Melike mutfakta olanlardan sonra hızla odasına gitti. Bu adam istediğini alana kadar hiçbir sınıra uyacak gibi durmuyordu. Zaaf olarak gördüğü her şeyle Melike'nin üzerine geliceği belliydi. Onunla başetmeye çalışırken kendisine de dikkat etmesi girekiyordu.
Odada bir aşağı bir yukarı volta atarken ıslak kıyafetleri vücudunun ısısını alıp götürüyordu. Zaten oldukça inceydiler. Üzerindekilerle uyumasının ihtimali yoktu bu yüzden pijamaları çıkarıp bir kenara bıraktı. Artık sadece iç çamaşırlarıyla duruyordu. Bu eve kaçırılarak getirildiği için haliyle giyecek başka bir şeyi yoktu.
Bir ara iç çamaşırlarıyla uyumayı düşündüyse de o ruh hastasının kapı çalma huyu olmadığı aklına geldi. Bu nedenle katlayıp kenara koyduğu kendi kıyafetlerini üzerine giçirdi. Onun eline koz verme niyeti yoktu. Saat o kadar geç olmuştu ki neredeyse güneş doğacaktı. Yorgunluk, yaşadığı boğuşmalar ve duygusal yük onu iyice bitkin hale getirmişti.
Yatağın üzerine uzanıp, yorganı bile üzerine çekemeden bol kabuslu, huzursuz bir uykuya daldı. Rüyasında kazadan sonra yerde yatarken kendisine doğrultulmuş bir silah, silahı tutan uzun, çok güzel bir yüzü ve masmavi gözleri olan bir adam vardı. Melike'ye bir şey söylüyordu ama küçük kız onu duyamıyordu. Sonra, yetimhanedeki kendine dışardan bakıyordu. İki çocuk ve bir adam bir odadaydılar, adama yalvarıyorlardı ama ne için? Melike'nin uykusu sabaha kadar bu kötü rüyalarla geçmişti.
Evin sessizliğinde ısrarla kapısı çalan Bahadır, zar zor gözlerini açtı. kapıdaki belki gider diye umut ediyordu ama bu saatte onun kapısını abisi Hakan'dan başkası çalmazdı ve o da istediğini almadıkça kapıdan gitmezdi. Bu nedenle istemeye istemeye yataktan kalkıp kapıyı açtı.
"Saat kaç yahu alacaklı gibi kapıma dayandın yine?" Tam tahmin ettiği gibi abisi karşısındaydı.
"Senden büyük olduğuma göre alacaklıyım zaten. Kimse yok değil mi?" Kafasıyla içeriyi işaret etti.
Bahadır çapkınca bir gülümseme sergileyip başını olumsuz anlamda iki yana salladı. "Bu gece kimse yok."
"Bu hızla devam edersen bir gün bir tanesi bu çocuğun babası sensin diye çıkıp gelecek haberin olsun."
Genç adam umursamaz bir omuz silkmeyle karşılık verdi. "Önlemimi almadan oynamam biliyorsun."
Hakan tek kaşını kaldırdı. "Şerbetli özel hayatın beni ilgilendirmiyor zaten."
"Bana diyene bak, sen aynı kadınla yapınca benden daha mı iyi oluyorsun sanki. Ya o burada ya sen ondasın."
Ona böyle söylediğinde Hakan'ın içerisinde bir hissizlik oluştu. Çağla'yla yatağını paylaşıyordu ve Çağla her şeyiyle harikaydı ama ikisinin arasınra bir şeyler eksik gibiydi. Hakan sağa sola çevirerek boynunu rahatlatıp bunu düşünmeyi bir kenara bıraktı.
"Neyse ne. Sana bir iş vereceğim, titiz bir araştırma olmalı. Bu öğretmen hanım arsalardan da, değerlerinden de haberdarmış. Bana öylece verebileceğini ama onu rahat bırakmam karşılığında bunu yapacağını söyledi. Arsaları bilmesi bir yana daha fazlasını biliyor ve saklıyor gibi görünüyor. Kaza gününden de, yetimhaneden de sırları var belli. Dosyasını tekrar incele ve kaza günü gerçekte ne olduğunu öğren. Ne kadar uğraşırsan uğraş ama sırlarını öğrenmeye çalış."
Bahadır'ın orman gibi yeşil gözleri kısılırken, güzel biçimli kaşlarının da çatıldığı odanın geniş penceresinden giren ay ışığıyla belli oluyordu.
"Dur bir dakika. Madem arsaları sana verecek, neden onunla daha fazla uğraşalım ki? Bırak gitsin işte!"
"Mevzunun sadece arsalar olmadığını unuttun mu Bahadır?"
Sesi buz gibi ve kindar bir halde çıkmıştı, içerisindeki nefreti hissetmemek mümkün değildi.
"O Tarık itine yaptıklarıyla karşılık vereceğim. O biricik sevgilisini bırakmamı beklerken ben ona cehennemi yaşatacağım."
Abisinin bu kadar hırslı oluşu bazen Bahadır'ın bile gözünü korkutuyordu ama o da Tarık'ın mahvolduğunu görmek istiyordu.
"Tamam. Hemen araştırmaya başlayacağım. Eğer işe yarar önemli bir şey bulursam haber veririm."
"İşe yarasın yaramasın yukarıdakinin sakladığı her şeyi öğrenmek istiyorum."
Bahadır, manidar bir gülümseme takınıp alaycı bir sesle konuştu. "Hayırdır, sen niye takıldın bu öğretmene bu kadar? Çağla yetmiyor mu sana yoksa?"
Hakan ellerini cebine sokup kapıya doğru yürürken arkası Bahadır'a dönük bir şekilde konuştu. "Saçma sapan konuşma, Çağla bana yetemese bile sence o kadın bana yetebilir mi?"
"Bilemiyorum Hakan bey, senin bizzat bu kadını takip etmeye başladığını duyduğum anda sana olan güvenim sarsıldı."
Hakan durup arkasını döndü. "Yersiz konuşuyorsun, ona özel bir ilgi duyduğumu düşünüyorsan bir de aklına şunu getir: onun vücudunda hala benim ona verdiğim izler var."
Daha sonra tek kelime etmeden odadan ayrıldı ama arkasından kardeşi yüksek sesle seslendi. " Onun da sana verdiği yarayı unutma da..."
Hakan başını iki yana sallayıp, elleri ceplerinde üst kattaki odasına doğru çıkmaya başladı. Bahadır'ın söylediği şeyle birlikte sağ elinin içindeki ısırık izine bakıp hafif bir gülümsemeyi yüzüne yerleştirdi.
Birbirlerinde böyle izler bırakmış olmaları ilginçti. Onun Hakan'ın üzerinden gelen kokuyu alıp 'sevdiğin kadına git' demesi de aklına geldi. "Demek bu dikkatini çekti öğretmen hanım."
Alaycı gülümsemesi yüzündeki yerini korurken fark ettiği şey bu gülümsemeye darbe vurdu. Uzun ve boş koridorda kendi odasına gideceği yerde Melike'nin odasının kapısına gelmiş ayakta duruyordu.
"Uykusuzluktan nereye gittiğimi fark edemedim." diye düşünüp yoluna devam etti kafasındakii diğer sese konuşma hakkı vermeyecekti.
Melike süratle açılan kapının duvara çarpmasıyla uyandı, hızla doğrulup kapıya baktığında babası karşısındaydı, onu son gördüğü gibiydi, üstü başı perişan, alnında ve ağzının sol kenarında kandan çizgiler vardı.
Genç kadın ayağa kalktı, hızla babasına doğru koşmak istedi ama babası elini kaldırıp onu durdurdu. Telaşlı bir şekilde konuşmaya başladı. "Sana onlara yaklaşma dedim değil mi? Onlar acımasızlar canını yakarlar dedim. Onların seni bulamayacağı bir yere kaç hemen!"
Melike ağlayacak gibi hissediyordu. "Kim onlar baba? Nasıl kaçacağım?"
Babası ona bir şey demedi, çünkü şu anda kanlar içinde toprağın üzerinde yatıyordu. O zaman Melike, kazanın olduğu yerde olduklarını anladı. Yardım edebilmek için hızla babasına koştu ama elleri küçülmüş, bir ayağındaki ayakkabısı kaybolmuştu ve ayaklarına taşlar batıyordu. Bu yirmi dokuz yaşındaki, öğretmen olan kendisi değil, on yaşında kazadan sonra ailesini kaybeden Melike'ydi.
Babasının başına gidip diz çöktü. Ağlamasını ve hıçkırıklarını durduramıyordu. "Baba, baba lütfen ölme, lütfen beni bırakma baba! Çok korkuyorum ne olur babacığım. Ben siz... si... siz olmadan ne yapacağım? Lütfen... Ç... çok özlüyorum sizi!"
O sırada ölü olan babası, başını ona çevirdi. "Kaç!"
Melike tekrar büyümüştü, babasının baktığı yöne yani kendi arkasına döndü. Yine o güzel mavi gözler, beyaz ten ve çok güzel yüz oradaydı, ancak bu kez, genç kadın onu tanımıştı o Hakan'dı. Melike ayağa kalkıp kaçmaya çalışırken yine odaya dönmüştü ve ne kadar istese de Hakan'dan uzaklaşamıyordu.
"Git başımdan" Ancak arkasındaki adama döndüğünde onun tarafından yakalanmıştı, kaçmak için çırpınıyordu ama kurtulamadı. "Bırak gideyim, bırak!"
Melike rüyasında son çığlığını atarken, o esnada koridorda, odanın kapısını çalan Belkıs hanım odadan gelen bağırma sesiyle kapıyı açınca Melike'yi doğrulmuş ağlarken buldu ve hemen yanına koştu.
"Melike! Neyin var?"
Melike hala yaşlı gözlerle, donuk bir ifadeyle Belkıs hanıma bakıyordu. Genç kızın konuşmadığını gören Belkıs endişeyle elini onun yanağına uzattı, amacı onu sakinleştirmekti. Ancak Melike hızla kafasını geri çekti.
"Neyim olacak Belkıs hanım, oğlunuz gündüz günümü, gece de uykularımı kabusa çeviriyor."
Belkıs, Melike'ye cevap veremeden açık kapıya yaslanan heybetli figür konuştu.
"Oooo demek rüyanda bile ben varım öğretmen hanım, bu kadar çabuk mu kapıldın bana?"