3.Kaderden kaçış

1158 Words
Ertesi sabah, Hamo Dede ve birkaç yaşlı, Şanlı konağına doğru yola çıktı. Adımları yavaştı; her adımda iki ailenin geçmişinin gölgesi ilerideki konakların duvarlarına düşüyordu. Konak avlusuna vardıklarında Hüseyin Ağa kapıda bekliyordu; gözlerinde geceden kalan uykusuzluğun izleri vardı ama yüzü ciddiydi. Hamo Dede söze girdi: “Biz barış istiyoruz. Kan akmasın. Bu çocuk isteyerek yapılmış bir suç değil. Mazlum itiraf etti; tetiğe yanlışlıkla bastı. Mehmet Ağa, bu isteğinin geri alınmasını; biz de bir çözüm bulmak istiyoruz.” O an Mehmet içeri çıkıp ağır adımlarla yüzlerine baktı. Gözündeki bezin ardında sanki bir buz parçası kırılıyordu; sesi önce kısık sonra sert çıktı: “Benim gözüm gitti. Onurumu arıyorum. Sizin söyledikleriniz acıyı kapatmaz.” Hüseyin Ağa araya girip iki tarafı sakinleştirmeye çalıştı: “Mehmet, senin acını anlıyoruz. Ama sana bunu söyleyen de benim; zorla alınan bir kızın onuru, bizi bir daha huzura erdirmez. Bunu çözecek bir yol bulmalıyız.” Mehmet bir an sustu. Yüzündeki inat çatladı ama içindeki yalnızlık da elini uzattı: “Eğer bedel para, toprak ya da başka bir şekilse… ama bu kızın canı olmamalı. Eğer beni tatmin edecek bir onur gösterisi yapılırsa düşünürüm.” Hamo Dede bunun üzerine bir teklif sunmaya cesaret etti — küçük, ama sembolik bir uzlaşma önerisi: “Toprak paylaşımı yeniden konuşulsun. Bir tazminat verilsin. Camide dua okunup, iki aile el sıkışsın. Kan akmasın.” Şanlıların yüzünde tereddüt belirdi. Mehmet’in içindeki öfke hemen sönmedi; ama dışarıdaki köylülerin, Hüseyin Ağa’nın ve Hamo Dede’nin bakışları, onun tek başına karar alamayacağını gösteriyordu. Köye döndüklerinde iki taraf da bir adım atmadan önce iç hesaplaşmasını yapacaktı. Botanlar umutla, Şanlılar temkinle bekliyordu. Zerya ise kendi içinde yeni bir güç hissetti: teslim olmayacaktı, ama savaşı da alevlendirmek istemiyordu. Onun kararı belliydi — kendi hayatını kendi seçecekti. Gün batarken köy, nefesini tuttu; iki aile arasında kırılgan bir denge kurulmaya çalışıyordu. Ama herkes biliyordu ki, gerçek bir barış ya akla, ya da büyük bir fedakârlığa bağlıydı. Ve fedakârlık kimi zaman beklenmedik bir kişiden gelebilirdi. Hüseyin Ağa, odadaki gergin sessizliği bir tokmak darbesi gibi kesti; yılların ağırlığı ve köyün sorumluluğu omuzlarındaydı. Gözlerini önce Mehmet’e, sonra her iki ailenin ileri gelenlerine dikti. Her kelimesi ölçülü, kararlıydı. “Bu işin daha fazla uzaması kimseye yarar getirmez,” dedi ağır ağır. “Köyün huzuru bizim elimizde. Ağalar olarak bir hüküm vermek zorundayız. Mehmet, gözün gitti; acın büyük. Ama bir kızın, hele on sekiz yaşındaki bir kızın kaderiyle oynayarak bunu düzeltemezsin. Bu iş töreyle de, insanlıkla da çelişir.” Mehmet dudaklarını ısırdı, gözündeki gölgenin içinde bir kor saklıydı. Hüseyin Ağa devam etti: “Benim bir önerim var. Şanlıların onurunu koruyacak, ama aynı zamanda daha fazla kan akmasını engelleyecek bir çözüm. Zerya, yaş itibarıyla büyük bir evlilik adayı değil belki ama bizim ailenin bir ferdi olan oğlum — Baran — uygun biri. İki aile arasındaki bu gerginliği giderecek, töreye uygun bir yol budur. Öbür türlü ağalar bunu kabul etmez; bu hüküm bozulursa, köyde dengeler altüst olur. Ben hükmümü veriyorum: Zerya, Baran Şanlı’ya verilsin.” Odanın havası aniden keskinleşti. Botanlıların yüzlerindeki ifadeyi tarif etmek zordu: umutla karışık bir dehşet. Hamo Dede’nin eli titredi; Mazlum’un yüzü bembeyaz oldu. Gülnaz’ın gözleri öfkeyle parladı; Mehmet’in isteğiyle ödüllendirildiğini düşünmek ona ağır gelmişti. “Ne diyorsun, Hüseyin?” diye hırıltılı bir sesle bağırdı Mehmet. “Sen benim gözümün… Benim onurumun… Hem görmez miyim? Hem de ödül mü veriyorsun bana? Oğluna mı veriyorsun kızımı?” Hüseyin Ağa, Mehmet’in yorgun, kırılmış yüzüne acıymış gibi baktı ama sözünden vazgeçmedi. “Mehmet, ben seni ödüllendirmek istemiyorum. Ben kan akmasını istemiyorum. Senin kalbinin yarasını başka türlü iyileştirecek bir düzen kurmak istiyorum. Baran; hem soylu, hem itibarlı, hem de ailelerimiz arasındaki dengeyi sağlayacak bir genç. Bu karar, köyün huzuru içindir.” Mehmet, ellerini yumruk yaptı; kabaran inat, yerdeki sarsıntı gibi hissediliyordu. “Ben… ama o kız—” diye başladı, sonra kelimeler dudaklarından düşüp boğuldu. Odadaki diğer ağaların, Hüseyin Ağa’nın ve hatta köyün ileri gelenlerinin bakışları üzerine saplanmıştı. Zaman ağırlaştı; Mehmet ağırlığın altında çökerken, bir ellerini havaya kaldırdı ve kelimeleri zorla, kırık bir sesle düzeltti: “Peki… olsun. Eğer bu hüküm ağaların kararıysa… Ben razıyım. Ama bilin ki benim içimde bu yara kapanmayacak.” Hüseyin Ağa’nın hükmü, konağın duvarlarında yankılandı. Karar alınmıştı; artık resmi olarak Zerya’nın kaderi, iki ailenin rızasıyla Baran’a bağlanmıştı. Fakat kararı onaylayan bakışların ardında, herkes biliyordu ki gerçek kabulleniş çok daha zor olacaktı. Botan evine haber uçurulduğunda, Zerya odasında başını ellerinin arasına almıştı. Kapı çalındı, Mazlum içeri girdi; yüzündeki suçluluk ve korku iç içe geçmişti. “Zerya…” dedi, sesi kırılgan. “Hüseyin Ağa hüküm verdi. Baran’a verilecekmişsin. Ben… ben bunu anlatmaktan utanç duyuyorum.” Zerya başını kaldırdı; gözleri kıvılcımdı. “Beni bir hükümle mi veriyorsunuz? Ben bunun parçası değilim!” diye bağırdı. “Benim hayatımı kimse böyle satamaz. Abim, bunu kabul edemem. Ben susmayacağım.” Annesi hıçkırarak karşı çıktı: “Kızım, bu karar köyün huzuru için… Bunu bilmelisin. Senin için iyisini istiyoruz—” Zerya fırladı, annesinin elini itti. “İyisi mi? Benim ölmemi mi istiyorsunuz? Benim onurum mu sizin onurunuzun kefareti olacak? Ben kimse için kurban olamam!” Botanların avlusunda yankılanan bu sözler, köyün diğer köşelerinde bir şok dalgası yarattı. Şanlı konağında ise Baran, duydukları karşısında sessizdi; oğul olarak emredilen bu karara ne hissettiğini kimse hemen okuyamadı. Baran’ın gözleri uzaklara dolaştı, yüzünde bir sarsılma belirdi—ne mutluluk ne de memnuniyet; daha çok bir gölge gibiydi. Gülnaz, odada olanlara tanık olurken içindeki öfke yeni bir alev aldı. “Ben evimi, çocuklarımı bu utançla yaşamam!” diye fısıldadı. “Bunu yapanlar yüzünden ben herkesin yüzüne nasıl bakacağım?” Ama sözleri, Hüseyin Ağa’nın hükmünün ağırlığı karşısında kırılgan kaldı. Hamo Dede usulca Zerya’nın yanına gelip elini tuttu. “Kızım,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle, “bu karar senin rızan alınmadan verildi. Biz elimizden geleni yaptık. Ama şimdi senin daha akıllıca hareket etmen gerek. Köy büyüklerinden biri olarak seni korumak için bir yol arayacağım. Bu sırada sakın pes etme. Senin onurun bizim için de önemli.” Zerya, dedenin elini itti gibi görünse de gözlerinde bir kıvılcım daha büyümüştü; bu kıvılcım, teslim olmamaya dair bir karardı. “Onurumu kimseye veremem,” dedi, sesi soğuk. “Beni zorla kimseye veremezsin. Gecenin ilerleyen saatinde köyün dar sokaklarına haber salındı: hüküm verilmiş, Zerya Şanlı oğlu Baran’a verilecekti. Fısıltılar, kınamalar, bazıları onaylıyor, bazıları içten içe şaşkındı. İki aile arasındaki denge sarsılmış, fakat bir karar resmileşmişti. O gece, Zerya odasında uyanık kaldı. Pencereden ayın solgun ışığı sokuyor, taş duvarların gölgeleri uzun ve soğuktu. İçinde bir kararlılık, gün boyunca biriken korkuya baskın geliyordu. “Ben kendi hayatımı seçerim,” diye fısıldadı kendi kendine. “Onların hükmü beni köleleştiremez.” Ama dışarıda, ağaların ve konağın büyüklerinin vicdanı hafiflememişti; Hüseyin Ağa kararıyla köyün kanını durdurduğunu sanıyordu, Mehmet geçici bir kabulleniş gösterse de kalbindeki inat sönmemişti. Baran ise şimdi kaderin merkezine konulmuştu—o da bu yükü taşıyacak mıydı, yoksa kendi vicdanı onu başka bir yola sürükleyecek miydi? Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, çanlar çalınacak, bazı kulaklarda merak, bazı gözlerde öfke, bazı kalplerdese çökmüş bir üzüntü olacaktı. Zerya’nın bir karar vereceği gün de yakındı — ya kabul edip kaderine razı olacaktı ya da kendi ayakları üzerinde durup tüm köyün karşısına dikilecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD