Havanın serinliği ve hızını arttıran rüzgar Isabel’in üstündeki ince kumaşların içine işliyor ve onun titremesine neden oluyordu. Isabel içinden lanet etti. Bu durum onun işini hiç kolaylaştırmıyordu! Alexsander nihayet önünde durduğunda aralarında sadece bir adımlık mesafe vardı. Isabel’in boyu Alexsander’ın ancak göğsüne kadar geldiği için Isabel başını yukarı kaldırarak ona bakabiliyordu. Ancak ne yapacağını bilmeden korkuyla ve panikle gözlerini onun gözlerinden çekti. Gözlerinin değdiği çıplak teni işte o zaman fark etti. Aman tanrım Alexsander’ın üstü çıplaktı! Şekilli vücudu ve karın bölgesindeki yoğun kaslar onu bir ilah gibi gösteriyordu. Isabel nefessiz kalarak bir adım geriye gitti ve gözlerini hemen yere çevirdi. Alexsander yavaşça elini Isabel’in çenesine götürdü ve başını kaldırdı. Bu, yaşananların ardından geçen zamandan sonra ikisi arasındaki ilk temastı. Isabel onun ellerini teninde hissettiği an yeniden yaşama kavuşmuş gibi hissetti. Gözlerini usulca kaldırıp tekrar Alexsander’ın gözlerinin içine baktı, aşk ve kırgınlıkla… Alexsander Isabel’e bakarken bir kez daha onun duru güzelliğine vuruldu. Şuan kız Alexsander’a daha da masum görünüyordu. Bu Alexsander’ın hiç beklemediği bir şeydi. Kendini gafil avlanmış gibi hissediyordu ve bu onun tekrar öfkeyle dolmasına neden oldu. “Seninle konuşmanın zamanı geldi” dedi Alexsander tok bir sesle. Sonra da elini Isabel’in yüzünden çekti ve elindeki gömleği yavaş yavaş ve kayıtsız bir şekilde giyerken konuşmaya başladı. “Aramızda yaşananlar benim sıradan herhangi bir kadınla yaşadığım basit bir şeydi bunun kafanı karıştırmasını istemiyorum. Benim için evimde çalışan sıradan bir hizmetçisin,” dedi umursamaz bir sesle ve imalı bir şekilde devam etti. “Hem sen de istiyordun, bu karşılıklı bir şeydi”, dedi. Isabel bu sözlerin ardından iğnelerle dolu bir fıçıya atılmış gibi hissetti. Akmak için gözlerinde bekleyen yaşlarla birlikte öfke dolu gözlerini bir savaşçının cesareti ve erdemiyle Alexsander’a dikti ve “Sizden bir beklentim yoktu zaten Lordum, korkmanızı gerektirecek hiçbir durum yok!” dedi. Sonrada dünyanın en asil hareketiymiş gibi eteğini toplayıp Dük’e cevap verme fırsatı bırakmadan arkasını dönüp gitti. Alexsander’ın aslında kızması gerekiyordu hatta kendini buna zorluyordu ama başaramadı aksine kızın bu çıkışı çok hoşuna gitmişti ve sırıtmaktan başka bir şey yapamıyordu. O küçük kız daha demin Alexsander’a korkak mı demişti? Tanrım İngiltere’ de ona korkak diyecek hiçbir cesarette erkek yoktu ve bu kız ona korkak demişti! Alexsander yüzünde keyifli bir sırıtmayla eve doğru yürüdü. * Isabel eve doğru hızlı adımlarla koştururken kendisine hala inanamıyordu. Tanrım Dük’ün karşısında bir kere bile kekelemeden konuşmuş ve üstelik ona hakaret etmişti. Ne zaman böyle cesur bir kız olmuştu? Bu sorunun cevabını bilmiyordu ama bu cesaret oyunu ona iyi gelmişti. Bir kere de olsa içinde tutmamış ve aşağılanmaya cevap vermişti. İçindeki bu dinginlik kısa sürdü. Dük’ün söylediklerini düşündükçe tekrar o zayıf kıza dönüşmeye başlamıştı. Dükle bir beklenti için yatmamıştı o sadece içindeki aşkın kurbanı olmuştu. Zaten bu olaydan kimseye bahsetmemeşti ve bahsetmeyecekti de. Bu ona Tanrının bir hediyesiydi ve o hediye sonsuza dek Isabel’in kalbinde kilitli kalacaktı. Ama Alexsander’ın kendisi için öyle düşünmesi onu çok kırmıştı. Onun yüzüne bir daha bakamazdı. Belki de burdan gitmeliydi… Bu düşünceyi aklına geldiği gibi tekrar gönderdi. Isabel Alexsander’ı görmeden yaşayamazdı. Onu kırsa hatta aşağılasa bile onsuz olmak daha katlanılmaz geliyordu ona. * Isabel sabah mide bulantısıyla uyandı ve yatağından fırlayarak çalılıklara doğru koştu. Kendini çalılıklara attığı an içindekileri çıkardı. Biraz daha olduğu yerde durduktan sonra elini yüzünü yıkamak için kuyuya gitti. Kuyudan su çekip yüzünü ıslattı bu iyi gelmişti. “Günaydın Isabel” dedi Fiyona neşeli bir sesle, kucağında ikizlerinden biri vardı. Isabel onu görür görmez yanına gitti ve bebeği kucağına aldı. Isabel bebeklere bayılırdı… “Ah Fiona ne kadar büyümüş bu böyle, Tanrım çok tatlı” diyerek bebeğin yanağına öpücükler kondurdu. “Tatlı görünüyor ama bir canavardan farkı yok bütün gün ağlıyorlar ve hep oyun istiyorlar gerçekten çok yorucu” dedi gülerek ve devam etti, “Üstelik onları dokuz ay karnımda taşımak da oldukça zor oldu.” Bu sözlerin ardından Isabel’in içini ani bir huzursuz şüphe kapladı. “Onlara hamile olduğunu nasıl anladın?” Ağzından aniden dökülen bu soru karşısında kendisi de afalamıştı. Neyse ki Fiona Isabel’deki korku ve paniği anlamayarak içtenlikle sorusunu cevapladı. “En büyük belirtisi aylık kanamanın olmaması, bunun dışında mide bulantıları,baş dönmesi gibi şeyler ama yine de kesin sonuç için bir ebenin bakması gerek.” Isabel zoraki bir gülümsemeyle kucağındaki bebeği annesine teslim etti ve “Şey-yy benim çok işim var düşes kızmadan halletsem iyi olur” diyerek aceleyle içeri girdi. Fiona ise Isabel’in neden aniden tuhaflaştığını merak etti ama üzerinde pek durmayarak bebeğiyle ilgilenip yanağına öpücükler kondurdu. * Isabel hızla odasının kapısını açtı ve yatağın üzerine oturdu. Aklında sadece tek bir düşünce vardı. Sonra Fiona’nın söylediklerini tek tek düşündü. Neredeyse iki aydır kanaması olmamıştı belki de daha fazla… Mide bulantıları ve baş dönmeleri de bu aralar çok sıklaşmıştı. Ve içindeki o garip his… Titreyen elini korkuyla karnına götürdü. Tanrım hamile miydi? Alexsander’a ait bir parçayı içinde taşımak Isabel’in bildiği bütün kutsal şeylerinde üstünde bir şeydi. Ona ve kendisine ait bir parça… Isabel aniden bir ağlama krizine girdi. Kendini tutamıyordu, bu duygu onun baş edebileceğinden çok daha fazla yoğun ve güçlüydü. Dakikalar sonra kendine geldiğinde göz yaşlarını sildi ve bu şüpheden tam olarak emin olmak için bir yol düşündü. Aklına sadece tek bir isim geliyordu, Fiona... * Koyu kahverengi eskimiş bir pelerin giyen Isabel akşam olmasını bekliyordu. Sonunda karanlık çökünce evden çıktı ve bir kilometre uzaklıktaki köye doğru yürümeye başladı. Fiona’nın evinin önüne gelince durdu. Kalbi inanılmaz hızlı atıyordu. Kapıya yavaşça vurdu ve saniyeler sonra Fiona kapıyı açtı. Karşısında Isabel’i gören Fiona’nın gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Isabel ne işin var bu saatte burda yoksa bir şey mi oldu?” diye sordu panikle Fiona. Isabel hemen kafasını sallayarak “Hayır,hayır bir şey olmadı sadece yardımına ihtiyacım var”, dedi. Fiona Isabel’i içeri aldı. Isabel gözlerini etrafında gezdirdi, neyse ki Fiona’nın kocası uyuyordu. Isabel oldukça tedirgindi. Fiona’nın ona uzattığı sıcak bir bardak çayı yudumladı. Bu iyi gelmişti dışarısı soğuktu ve uzun bir süre yürümüştü. Fiona da çayını yudumlarken konuşması için Isabel’e bakıyordu. Bakışlarında merak ve nedense tuhaf bir şefkat vardı. Isabel o zaman rahatlamıştı çünkü Fiona’nın onun sırrını tutacağını biliyordu. “Fiona buraya senden yardım istemeye geldim” dedi titrek bir sesle. Fiona anlayışlı bir sesle; "Yardım edebileceğim bir şeyse tabi ki" dedi. Isabel ter içinde "Bir ebeye ihtiyacım var Fioana" dedi. Oh! Nihayet söyleyebilmişti! Fiona'nın yudumlamak üzere olduğu çay dudaklarında durdu ve fal taşı gibi açtığı gözleriyle Isabel'e baktı. "Kim için?" diye sordu tereddütle. Isabel çekingen bir şekilde "Benim için" dedi. Fiona şaşkınlık içindeydi. Tanrım Isabel gibi bir kız...Kim bunu ona yapmıştı! Isabel'le göz göze geldiklerinde Isabel Fiona'nın ne sormak istediğini anladı. Isabel endişe ve hüzün karışımı bir sesle "Lütfen Fiona kim olduğunu sorma, sadece bana yardım et senden başka gideceğim kimse yok" dedi. Fiona üç yaş Isabel'den büyük olsa da Isabel'le büyümüş sayılırdı. Fiona on beş yaşında gelmişti bu eve ve ilk tanıştığı kişi Isabel'di. Onu ilk gördüğünde yüzündeki masumiyet ve gözlerinin arkasındaki tuhaf hüzün Fioan'yı derinden ekilemişti. O günden sonra Isabel'le ne kadar iyi anlaşsa da Isabel'in içine kapanık bir kız olmasından dolayı aralarındaki samimiyet fazla ileri gidememişti. Şimdi ise o menekşe rengi hüzün dolu gözlerle ondan yardım dileniyordu ve Fiona ona yardım edecekti...