1. BÖLÜM: Karanlığın Sınırında Kalp Atışları
Mardin’in asırlık, soğuk ve dik meşe kapılarının arkasında zaman başka türlü akardı. Gece, taş surların üzerine ağır bir şal gibi çöktüğünde, Mezopotamya ovasının rüzgârı sarı kalker taşlarına çarpar, geçmişin tozlu fısıltılarını taşırdı. Konağın avlusuna tepeden bakan heybetli duruşu dışarıdan bakıldığında bir heybet abidesi, surlarının ardına adım atıldığında ise aşılması imkânsız bir hapishaneden farksızdı.
Helin, odasının pencere kenarındaki ahşap sedirde oturmuş, gecenin zifiri karanlığına bürünen okyanus misali ovayı izliyordu. Göğsünü daraltan, nefesini kesen o bildik sıkıntı yine tam şurasına, boğazının düğümlendiği noktaya oturmuştu.
Gözlerini yavaşça kapatıp zihninde o konağın haritasını çıkardı. On dört... Tam on dört devasa oda vardı bu konakta. Geniş avlular, yüksek tavanlı eyvanlar, gümüş süslemeli kemerler, ipek halılarla bezenmiş koridorlar... Koca bir ömrü sığdırmaya çalışan bu devasa yapıda yüzlerce insan yaşayabilir, onlarca kahkaha duvarlarda çınlayabilirdi. Ama Helin hiçbir yere sığamıyordu. Ne o yüksek tavanlı misafir odalarına, ne o işlemeli geniş odalara, ne de dedesinin her adımda gururla bastığı o taş merdivenlere...
Kendi evinde, doğup büyüdüğü bu saray yavrusunda bir yabancıydı o. Hatta bir yabancıdan da öte, zincirlere vurulmuş bir mahkûm.
Zihninin kuytu köşelerinden dedesinin gür sesi yükseldi yine. O kalın, merhametten yoksun, otoriter ses... "Sen bir kız çocuğusun! Bu konağın sınırları neresiyse senin dünyan orasıdır. Fazlasını istemek senin haddine de değildir, hakkına da!"
Dedesinin gözlerindeki o soğuk bakış hiç değişmemişti. Yıllardır Helin’in gözlerinin içine ne zaman baksa, orada sevgiye dair tek bir kırıntı dahi göremezdi. Dede dedikleri adam onu hep küçümsüyor, hiçbir zaman sevmiyordu. Ona resmen bir hapis hayatı yaşatıyordu. Bir toruna bakarken duyulması gereken şefkatin aksine, sanki evdeki fazlalık bir eşyaya, ya da her an itaat etmesi gereken bir hizmetkâra bakıyor gibiydi.
"Ama ben buna katlanmayacağım," diye fısıldadı Helin karanlığa doğru. Dudakları titriyordu ama gözlerinde yanan o asi ateş, içerideki fırtınanın habercisiydi. "İzin vermeyeceğim. Benim hayatımı, benim nefesimi çalmanıza asla izin vermeyeceğim!"
Yavaşça ayağa kalktı. Üzerindeki rahat, hareket etmesini engellemeyecek koyu renk kıyafetlerini kontrol etti. Sessiz olması gerekiyordu. Konağın muhafızları, nöbetçileri ve hizmetlileri uykunun derin kollarındayken bu fırsat değerlendirilmeliydi. Kapının pirinç kulunu yavaşça aşağı indirdi. Ahşabın gıcırdamaması için adeta nefesini tutarak kendini koridora attı.
Taş merdivenlerden aşağıya, gölgelerin arasına süzülerek indi. Her adımında kalbi bir davul gibi güm güm vuruyordu. Avlunun buz gibi havası yüzüne çarptığında özgürlüğün ilk kokusunu aldı. Konağın arka tarafında yer alan ahırlara giden patikaya yöneldi. Orada onu bekleyen tek dostu, bu dünyada onu gerçekten anlayan tek canlı vardı.
Ahırın ağır ahşap kapısını araladığında, saman ve deri kokusu burnuna doldu. Köşedeki geniş bölmeden gelen hafif bir kişneme sesiyle Helin’in yüzünde günlerdir ilk kez gerçek bir tebessüm belirdi.
Gece...
Simsiyah, pürüzsüz kürkünün üzerinde ay ışığının süzüldüğü o asil, güçlü at. Gece, sahibinin kokusunu alır almaz başını çitlerin üzerinden uzattı ve yumuşak burnunu Helin’in omzuna sürttü. Helin yürüyüp atının boynuna sarıldı. Yüzünü onun sıcak kürkün gömdü ve derin bir nefes çekti.
"Gece’m..." dedi fısıltıyla. Elleri atın yelesinde sevgiyle dolaşıyordu. "Yine geldik o noktaya. Beni bir tek sen anlıyorsun, değil mi kızım?"
At, sanki sahibinin içindeki acıyı ve özgürlük arzusunu hissetmiş gibi hafifçe kişnedi, başını Helin’in göğsüne bastırdı. Helin, atının nemli burnunu okşarken gözlerinin içine baktı.
"Biz yılmayacağız," dedi kararlı bir sesle. "Kilitleseler de, bizi bu taş duvarların arasına hapsetmeye çalışsalar da boyun eğmeyeceğiz Gece. Biz bu kadere teslim olmayacağız. Biz her zamanki gibi özgürlüğe koşacağız!"
Hızlı ve pratik hareketlerle Gece’nin eyerini sırtına yerleştirdi. Kayışları sıktı, dizginleri geçirdi. Dedesinin yasaklarına, konağın kurallarına rağmen gece kaçışları Helin’in tek yaşama kaynağıydı. O atın sırtında rüzgâr yüzünü tokatlarken kendini gerçekten var hissedebiliyordu.
Ahırın yan kapısından Gece’yi sessizce dışarı çıkardı. Konağın dış bahçe kapısına ulaştıklarında nöbetçilerin uykulu olmasından faydalanarak dışarı süzüldü. Konağın surlarından yeterince uzaklaştıklarında, Helin eyerin üzerine hafifçe sıçradı. Dizginleri kavradı ve atına hafifçe dokundu.
"Haydi Gece! Göster onlara nasıl uçtuğumuzu!"
Gece, özgürlüğün çağrısını almışçasına birden öne fırladı. Nalların taş yollarda çıkardığı o muazzam ritim, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. Mardin’in dar, kıvrımlı ve karanlık sokaklarında adeta bir rüzgâr gibi esiyorlardı. Tarihi taş evlerin arasından, dar kemerlerin altından, boş meydanlardan geçerek tepelere doğru tırmanmaya başladılar. Helin’in saçları rüzgârda dalgalanıyor, göğsündeki o amansız sıkıntı her adımda biraz daha dağılıyordu.
Hedefleri, Mardin’in en yüksek tepesiydi. Mezopotamya ovasını ayaklar altına alan, hemen yanı başında derin bir uçurumun uzandığı o muazzam nokta...
Yaklaşık yirmi dakikalık amansız bir tırmanışın ardından tepeye vardılar. Rüzgâr burada daha sert, daha diri esiyordu. Helin atından indi. Gece’yi tepenin hemen kenarındaki eski ahşap bir direğe güvenle bağladı. Atının başını son bir kez okşayıp uçurumun tam kenarına doğru yürüdü.
Aşağıda sonsuz bir deniz gibi uzanan simsiyah ova duruyordu. Uçurumun kenarında durup iki kolunu yana doğru sonuna kadar açtı. Yüzünü gecenin serin rüzgârına verdi. Göğsünü kabartarak derin, çok derin nefesler aldı. Ciğerlerine dolan bu temiz hava, konağın o basık, kasvetli havasından sonra ona hayat veriyordu.
Gözlerini kapattı. İçindeki o içsel konuşma, ruhunun derinliklerinden dökülmeye başladı:
"Evet... Şu an özgürlüğüme hasretim. Bir kafesin içindeki kuş gibiyim. Ama biliyorum, elbet bir gün beni de bu karanlıktan kurtaran biri olacak. Benim hayatımda da yeni, bambaşka başlangıçlar açılacak. Benim yarim... Benim sevdiğim, beni gerçekten sevecek o insan gelip beni bu evden alacak, beni evime götürecek. Bu böyle gitmeyecek... Bu esaret sonsuza kadar sürmeyecek!"
Uçurumun kenarındaki kayanın üzerine oturdu. Dizlerini göğsüne çekti, gözlerini kapattı. Uzun uzun tepede oturdu, gözlerini kapatıp hayaller kurdu. Orada ne dedesinin baskısı vardı ne de konağın kasvetli duvarları...
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Gökyüzü morarmaya, ardından güneş yavaşça doğmaya başladı. Güneşin ilk ışıkları yüzüne vurduğunda içini hafif bir panik kapladı. Eve dönmesi gerekiyordu. Çünkü dedesi onun yokluğunu öğrenirse çok kötü şeyler olurdu.
Hemen ayağa kalktı. Direğe bağlı olan Gece’nin yanına koştu. İpi çözüp atına bindi. Atıyla dört nala eve doğru koşmaya başladı.
Aynı saatlerde, başrol erkek — Demir — lüks arabasına binmiş, o civarda arabasını sürüyordu. Direksiyonu tutarken zihni darmadağındı. Çocukluğundan beri kulaklarında çınlayan o ses zihninde yankılanıyordu.
Demir’i küçükken bir nine büyütmüştü. O nine, Demir’in aklına çocukluğundan beri sürekli şunları kazımıştı: "Sen büyüdüğünde onlardan öcünü alacaksın! Onlar senin anneni kaçırdılar... Ve annen onlarla gitmediği için anneni öldürdüler! Sen de büyüyünce onlardan öcünü alacaksın!"
Demir hep bu ninelerin laflarıyla, bu intikam hissiyle büyütülmüştü. Aklında bu düşünceler dolaşırken arabasını hırsla sürüyordu.
Helin ise atıyla eve yetişmek için dört nala ilerliyordu. Tam o sırada, Demir zihnindeki düşüncelere dalmışken, Helin birden atıyla adamın arabasının önüne çıktı!
At aniden gelen araçla şahlanıp iki ayağının üzerine kalktı! Helin dengesini kaybederek sertçe yere düştü ve olduğu yerde bayıldı. Demir son anda fren yapıp arabayı durdurdu.
Hemen arabadan inip kızın yanına koştu. "Ne oldu?! Ne oldu hanımefendi, iyi misin?" diyerek kızı kaldırmaya çalıştı. Kızın saçları yüzüne gelmişti. Yüzünü görmek için saçlarını geriye çekti. Tam yüzüne bakarken, o an kızın o nefret ettiği düşmanı olan adamın torunu olduğunu anladı!
Demir şok içinde içinden şunu geçirdi: "Sen... Sen o adama ait olan o kızsın. Demek o kişisin..."
Helin ise gözleri kapalı bir halde bilincini kaybetmiş yatıyordu. Yanağında düşmenin etkisiyle küçük bir yara, hafif bir çizik oluşmuştu. Kız uzun süre kendine gelemedi. Demir, onu öylece yol ortasında bırakamayacağı için mecburiyetten kızı kucağına alıp arabaya koydu ve hastaneye götürmek üzere yola çıktı.
Yoldayken Helin yavaşça gözlerini açtı. Yabancı bir erkeğin arabasında olduğunu anlayınca bir anda dehşetle çıldırdı!
"Sen kimsin?!" diye bağırdı Helin panikle. "Sen ne hakla beni arabana aldın?! Ne oldu bana, ne yaptın sen?!"
Demir sakinleşmesini söyleyerek, "Seni hastaneye götürüyorum," dedi. "Atın oradan kaçtı, sen de kendine gelemedin. Ben de seni hastaneye yetiştirmeye çalışıyorum."
Helin dehşetle bağırdı: "Sen niye beni buraya kadar getirdin?! Benim acilen eve dönmem lazım!"
Demir dinlemeyip sürmeye devam edince Helin kontrolünü kaybetti. Elini direksiyona atıp direksiyonu o yana bu yana kıvırmaya başladı! Araba savrulunca Demir mecburen frene basıp durmak zorunda kaldı.
Kız hemen arabadan inip geriye doğru koşmaya başladı. Demir de arabadan inip peşinden gitti.
"Ben sana zarar vermek istemiyorum!" diye bağırdı Demir arkasından. "Ben sadece sana yardımcı olmak istiyorum! Eğer gitmen gerekiyorsa gel, ben seni evine bırakayım!"
Helin adama güvenmediği için ilk başta istemedi, durup kararsızca baktı. Ama başı dönüyordu, yürüyerek yetişmesi imkânsızdı. Mecbur kalıp arabaya geri bindi. Demir arabayı çalıştırıp onu evine götürmeye başladı.
Konağın sokağına geldiklerinde Helin korkuyla, "Beni evden uzak bir yerde indir," dedi. Ama Demir onu dinlemedi. Onu tam evinin kapısına kadar götürdü. Kız ne kadar mani olmak istese de Demir dinlemedi. Arabadan inip doğrudan konağın kapısını çaldı.
Helin korkudan rengi solmuş bir şekilde, titreyerek adamın arkasında beklemeye başladı.
Ahşap kapı yavaşça açıldı. Kapıyı açan kişi, Helin’in sert ve acımasız dedesinden başkası değildi...