısık sesle konuşsam da sesim boş mağarada yankılanmıştı. Ve bu beni istemsizce daha da korkutmuştu.
Adil- Bu nasıl bir hayvan böyle lan?
En yakınımızdaki iskelete çevirdim ateşi. Üstünde kurumuş kan vardı ve kıyafetleri parçalansa da bir kısmı hala üzerindeydi.
Sanırım bir kaç gün önce çiğnenip tükürülmüştü.
Şaka falan yapmıyorum, kemiklerinin bazıları kırılıp çıkmıştı ve üstünde hala parlayan salyamsı bir şey vardı.
Tek kelimeyle iğrençti.
Adil- Ateşi biraz daha yaklaştır, belki bir yerlerde harita falan buluruz. Sonuçta buraya gelenlerin yanında bir harita veya pusula olması lazım.
Dedi iskeletlere biraz daha yaklaşırken.
O şeylere dokunmak o kadar da güzel gelmiyordu şu an. Bu işi ona bırakacaktım.
- Sen direkt dalı al, ben biraz daha geride kalayım. Belki o şey gelir falan, gözcülük misali.
Diye bir şeyler geveledim ağzımın içinde. O bana öyledir aynen bakışı atarken elimdeki neredeyse yarısı yanmış dal parçasını aldı ve biraz daha ilerlerken ben olduğum yerde kalmaya devam ettim.
Lan onunla birlikte ateş de uzaklaşıyor! Zekiyim diye geçinip gidiyorum da, hadi hayırlısı.
Onun arkasında iskeletlere basmamaya çalışarak ilerlerken mağaranın içinde bizden başka adım sesleri yankılanmaya başladı.
Adil, az önce bulduğu kağıt elinde öylece bana bakarken, ben de kaskatı kesilmiş bir şekilde mağarada yankılanan sesi dinliyordum.
Bize git gide daha da yaklaşıyordu ve sanırım canavarın bu akşamki yemeği bizdik.
■●■●■●■●■●■●■●■●■●■●■●■●■●■●■●■
Şimdi siz boku yemediniz mi? Kskxlsmlsmxlsmx.
Sizce bu hangi hayvan?
Daha doğrusu nasıl bir hayvan?
Yorumlarınızı bekliyorum ve yeni bölümü en kısa zamanda yolluyorum.
Öpüldünüz..