Bölüm 4

1265 Words
Alexsander odanın perdeleri arasından odaya giren ışıklarla derin ve huzurlu uykusundan yavaşça uyandı. Hafifçe gerindi ve yataktan çıktı. Başında hissettiği ani zonklama yüzünü buruşturmasına neden oldu. Yatakta oturur vaziyette durdu ve şakaklarını ovmaya başladı. Dün gece eve nasıl geldiğini bile hatırlamıyordu. Sonra çıplaklığını fark etti ve dün geceki anılar parça parça beynine hücum etmeye başladı. Ani ve hızlı bir hareketle örtüyü yatağın üzerinden fırlattı. Ve ordaki küçük kırmızı leke dün yaşanılanların gerçekliğini adeta Alexsander'a haykırıyordu. Alexsander sesli bir küfür savurdu. Lanet olsun! Dün gece evinde çalıştığı hizmetçisiyle birlikte olmuştu! Asla kendini bu kadar kaybedecek kadar sarhoş olmazdı. Ayyaş bir serseri değildi. Aksine her zaman kontrollü biri olmuştu. Evet oldukça fazla kadını olmuştu hatta Londra'nın en çapkın erkeği olarak nam salmıştı ama böyle hatalar yapacak yaşıda çoktan geçmişti. Tanrım! Böyle bir şey nasıl olmuştu! *** Alexsander hemen hazırlatılmasını emrettiği banyosunu yaptı ve dışarı çıktı. Aslında kızı bulup dün gece hakkında konuşmak istiyordu ancak bu sabah çok önemli bir iş için Londra'ya gitmesi gerekiyordu. Yaptığı büyük yatırımlardan biriyle ilgiliydi. Döndükten sonra bu işi halledecekti. Kızın farklı amaçlar içinde olup hayaller kurmasını ve başına bela olmasını istemiyordu. Alexsander evden uzaklaşırken arkasında bıraktığı at arabası sesi Isabel'in kulaklarında uğursuz bir ezgi gibi çınlıyordu. Isabel giden at arabasına bir sığınak gibi saklandığı pencerenin arkasından bakarken hiçbir şekilde onu suçlamıyordu. Onun sarhoş olduğunu ve sabah uyandığında onu hatırlamayacağını biliyordu. Alexsander için gece yattığı kadınların hiçbir önemi yoktu çünkü sabah olduğunda hepsi yok olurlardı. Isabel'de öyle yaptı sabah olmadan yok oldu. Dün gece Cennetten kovulmuştu, şimdi cehennemi yaşama sırasıydı. O bunu zaten göze almıştı. Kesinlikle Dük'ten bir beklentisi yoktu. Zaten yıllardır bu evde hayalet gibi yaşamıştı, Alexsander'ın varlığından bile haberi olmayan bir hayalet... Bundan sonra da hayalet olmaya devam edecekti. Ruhunu yıllar önce Alexsander'a vermişti. Dün gece de bedenini verdi ve bu Isabel ölene kadar da öyle kalacaktı. Ruhu ve bedeni hiçbir erkeğe ait olmayacaktı Dük'ten başka... *** Alexsander'ın gitmesinin ardından iki hafta geçmişti. Her geçen zaman Isabel için artık işkenceye dönmeye başlamıştı. Alexsander'ı göremediği her saniye acı çekiyordu. Önceleri onu sadece görmeyi özlerken şimdi durum daha da katlanılmaz olmuştu. Çünkü artık onun kollarında olmanın hissini,sıcaklığını da özlüyordu. Isabel Alexsander gittiğinden beri zaten konuştuğu birkaç kişiyle de konuşmaz olmuştu. Greta ile bile günlük rutin işler dışında tek kelime etmiyordu. Günler geçtikçe daha da içine kapanıyordu. Isabel dalgın dalgın kuyudan su çekerken yaklaşmakta olan at arabasının sesini ancak araba evin önünde durmak üzereyken fark etti. Gördüğü manzara karşısında az kalsın kalbi duracaktı. Bu Alexsander'ın arabasıydı! Isabel nefesini farkında olmadan tutuyordu ve Alexsander'ı saniyeler sonra görecek olmanın mücizesini bekliyordu. Saniyeler sonra araba durdu ve Alexsander arabadan indi. Tanrım! Gerçekten kusursuz bir yaratılışı vardı. Tanrılara meydan okuyan bedeni her kadını çılgına çevirebilirdi. Siyaha yakın kumral saçları güneşin sunduğu cömertlikle parlıyor ve uzaktan bile insanın gözünü alıyordu. Ve gözleri... Tanrım! Gözleri ona bakma gafletine düşen her kadını içine alıp eritebilirdi. Tıpkı, daha küçücük çocukken o gözlere bakan Isabel gibi. Kehribar rengi gözler Isabel'in içine işlemişti adeta. Isabel gözleriyle Alexsander'a olan hasretini gidermeye çalışırken arabada inmekte olan kadını fark edememişti. Alexsander'ın elini tuttuğu yabancı eli fark ettiğinde gözlerini yabancıya çevirdi ve içine saplanan ani bir acıyla gözleri doldu. Alexsander eve başka bir kadınla gelmişti. Ona kızmaya, hesap sormaya hakkı yoktu hatta belki kıskanmaya bile hakkı yoktu ama Isabel kalbine söz geçiremiyordu. Kuyudan çıkardığı bir kova suyu eline aldı ve gözlerinde akmaya hazır yaşlarla sessizce eve girdi... *** Alexsander Londra'daki işini gelir gelmez halletmişti fakat eve dönmeye çok istekli değildi. Bunun nedeni kabullenmek istemese de aklından çıkaramadığı menekşe rengi gözlerdi. Kızın gözlerini düşünmesi bile sertleşmesine neden oluyordu. Sonra kızın o gece onda uyandırdığı ani ve yoğun arzuyu düşündü. Tanrım! Hiçbir kadın Alexsander'ı bu kadar hızlı ve ani bir şekilde etkileyememişti. Bu Alexsander'ın içinde büyük bir öfke oluşturuyordu. Kıza çok öfkeliydi çünkü kendisini zayıf hissettiriyordu. O gün onunla yatmasının nedeni kesinlikle içki değildi Alexsander bunu inkar etmek istese de yapamazdı. Kızı bırakması gerektiğini bilecek kadar bilinci yerindeydi ama o kızın kendisinde uyandırdığı arzuya yenik düşmüştü. "Been-nn bunu yapamam Lordum." Kızın sesi hala kafasında yankılanıyordu. Lanet olsun! Sesini hatırlamak bile Alexsander'da istek uyandırıyordu. Bu anlamsız zaafını uzun süre kadınsız kalmasına yordu. O hizmetçiye bu kadar istek duymasının nedeni kesinlikle bu olmalıydı! Alexsander çalışma odasındaki deri koltuktan kalkmadan önce bardağında kalan son yudumluk viskisini de sertçe başına dikti ve bardağı masaya indirip evden çıktı. Madem kadınsızlıktan o hizmetçiye bu kadar arzu duyuyordu o zaman bu gece olabildiği kadar çok kadınla beraber olup arzusunu dindirecekti! *** "Ah Alexsander bu inanılmazdı!" Rose daha demin yaşamış olduğu doyumla birlikte gözleri yarı kapalı ve yatakta tamamen çıplak halde Alexsander'a övgüler yağdırıyordu. Ne var ki durum Alexsander için öyle değildi. En gözde metresi bile onda azıcık bir tatmin oluşturmamıştı. Oysaki Isabel'i kendi yatağında uyurken gördüğü an bile neredeyse bunun 10 katı daha fazla tahrik olmuştu. Lanet olsun yine o kızı düşünüyordu! Üstelik daha yeni tatmin olmuşken daha doğrusu olamamışken! Alexsander yataktan doğruldu ve purosunu yakıp içine çekti. Rose gayet tatmin olmuş bir şekilde kollarını açarak esnedi ve Alexsander'a dönüp kollarını ona sardı. Alexsander bu temasla irkildi ama belli etmedi. Purosundan bir fırt daha çekip, puroyu küllüğe bastırıp söndürdü. Ardından da giyinmek için yataktan çıktı. Alexsander giyindikten sonra çıkmak için kapıya yöneldi. Rose ise hayal kırıklığının sesine yansıyan bir tonda "Gidiyor musun?" diye sordu. Genellikle Alexsander bir kereyle yetinmezdi. Rose ikincisini hayal ederken Alexsander'ın gitmesini hiç beklemiyordu. Alexsander Rose'ye cevap vermeden hatta arkasına bile dönüp bakmadan odadan çıktı. Alexsander Rose'den sonra birkaç kadınla daha birlikte olmuştu hepsi de bu civarın en ateşli ve seksi kadınlarıydı ama lanet olsun ki Alexsander hiçbirinden tam anlamıyla tatmin olamıyordu! Isabel'le yaşadığı tatmini düşününce bu kadınlarla yaşadığı şey basit bir sinek ısırığı gibi kalıyordu. Aradan geçen iki hafta Alexsander'ın Isabel'e karşı daha da dolmasına neden oluyordu. Alexsander artık buna son vermeliydi. Eve gidip Isabel'le yüzleşmeliydi. Belki o zaman her şey eskisi gibi olurdu. Alexsander çıkmak üzereyken ziyaretine gelen Rose'yle karşılaştı. Şuan metresiyle uğraşacak havasında değildi. Rose'ye sıkkın bir bakış attıktan sonra tek kelime etmeden arabaya doğru ilerledi. Rose Alexsander'ı sorgulamaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Onu hiç kimse sorgulayamazdı ve ona hiçkimse hesap soramazdı. O İngiltere'nin en güçlü Dük'leri arasındaydı ve kimse Alexsander'ı karşısına almak istemezdi. Ancak hesap soramamasının asıl nedeni bu değildi, Alexsander'ın duruşundaki ve bakışlarındaki haşin ve erkeksi güçtü. Çoğu insan onunla yüzyüze konuşmaktan bile çekinirdi. Ama yine Rose kadınsı bir zaafla "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Buz mavisi derin dekolteli bir elbise giyen Rose saçlarını ensesinde toplamıştı. Sapsarı saçları ve soluk teni porselen bir bebeği andırıyordu. Gerçekten etkileyici bir görüntüsü vardı. Alexsander arabanın kapısını açıp içeri otururken Rose'ye kızgın bir bakış attı ve "Bana hesap sormaman gerektiğini biliyorsun Rose!" dedi. Rose hızlı adımlarla arabaya doğru yürüdü ve "Biliyorum özür dilerim ama seni özlüyorum elimde değil, nereye gidiyorsan seninle gelmek istiyorum." dedi. Alexsander aslında onu yanında götürmeye niyetli değildi ama daha sonra aklına gelen bir düşünceyle kararını değiştirdi. O hizmetçi kız eğer Rose'yi yanında görürse konuşmaya gerek kalmazdı. Her şey açık ve net. O da Alexsander'ın yattığı sıradan kadınlardan biriydi. Bunu ona anlatmaktan çok göstermek daha iyi olurdu. Ama Alexsander kabullenmek istemese de Rose'yi yanında götürmesinin asıl sebebi korkuydu... Isabel'i gördüğü an tekrar o günki gibi bir istek duymaktan korkuyordu ve Tanrı yardımcısı olsun öyle bir istek duyarsa elinin altında her zaman yatmaya hazır bir kadın olmalıydı. Tek düze bir sesle "Pekala, arabaya geç" dedi. Rose hiç beklemediği ama almak için umutlandığı cevabı alınca delici mavi gözleri hayretle açıldı ve neredeyse sevinçten ciyaklayarak "Bir saate hazır olurum, bavullarımı hazırlamam gerekiyor" dedi. Alexsander "O kadar zamanımız yok" dedi ve evin uşağı Conen'ı eliyle işaret edip çağırarak kulağına bir şeyler söyledi. "Hadi bin şu arabaya, eşyaların arkamızdan gönderilecek" dedi bıkkın bir sesle. Rose avını yakalayan bir hayvanın zerafetiyle arabaya geçti ve Alexsander'ın yanına oturdu.     
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD