Şanlı konağının avlusunda öğle güneşi ağır ağır yumuşuyordu; gölgeler uzun, hava rahatsız edecek kadar sıcak değildi ama herkesin içini bunaltıyordu. İçeriye, taş duvarların ördüğü geniş odaya doğru adımlar eşlik ediyordu; ayak sesleri, minderlerin hafif hışırtısı, pişen çayın ılık kokusu… Hepsi, şu anda odada olması gereken huzurun yerine gergin bir bekleyiş oluşturuyordu.
Mehmet, başındaki beyaz başörtüsüyle köşedeki sedirde oturmuştu. Sağ gözü beyaz bir bezle sarılıydı; yüzü bir yanından yaşlanmış, bir yanından hırçın bir asilik taşıyordu. Onun yanında, eşi Gülnaz ayağa kalktı; yılların yorgunluğu omuzlarında belirgindi ama gözleri ateş gibiydi. Konağın diğer erkekleri ve birkaç kadın, sessizce duvar dibine çekilmiş; konuşulacak olanın ağırlığını hissetmekle kalmayıp, taraf seçmenin eşiğinde bekliyorlardı.
Gülnaz’ın nefesi keskinti. O, Mehmet’in yıllardır eşiydi; birlikte kurulmuş bir hayatı, çekilmiş zor günleri, paylaşılan gururu vardı. Şimdi, evinde bir yabancının adı konuşulurken, içinde bir şey koptu.
“Mehmet!” diye başladı, sesi titremesine rağmen güçlüydü. “Sana soruyorum: Benimle evlisin. Ben seninle yaşadım, çocuklar doğurdum, evine baktım. Nasıl olur da bir başkasını benim üzerime getirirsin? Nasıl getirirsin o kızı — on sekiz yaşında bir çocuğu — bizim evimize, bizim yatağımıza kuma diye?”
Mehmet başını hafifçe salladı; çenesindeki tüyler titredi. “Gülnaz,” dedi düşük bir sesle, “sen biliyorsun işin ciddiyetini. Benim gözüm gitti, benim gururum parçalandı. Bu kanalı senin sevginle, parayla, sözle düzeltemem. Onunla değil, onurunla ilgileniyorum.”
Gülnaz’ın elleri yumruk oldu. “Onur mu? Onur, bir insanı kör etmekle mi korunur? Benim onurum mu seni memnun edecek yoksa bir kızın hayatını çalmak mı? Sen nasıl insansın Mehmet? Benim kanımı, çocuklarımın geleceğini hiçe sayıp bir kızın kaderine nasıl hükmedersin?”
Odayı saran sessizlik derinleşti. Kadınların bir kısmı gözlerini kaçırdı; erkeklerin çoğu ise hafifçe öne eğildi, kimin haklı olduğuna karar verecek bir ölçü arıyorlardı. Hamo Dede araya girmek istedi ama Gülnaz elini kaldırdı, onu susturdu.
“Sen tek bir gözünle mi yaşıyorsun, yoksa gözün yerine ruhunu mu koydun?” diye bağırdı. “Beni, bizim çocukları, yıllardır sürdürdüğümüz saygınlığı hiçe sayıp bir kız getirip 'onunla onurumu kurtaracağım' diyorsun. Yazıklar olsun sana! O kızın yaşı yetmişe gelse ne fark eder? İnsanlık nerededir senden? Benimle aynı yatağı paylaşan kadın olarak utanıyorum senden.”
Mehmet’in yüzündeki sertlik çatladı; içinde karışık bir acı ve inat vardı. “Gülnaz, ben seni biliyorum,” dedi sessizce. “Seninle geçen yılları biliyorum. Ama benim içim yanıyor. Olay bir kaza olsa bile, bana bakınca herkes acıma gözleriyle bakacak. ‘Kör adam’ diyeceklermiş. Bu onur meselesi; kanla silinmedi bu yara. Ben de adamım, hakkımı istiyorum.”
Gülnaz öfkeyle adım attı, masanın üzerine vurdu. Tahta titredi. “Hakkını mı istiyorsun? Hakkını almak için başka bir insanı hediye mi edeceksin? Benimle evli olduğunu unutma! Bir kadını, daha üstelik on sekizinde bir çocuğu kendi öfkenin, kendi gururunun kurbanı yapmakla neyi kazanacaksın? Söz veriyorum, eğer böyle bir rezalete imza atarsan, bu konağı terk ederim. Seninle değil, onurunla yaşayacağım da ne olacak? Onur dediğin şey, masalarda sata sata elde edilecek bir nesne değildir.”
Ama Mehmet geri çekilmedi. Gözleri karanlığın kenarından parlayan bir inatla sabitlenmişti. “Gitmek mi?” dedi alaycı bir tonla. “Nereye gideceksin Gülnaz? Bu topraklarda bizi koruyan, bizim namusumuz bu ailedir. Eğer gidersem, kim bana bakacak, kim benim hakkımı savunacak? Hayat kolay değil, sen de bilirsin. Ben bunu istiyorum. Başka türlü onarım yok.”
Kısa bir sessizlik oldu; sonra Gülnaz’ın sesi, bir fısıltıyla ama son derece net çıktı: “Senin onurun benim evimi yok edemez. Ben burada, çocuklarımın yanında kalacak, onların yüzünü öpmeye devam edeceğim. Eğer zorla o kızı getirirsen, ben de susmayacağım. Köyde kimse bilmese bile ben bağıracağım; namus dedikleriyle gerçek yüzünü ortaya sererim. Seni, seni yapan töreyi de herkesin önünde sorgulatırım.”
Mehmet’in yanındaki bazı gençler homurdandı; bazı ihtiyarlar Gülnaz’a bakıp başlarını salladı. Hamo Dede ağır ağır ayağa kalktı, bastonuyla yere vurdu: “Yeter artık,” dedi usulce. “Bu evde kadın ile erkeğin onuru da vardır, çocuklarımızın geleceği de. Bir karar vermeden önce düşünmeliyiz. Kan akmasın istiyoruz. Ama bir kızın hayatını da kimse harcayamaz.”
Gülnaz gözyaşlarını tutmaya çalıştı; alnındaki çizgiler daha da derinleşti. “Benimle evlisin,” dedi Mehmet’e son bir kez bakarak. “Bana nasıl hesap vereceksin? Kendine nasıl insan dersin? Eğer bizim çocukların yüzüne bakamayacak bir pişmanlık kalırsa, bu evde bir daha huzur bulamazsın.”
Mehmet başını çevirdi; gözündeki ağrıyla birlikte, onun gururunun bir köşesi de çöker gibi oldu. Bu meydan okuma, onu zor duruma düşürmüştü ama içindeki ateş henüz sönmemişti. Dışarıda, avluda birkaç atın tıkırtısı duyuldu; hayat herkesin üzerine düşeni bekliyordu.
O günden sonra, Şanlı konağının odalarında başka bir sessizlik türü başladı: Gülnaz’ın sarsıcı sözleriyle başlayan, sert ve kırılgan bir bekleyiş. Mehmet’in kararı henüz kesinleşmemişti; ama köyün dikişlerini sökecek bu tartışma, her iki ailenin de kaderine yeni çizgiler çizecek gibiydi.
Gülnaz’ın sözleri konakta yankılanıp bir süre daha sürünceye döndü; her kelime bir taş gibi çarptı duvarlara. Mehmet’in çenesindeki sertlik yarıldıysa da, onun içindeki öfke söndü sanılmasın — sadece daha soğuk, daha hesaplı bir hal aldı. Konaktaki herkesin nefesi tutulmuştu; şimdi kararın nasıl uygulanacağı, kimin öne çıkacağı soruluyordu.
Akşam olduğunda, Şanlı konağında ayrı bir toplantı yapıldı; Hüseyin Ağa ve diğer ağabeyler, Mehmet’in isteğini tartışmak için bir araya geldi. Mehmet ısrarcılığından bir adım bile geri atmıyordu: “Benim bir gözüm gitti. Bunu sineye çekemem. İster evli olsun ister olmasın, bu bedeli ben öyle kolayca unutamam.” dedi, sesi alçak fakat kesin.
Hüseyin Ağa ağır nefes aldı, yüzünde derin çizgiler: “Mehmet, bu isteğin köyde nasıl yankılanacağını biliyorsun. Zerya küçük bir kız. Gülnaz’ın gönlü kırılırsa, bu evin dağılma ihtimali var. Biz kan istemiyoruz; ama töre de unutturulmaz. Nasıl bir yol bulacağımızı konuşalım.”
Mehmet’in bakışları soğuk: “Benim onurum gelince, başka bir yol yok.”
---
Botan evinde ise hava daha da ağırdı. Mazlum’ın pişmanlığı göğsünü kemiriyordu; ne anneye ne de Hamo Dede’ye bakabiliyordu. Zerya, akşamın ilerleyen saatlerinde yine avluda tek başına oturmuş, gözleri karanlığa dalmıştı. İçinde öfke, korku ve inat birbirine karışmıştı. On sekizdi ama ruhu on yılların sorumluluğunu taşıyordu.
Mazlum nihayet susturamadığı pişmanlıkla kalktı: “Ben gidip her şeyi söyleyeceğim. Ben tetiğe bastım. Eğer bir bedel ödenecekse benimle ödensin.” dedi, sesi kırık. Hamo Dede’nin eli onun omzundaydı; yaşlı adam gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. “Oğlum,” dedi yumuşakça, “sen de biliyorsun ki tek başına gitmek işi çözmez. Bu iş alevlenirse daha çok kan akar. Ailenin, köyün huzuru da bizim sorumluluğumuz.”
Zerya ayağa kalktı ve Mazlum’a baktı; yüzündeki kararlılık donuk bir çelik gibiydi. “Hayır, abim,” dedi. “Senin acını anlıyorum ama bir hayatı kendin isteyip vermek de doğru değil. Ben kimsenin kurbanı olmaya gelmedim. Eğer birisi benim yüzümden acı çekecekse, ben bunu kabul etmem.”
Annesi yalvarır gibi ellerini açtı: “Kızım, ne yapacağız? İnsanlar susmazsa… kan akar.”
Zerya sert bir hareketle başını çevirdi: “Ben susmam. Ben teslim olmam. Bana ölümü değilse de, yaşamımı çalsınlar istiyorlar. Öyle mi? O zaman yaşamımı ben seçerim. Bu toprak benim kaderim değilse giderim.”
Hamo Dede, ağır adımlarla öne çıktı. Sesi titrek ama net: “Bizim geleneklerimizin de merhameti vardır. Kan, kanla bitmesin diye biz her zaman akıl ararız. Şanlı Ağa büyükleriyle konuşup, bu isteği geri almalarını sağlamaya çalışacağım. Siz de köyün ileri gelenleriyle birlikte barış yolu arayın. Bu kızın canı, kimsenin oyuncağı olamaz.”
Mazlum gözlerine inanamıyordu; içten bir umudun kıvılcımı belirdi. “Dede doğru söylüyor. Konuşacağız. Ben her şeyi itiraf edeceğim. Kimse Zerya’yı canlı bir bedel yapamaz.”