Akşam yemeğinin ardından maaile bahçede oturmuş sohbet ediyorlardı. Gülce ve Gurur annelerinden dönmüşlerdi.
Yüzünün önüne uzatılan elma dilimiyle başını kaldırdı Gurur. Hemen yanında oturan Mert, yemekte doğru dürüst bir şey yememesi üzerine Gurur’a meyve takviyesi yapmaya çalışıyordu.
‘‘Teşekkür ederim babacığım,’’ deyip babasının uzattığı çatalı eline aldı. İkizinin babasının diğer kolunun altında olduğunu görünce kıskançlıkla babasının koluna yapışan Gurur, Mert’in inlemesiyle kendine geldi.
‘‘Kızım yavaş biraz,’’ deyip elindeki çatalı tabağına bıraktı ve Gurur’u da kolunun altına aldı Mert. Masanın karşısında oturan Çiçek’e kaçamak bir bakış attığında onun Sevda’nın kucağına yayılmış, başını da genç kadının göğüs oyluğuna yaslamış olduğunu gördü.
Bu görüntü onda ağlama isteği yarattığından, başını Sevda’nın solunda oturan Can’a çevirdi. Ağustos ayının bunaltıcı sıcağına rağmen Can için saçlarını salık bırakan Sevda’nın omuzlarından dökülen saç tutamlarını eline dolayıp sık sık koklayan oğluyla gözleri dolunca, başını Sevda’nın sağında oturan Mehmet’e çevirdi. Ancak buna da pişman olması uzun sürmedi genç babanın. Çünkü Mehmet de Sevda’nın kolunun altına sığınmış, saçlarının okşanmasına tebessümle karşılık veriyordu. Sessizce burnunu çekip, sızlayan burun kemerini biraz olsun geçiştirmeye çalıştı. Evlatlarının neye hasret kaldıklarını şimdi daha iyi anlıyordu. Bir an için evlilik fikrine neden düşmanca baktığını sorguladı. Cevabı ise onun için oldukça netti: ‘Müjde’mden sonra alelade bir kadınla olmazdı.’
Bakışları gayri ihtiyari Sevda’yı bulduğunda iç çekti. Ona tebessümle bakan kadına sol gamzesini belli edecek kadar gülümsedi ve göz kırpmayı da ihmal etmedi. Sevda’nın utangaç bir hale bürünmesiyle de sırıtarak arkasına yaslandı.
Sevda ise alt dudağını ısırarak gülümsemesini bastırırken yaşadığı şeyin gerçekliğinden şüphe ediyordu. Artık bir ailesi bir geleceği olmayacağını düşünürken bir anda 5 çocuklu bir kadına dönüşmüştü ve böylesi bir aileyi hak edecek ne yaptığını sorgulayıp duruyordu.
‘‘Al babacığım elma,’’ diyen sesle bakışlarını babasına elma yediren Gülce’ye çevirdi Sevda.
‘Çok güzeller,’ diye düşünürken buldu kendini.
‘‘Al babacığım bu da elma,’’ diyen Gurur ile kıkırtısını bastırmak zorunda kaldı. Mert’e baktığında iki kızı arasında paylaşılamayan baba olmaktan oldukça memnun olduğunu gördü. Sevda’nın ona baktığını fark edince masumca gülümsedi Mert. Gülüşünü derinleştirense Çiçek’in gözlerini açıp babasına bakmasıydı. Küçük kız, ablalarının babasına olan yakınlığını görünce öfkeli bir soluk aldı ve ‘‘Allahçığım Allahçığım duyuyor musun olanları? Biriciğim babacığımın kolları dolmuş, hem de bensiz,’’ dedi.
Gurur gözlerini devirirken Gülce ‘‘Ay senin babansa benim de babam biraz da benimle dolsun babamın kolları,’’ diyerek düşüncesini söyledi.
‘‘En çok benim babam!’’ derken çoktan Sevda’nın kucağından inmiş, Mert’in boynuna atlamıştı Çiçek.
‘‘Anne karnıyla birlikte 19 yıllık geçmişimiz var Çiçeğim. Senin yaşın yetmiyor.’’
Gurur’un bu tespitiyle Çiçek başını babasının omzundan kaldırdı ve ablasına yönelik konuştu: ‘‘Ama ben biriciğim babacığımı çoooooooooook seviyorum. Yaşım değil ama sevgim büyük. Değil mi biriciğim aslancığım kralcığım babacığım, ben seni çok seviyorum.’’
Mert, boynuna sıkıca sarılan kızına sarılıp ‘‘Ben de seni çok seviyorum Çiçeğim. Hepinizi çok seviyorum,’’ dedi. Çiçek başını babasının boynundan kaldırıp onları ilgiyle izleyen seyircilerine kısa birer bakış attı. Ardından babasının kulağına eğilip ‘‘Ama beni daha çok seviyorsun değil mi babacığım?’’ diye fısıldadı.
‘Sen nasıl sevilmezsin!’ diye içinden geçiren Mert, yanaklarından öptüğü kızına cevap vermek yerine kızının karnını gıdıklamaya başladı. Bahçeyi Çiçek’in kahkahaları sararken oğulları mahrum kalmasın diye ayağa kalkıp onların yanına gidecekken Can’ın da kahkaha atmaya başlamasıyla bakışları karşıya kaydı. Sevda, Çiçek’in yokluğundan istifade kucağına yayılmış Can’ın karnını gıdıklıyordu.
Mert bu görüntüyle zaten mest olmuşken Mehmet’in de Sevda’ya katılıp Can’ın karnını gıdıklamaya başlaması onun için şükür sebebiydi. Dalgınlaşıp Çiçek’in karnını gıdıklamayı bırakınca ‘‘Gıdı gıdı vakti!’’ diye çığlık atan kızlarının onu gıdıklamaya başlaması çok gecikmedi.
Bahçeyi saran kahkahalar sokaktan bile duyulabilecek yükseklikte olduğundan eve dönen Nilüfer kapıya yönelmek yerine evin etrafını dolanıp arka bahçeye ulaştı. Bahçede gördüğü manzara yüzünde nadir oluşan gülümsemeyi ortaya sererken olaya daha fazla seyirci kalacak vakti olmadığını düşünüp ‘‘Kahkahalarınız bol olsun,’’ diyerek kendini belli etti.
Gülmekten kızaran ve sıcaklayan Mert, yüzünü elleriyle yelpazeleyip derin bir nefes aldıktan sonra ağabeyliğinin vermiş olduğu yetkiyle ‘‘Sonunda evin yolunu buldun,’’ diyerek selamladı kardeşini.
Nilüfer, ağabeyine omuz silkmekle yetindi. Bir şey söyleyemeden ‘‘Seni çok özledim Lülü,’’ diyen sesle başını aşağı eğdi ve kollarını ona doğru kaldırmış Can’ı kucağına aldı.
‘‘Bende seni çok özledim yakışıklı,’’ dedikten sonra küçük çocuğun yüzünü defalarca öptü. Can bu öpücüklerle çoktan mest olmuştu bile. Tüm dişlerini ortaya sergileyecek şekilde gülümseyip konuşmaya başladı: ‘‘Sen yokken seni çok özledim. Allah’tan Rapunzel’im vardı da gece yatarken saçımı okşayıp üstümü örttü. Yoksa sensizlikten üşürdüm Lülü’m.’’
‘‘Hımm, demek öyle. Teşekkür ederim Sevda.’’
‘‘Severek yaptım,’’ diyen Sevda’ya samimi olduğu belli olan bir gülümseme gönderip ‘‘Ee, abi seninle biraz konuşabilir miyiz?’’ diye sorarak Mert’e yöneldi.
Mert beklemediği soruyla kaşlarını çatıp üç kızını da saçlarından öptükten sonra yerinden kalktı. Kardeşinin önüne gelip Can’ı kendi kucağına aldı ve ‘‘Babacığım halanla sonra hasret giderirsin,’’ deyip Can’ı yere bıraktı. Can bu ayrılıkla mahzunlaşsa da Sevda’nın kucağının hâlâ boş olduğunu görünce koşa koşa genç kadının kucağına gitti. Can’ın hali Çiçek hariç herkesin komiğine giderken boğazını temizleyen Nilüfer, ‘‘Abi salona geçelim,’’ diyerek bahçeden eve açılan cam kapıyı işaret etti.
‘‘Geçelim bakalım,’’ diyen Mert, seri adımlarla salona ilerleyip üçlü koltuğun bir köşesine oturdu. Nilüfer de ağabeyini takip ederek bedeni ona dönük şekilde Mert’in yanına oturdu. Odadaki eşyaları sanki ilk kez görüyormuş gibi izleyen Nilüfer’in bu haline anlam veremeyen Mert ‘‘Sen düşündüğünü doğrudan söylersin, bu halin hal değil Lülü,’’ diyerek bir şeylerin yolunda olmadığını anladığını belli etti kardeşine. Ağabeyinin tespitiyle derin bir iç çekti Nilüfer.
‘‘Ben düşündüğümü doğrudan söylerim de senin ömründen çalmak istemiyorum.’’
Nilüfer’in cümlesiyle iyice kaşları çatıldı Mert’in, bedenini kız kardeşine döndürüp bir elini hesap sorar gibi havaya kaldırdı ve ‘‘Ne diyorsun kızım, açıkça söyle!’’ dedi.
Ağabeyinin havaya kalkan elini tutup koltuğun üstüne bıraktı Nilüfer. Eli Mert’in elinin üstündeyken ‘‘Ben bir bok yedim abi,’’ dedi.
Elinin altındaki elin yumruk olduğunu hisseden Nilüfer, Mert’in aklına dolan olası düşüncelerle sinirlendiğini anladığından ‘‘Yok be öyle değil, celallenme hemen!’’ diyerek ağabeyini yatıştırmaya çalıştı.
‘‘Ha bir de olsaydı. Kızım benim hatalarımdan ders almadın mı?’’
‘‘Hata mı? Ben ortada hata göremiyorum abi,’’ derken cam kapıdan bahçeye bakıyordu Nilüfer. Mert başını bir anlığına bahçeye çevirip yüzünde huzur barındıran bir gülümsemeyle kardeşine döndü.
‘‘Yok, Lülü onlar benim canım. Benim neyden bahsettiğimi biliyorsun sen.’’
‘‘Biliyorum abi de yok öyle bir şey. Her şey usulünce olacak.’’
Mert duyduklarıyla rahatlayıp ‘‘Ha şöyle,’’ dedi ama kardeşinin cümlesinin içerdiği anlamla irkilmesi uzun sürmedi.
‘‘Usulünce derken?’’
‘‘Yani işte bu akşam istemeye gelecekler, söz ve nişan bir olur. Bu perşembe kına, cuma da düğün nasipse.’’
Mert, Nilüfer’in yüzüne bir süre bakıp ardından kahkahayı patlattı. Öyle ki bahçedekiler bile meraktan yerlerinden kalkmış cam kapının önüne doluşmuşlardı.
Koltukta daha fazla duramayan genç adam kahkahalarla yere düşerken Nilüfer de ellerini göğsünün üstünde bağlamış ağabeyinin sakinleşmesini bekliyordu.
Bahçeden babalarını izleyen çocuklar daha fazla bu kahkahalara sessiz kalamayıp salona doluştular. Çiçek kahkaha atarak babasının kucağına sığınırken Can da kardeşinden kalan boşluğa sığdı. Nilüfer hariç herkes gülüyordu ve bu genç kadının canını sıkmaya başlamıştı.
Solukları seyrekleşen Mert, nefessiz kalmamak için daha derin ve sık soluklar almaya başladı. Kollarının arasında gülen evlatlarının saçlarını okşayıp derin bir iç çekti.
‘‘Oh be! Çok güldük çocuklar,’’ diyen Mert’in yeniden gülmesini sağlayan Çiçek’in sorusuydu: ‘‘Evet biriciğim babacığım çok güldük ama neye güldük aklım yetmedi.’’
‘‘Halan komik bir şey söyledi Çiçeğim,’’ deyip kucağındaki çocuklarının ayağa kalkmasını sağladı. Ardından o da ayağa kalkıp koltuğa geri oturdu, çocukları da kucağına tabii.
‘‘Ben komik bir şey söylediğimi sanmıyorum abi,’’ derken sesi çok sakin çıkmıştı Nilüfer’in.
‘‘Daha ne diyeceksin kızım! 4 gün sonra evleniyorum lafını ciddiye alacağımı düşünmedin değil mi?’’
‘‘Ne? Dört gün sonra evleniyor musun Lülü?’’ diye soran Gurur’du.
‘‘Ama Lülü sen evlenirsen kim üstümü örtecek?’’ diye soran Can’dı.
‘‘Ay, Allah’ım düğün var!’’ diye yerinde zıplayıp ellerini birbirine çarpan Gülce’ydi.
Mehmet göz devirip Sevda’nın elinden tutarak onu ikili koltuğa yönlendirirken ‘‘Bu gece uzun olacak Sevda abla ayakta kalmak istemezsin,’’ dedi şaşkınca etrafına bakan kadına.
Çiçek ise olaya başka bir açıdan bakıyordu: ‘‘Allahçığım Allahçığım, teşekkürler olsun sana. Daha büyük bir odacığım olacak artık.’’
Mert derin bir nefes alıp kucağındaki çocuklarını usulca koltuğa bıraktı. Oturduğu yerde öne doğru eğilip dirseklerini bacaklarına yasladı. Birden gerilen ortam derin bir sessizliğe yol açarken Sevda, Mert’in ilk kez bu yönüyle karşılaşmanın tedirginliğini yaşıyordu.
‘‘Sen şimdi 4 gün sonra evleneceğini mi söylüyorsun?’’
‘‘Ha şunu bileydin abiciğim.’’
Mert çocuklarına birer bakış atıp ‘‘Herkes odasına,’’ diye emretti. Çocuklarının yerinden kımıldamadığını görünce ‘‘Odalarınıza!’’ diye daha kesin bir şekilde konuştu.
‘‘Ama babacığım,’’ deyip dudak büken Çiçek’e Can’ın da eşlik etmesi sinirlerine hâkim olması için bir nedendi.
‘‘Kızlar kardeşlerinizi götürün.’’
‘‘Abi ne konuşulacaksa herkesin içinde konuşulsun. Böyle yaparak çocukları da korkutuyorsun.’’
Mert yüzünü sıvazlayıp ‘‘Beni sinirlendiren sen ama çocukları korkutan benim. Ne güzel!’’ diyerek sitem etti.
‘‘Sinirlenmek zorunda değilsin,’’ diyen Nilüfer’in rahatlığı Mert’in sinirlenmesi için bir başka nedendi.
‘‘Peki, öyleyse sakinim,’’ deyip ayağa kalkan Mert salonda turlamaya başladı. ‘‘Demek bu akşam seni istemeye geliyorlar,’’ deyip şaşkınlık nidaları atan evlatlarına yüzünü buruşturarak baktı.
‘‘Tek laf edeni bayılana kadar gıdıklarım,’’ diye evlatlarını tehdit etmesi işe yaramış olacak ki herkes sessizliğe bürünürken konuşmasına devam etti Mert: ‘‘Bu ne sorumsuzluktur, be ne rahatlıktır ya! Biz babamıza yediğimiz haltı anlatırken bile başımızı yerden kaldıramamıştık. Sen gelmiş pişkin pişkin akşam istemeye geliyorlar. Perşembe kına, cuma düğün diyorsun. Ulan akşama ne kaldı! Hadi onu da geçtim seni kimden isteyecekler? Anneme babama ne diyeceğiz biz?’’
‘‘Bitti mi abi?’’
‘‘Bitmedi Nilüfer! Bitmez ama ben ne söylesem boş değil mi?’’
‘‘Estağfurullah abi boş değil de yaş olmuş 28...’’
‘‘O cümleyi bitirirsen bayıltana kadar gıdıklarım seni!’’
Nilüfer bu tehditle gülümseyip ellerini öne doğru kaldırdı.
‘‘Tamam, şampiyon sakin ol!’’
‘‘Yok, kardeşim sakinim ben. Hem neden paparayı babamdan yemen varken ben kendimi yorayım ki? Herkes kendi kızlarından sorumlu arkadaş!’’ deyip rahat bir nefes verdi ve Gülce ile Gurur’un yanına ilerleyip kızlarının önünde diz çöktü.
‘‘Bir tanelerim, kız halaya çeker derler ama siz çekmeyin e mi? Yani çekmeniz için önerebileceğim aklı başında bir akraba olmaması üzücü bir şey ama olsun. Siz kendiniz olun babanızı üzmeyin.’’
Gülce babasına döndü ve ‘‘Ay babacığım hiç olur mu öyle şey ben seni üzecek bir şey düşünmem bile,’’ dedi.
Gurur ise ‘‘Kopyam doğru ama eksik söylüyor babacığım. Ben seni bilerek asla üzmem çünkü seni üzmek kendimi üzmek olacak,’’ diyerek babasına sarıldı. Gülce’nin de Mert’e sarılmasıyla Çiçek’in ‘‘Ayrılın babacığımdan,’’ demesi bir oldu.
Mert kızlarından ayrılıp Çiçek’e döndü ve onu da kucağına alarak eski yerine oturdu.
‘‘Çiçeğim ablanlar için söylediklerim senin için geçerli değil kızım,’’ deyip içinden devam etti: ‘Damat zaten tanıdık.’
Çiçek anlamasa da ‘‘Peki biriciğim babacığım,’’ deyip Mert’i yanaklarından öptü.
‘‘Artık günün anlam ve önemine geri dönebilir miyiz?’’ diye soran Nilüfer’e başıyla onay verdi Mert.
‘‘Tabii kardeşim. Gülce’m tabletini getir kızım dedenlere verecek güzel bir haberimiz var.’’
Nilüfer’in gerildiğini hissedince devam etti genç adam: ‘‘Bu müjdeli haberi babamla paylaşmak için delirdiğini biliyorum kardeşim. O yüzden tüm konuşmayı sana bırakıyorum.’’
‘‘Nasıl yani beni yalnız mı bırakacaksın?’’
Mert keyifle arkasına yaslandı.
‘‘Hayır, kardeşim bu maç kaçmaz.’’
‘‘Alacağın olsun Mert Toprak!’’
‘‘Hah! Tablette geldi. Ver kızım bana,’’ deyip tabletten Yunanistan’daki ailesiyle görüşmek için görüntülü arama başlattı Mert. Çocuklarını koltuğa bırakıp ayağa kalktı ve çağrının yanıtlanmasını beklemeye başladı.
‘‘Kalimera adelfos!’’ diyerek görüntülü çağrıyı yanıtlayan erkek kardeşine ‘‘Sana da iyi akşamlar kardeşim,’’ diyerek karşılık verdi ve kocaman gülümseyişiyle ona bakan kardeşine ‘‘Annem babam nerede?’’ diye sordu.
‘‘Mana! Bampá!’’ diye içeri bağıran kardeşini ‘‘Bir kerede ayağına çağırma,’’ diye azarlayıp ‘‘O saçların hali ne?’’ diye de ekledi.
‘‘Ne olacak, buraya gelince damarlarındaki asil kan kafa yapıyor sıpada,’’ diyerek cevap veren babasıydı.
Mert, babasının sesini duyunca gülümsedi. Kardeşinin mırıldanmalarından bir şey anlamazken babasının ekrana girmesiyle, tüm fiziksel özelliklerini aldığı adama ‘‘Nasılsın baba?’’ diye sordu.
Mehmet derin bir iç çekip ‘‘Düşmanın eline esir düşmüş gibiyim oğlum. Gel kurtar beni,’’ dedi.
‘‘Annem duymasın,’’ derken ‘‘Asıl Dimitri duymasın,’’ diye araya giren annesiyle gülümsemesi büyüdü.
‘‘Oo sultanım yoksa bir kıskançlık mı seziyorum?’’ diye sordu ekrana giren annesine. Artık kardeşi ortada babası onun solunda annesi ise sağındaydı.
‘‘Ah Mert, sabah erkenden hep birlikte balığa gidiyorlar. Akşamüstü dönüyorlar. Ardından ya tavla ya satranç ya da dama oynayıp günü bitiriyorlar. Kocam benden çok Dimitri ile evli gibi.’’
Roza’nın yakınmalarına Mehmet hariç herkes gülerken babasının eline sarılıp kucağa alınan Çiçek aklındakini babaannesiyle paylaştı: ‘‘Yayacığım o zaman sen de dedeciğimle balıkçıklara git.’’
‘‘Çiçeğim doğru diyor Gülüm madem kıskanıyorsun kocanı yalnız bırakma.’’
Roza’nın Yunanca söylenmesini Mehmet anlamadığından yanındaki oğlunu dürtüp ‘‘Ne diyor Gülüm?’’ diye sordu.
‘‘Ne sen sor ne ben söyleyeyim baba,’’ diyen oğlunun ensesine vuran yaşlı adam, ‘‘Kafanı yarıp kan kaybettiğinde kan nakli olsaydın şimdi böyle dertlerimiz olmazdı,’’ diye mırıldandı.
Mert kahkaha atıp ‘‘Kabul et hatayı baştan yaptın baba. Bize güvenip bu tekne kazıntısının adını Aleksis koymayacaktın,’’ diyerek sorunun temeline değindi.
Mehmet ‘‘Of’’ çekip ‘‘Senin adını Leo koysaydım bunlar başıma gelmezdi, biliyorum,’’ dedi.
‘‘Aman baba boş ver böyle kabul edeceğiz artık,’’ diyen Mert’e tepki kardeşi Aleksis’ten geldi.
‘‘Hey hey hey! Ben buradayım.’’
Mehmet ‘‘Maalesef oğlum,’’ diyerek onaylarken Aleksis’i, Mert de iç çekti.
‘‘Yeter ama üzmeyin oğlumu,’’ diyerek araya giren Roza ‘‘Ona laf ederken bana da ediyorsunuz,’’ diyerek alındığını belli etti. ‘‘Gülüm bir uğraşım bu sıpa kaldı. Darılma bize. Hem biz aramızda şakalaşıyoruz,’’ derken elini oğlunun sırtına yerleştirip iki defa vurdu. Aleksis ciğerlerine aldığı darbelerle öksürük krizine girerken ‘‘Tamam baba ya!’’ diyerek annesiyle yer değiştirdi.
Mehmet oğlunu ekranda yeniden görünce ‘‘Nerede benim torunlarım? Hepsini çok özledim,’’ dedi ve önce torunlarının seslerini ardından da sırayla yüzlerini gördü.
Hatır sorma faslı bittiğinde ağabeyinden tableti alan Nilüfer, ‘‘Nilüfer çiçeğim nasılsın?’’ diye soran babasına ‘‘Bu akşam beni istemeye geliyorlar. Perşembe kına, cuma düğün diyoruz,’’ cevabıyla karşılık verdi. Ardından babasının sorusunu hatırlayıp ‘‘Ha bu arada iyiyim baba sen nasılsın?’’ diye sormayı da ihmal etmedi.