4| Beyaz Cehennem

1004 Words
Ece ona suratını buruşturup “Ne?” dedi. “Parayla her şey mümkün bu devirde kızım. Bu adamda da… denizde kum onda para yani.” Onlara gülüp ayaklandım. “Ben gideyim bari…” Sırayla sarıldık ve otoparka gittim. Arabasına bindiğimde telefonla konuşuyordu. Telefonu tutan eli kızarıktı. Bir yere çarpmış veya birini yumruklamış gibi bile diyebilirdim. Benim gelmeme tepki vermeden arabayı çalıştırdı. “Gelemem valla, başıma şu Uludağ saçmalığı çıktı,” dedi. Al işte. Her şeyin bir rol olduğu belliydi. “Ya oğlum bensiz parti yapamıyor musun sen? Tamam bizim organizatörlerden birini yollarım ben sana.” Karşı taraf her ne dediyse kahkahayı bastı. “Kızları da çağırırım merak etme.” Ters ters ona baktığımda bana yine tepki vermedi. Telefonu kapattığında, o kafeteryadaki sempatik ideal üvey abi imajı sanki hiç var olmamış gibi havada dağılıp gitti. Yüzündeki o sahte gülümseme yerini, dudak kenarına asılı kalan kibirli ve yorgun bir ifadeye bıraktı. Gaza bastığında tekerlekler karda hafifçe savruldu ama o, tek eliyle direksiyonu öyle bir hakimiyetle kavradı ki istifini bile bozmadı. Dayanamadım ve “Kızları da çağır, sakın unutma,” dedim alayla. “Partini de organize ettiğine göre mutlu aile tatilimize odaklanabiliriz.” Mavi gözlerini bir saniyeliğine bana, sonra tekrar yola çevirdi. “Kafeteryada dediklerimi ciddiye almadığını umuyorum Masalcığım. Babamın kulağı her yerdedir. Oraya gelip o tiyatroyu sergilememin tek sebebi akşam babamın ‘Neden kızın yanına gitmedin?’ diye hesap sormasını engellemekti.” “Biliyorum Aras,” dedim camdan bakarken. “Rolün harikaydı ama, tebrik ederim. En azından biraz saygılı rolü yapabiliyormuşsun.” “Genelde sana saygı duymak için bir sebep göremiyorum, ondan yeni görüyorsundur.” Sabır dileyip yola baktım. Şehirden iyice uzaklaşmıştık. Kar da şiddetini artırmıştı. Aras yola yüzündeki keskin ifadeyle bakmaya devam ediyordu. Mimik yoktu, ses yoktu. Sadece radyodaki kısık şarkılar ve nefes seslerimiz vardı. Sessizliğimizi bozan şey onun sesi oldu. “Bu iki günlük tatilde bu tiyatroya devam edeceğim,” dedi. “Bana yardımcı olup iş birliği yaparsan bu işkence daha kolay biter. Eğer yapmazsan-“ “Ne olur?” diye cevapladım. “Yine virüs mü dersin? Ya da beni anneme mi şikayet edersin?” Sırıttı. “Annen tatlı kadın. Onu bir şikayet ile yıldıracağımı sanmıyorum. Ayrıca,” dedi Aras, bakışlarını yoldan ayırmadan direksiyonu biraz daha sert kavrayarak. “Şikayet etmek benim tarzım değil. Ben genelde meselelerimi kendi yöntemlerimle çözerim. Sadece uyarayım dedim, babamın 'mutlu aile' illüzyonuna çomak sokarsan, o faturayı babam bana, ben de sana keserim. Bu kadar basit.” “Faturaymış… Fatura dediğin benim hayatım. Ben annem mutlu olsun diye buradayım.” O sırada Aras’ın telefonu çaldı. Babam arıyor. Aras telefonu açtı ve telefon otomatik olarak arabanın hoparlörüne bağlandı. “Aras? Yolculuk nasıl, her şey yolunda mı?” Aras’ın az önceki karanlık sesinin yerini sıcak bir ton aldı. “Her şey yolunda baba. Masal biraz yorgundu ama keyfi yerinde. Sorun yok.” “Telefonu Masal’a ver bakayım.” İşte burada top bendeydi. Onu şu an ele de verebilirdim. “Merhaba Sancak abi.” “Kızım, iyisin değil mi?” “Gayet iyiyim, Aras’la sohbet ediyoruz, yolculuk su gibi ilerliyor!” Aras bana baktı. Şaşırmış gibiydi ama sonra tekrar ifadesiz maskesine döndü. “Sevindim. Dikkatli gelin,” dedi ve telefon kapandı. Aras, birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden sadece yola baktı. Sonra, sanki çok ağır bir yükü üzerinden atmış gibi derin bir nefes verdi ve omuzları hafifçe çöktü. “Neden?” diye sordu. Sesi bu kez ne karanlıktı ne de sahte bir sıcaklık taşıyordu. Sadece saf bir merak vardı. “Neden beni ele vermedin? 'Aras bana virüs dedi, moralimi bozdu' diyebilirdin. Babam seni pamuklara sarardı, faturayı da bana keserdi. İstediğin bu değil miydi?” Gözlerimi beyaz bir perde ile kaplanmış ağaçlara çevirirken “Sen hiç umurumda değilsin,” dedim. Hafifçe güldü ve lafıma devam etmemi bekledi. “Annem bizi bekliyor, orada. Bir gerginliğe gerek yok. Seninle olan meselem yüzünden annemi üzecek değilim.” “İyilik perisi…” dedi alaycı sesiyle. “Aynı performansı dağ evinde de bekliyorum senden.” Tam o sırada arabanın lastikleri hafifçe kaydı. Dağın en yüksek yamacına gelmiştik ve kar çok yoğunlaşmıştı. Göz gözü görmüyordu. “Sikeyim,” dedi Aras. “Görüş mesafesi neredeyse sıfır. Bu gidişle değil dağ evine varmak, yolu bile bulmak mucize olurdu.” Araba tekrar kaydığında istemsizce panikleyip Aras’ın koluna tutundum. Aras bunu yadırgamadı ve arabayı ilerletmeye çalışmayı bırakıp etrafına bakındı. Bakışlarını bir anlığına koluna kenetlenmiş elime, sonra da dikiz aynasına çevirdi. Gözlerindeki o alaycı parıltı sönmüş, yerini buz gibi bir ciddiyet almıştı. “Ne yapacağız?” dedim sesimdeki endişeyi gizleyemeden. “Sakin ol,” dedi. Sesi ilk kez böyle sakin ve… korumacı mıydı? “Burada kalırsak karın altına gömülürüz. Sağda bir yol gördüm. Depo veya bir kulübeye benziyor. Oraya geçelim.” Dışarıda rüzgar bir kurt gibi uluyordu. Arka koltuğa attığımız montlarımızı aldı ve bana uzattı. “Giy şunu.” Montumu giydim. O da giydi ve kapısını zorlukla açıp tipinin içine daldı. Zorlukla benim kapıma gelip beni de arabadan aldı ve elimi sıkıca tuttu. Kar taneleri yüzüme yüzüme gelirken “Elimi sakın bırakma,” diye uyardı bağırarak. Rüzgar onu duymamı zorlaştırıyordu. Elini bırakmak da pek mümkün değil gibiydi çünkü güçlü elleri benimkini zaten sıkıca sarmıştı. Arkasından zorlukla ona yetişmeye çalışırken arada işimi kolaylaştırmak için beni çekiyordu. O an bana sürekli ters yapan hırçın adam yoktu, bu beyaz cehennemden bizi kurtarmaya çalışan birisi vardı. Karlara bata çıka sonunda kulübe gibi bir şeyin önüne varmıştık. “Burası kimin ki?” dedim bir elimi montumun cebine sokup ısıtmaya çalışırken. “Şu an kimin kulübesi diye düşünecek halde değiliz,” dedi. “Boş gibi.” Aras, kulübenin kapısına sert bir omuz atarak kilidin ya da paslanmış sürgünün gürültüyle açılmasını sağladı. İçeri girdiğimiz anda dışarıdaki o delici uğultu bir nebze olsun kesildi ama kulübenin içi de dışarısı kadar buz gibiydi. Toz, eski odun ve küf kokusu ciğerlerime dolarken, karanlığın içinde sadece Aras’ın ağır nefeslerini duyabiliyordum. Elimi hala bırakmamıştı. Avucunun sıcaklığı, benim donmuş parmaklarımın arasında atan tek hayat belirtisi gibiydi. Aras diğer eliyle telefonunun fenerini yaktı. Işık tozlu zeminde ve köşedeki eski eşyaların üzerinde gezindi. “Burada bir şömine var,” dedi, ışığı taş bir oyuğa tutarak. “En azından dışarıda donmayacağız.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD