Şantiyedeki kazanın üzerinden üç gün geçmişti ama Asya’nın kulaklarında hala o metalin kopma sesi, teninde ise Akın’ın o tuhaf parfüm kokusu vardı. O geceden beri şantiyede her şey değişmişti. Akın, güvenlik bahanesiyle şantiyenin her köşesine kendi adamlarını yerleştirmiş, her yere kameralar taktırmıştı. Asya, artık sadece tarihi bir binayı onarmıyor, sanki bir hapishanede çalışıyor gibi hissediyordu.
Sabahın erken saatlerinde, şantiye şefi elinde bir dosyayla nefes nefese Asya’nın yanına geldi.
"Asya Hanım, projede büyük bir değişiklik var. Yeni patron yani Akın Bey, restorasyonun gidişatını yeterli bulmamış. Tüm çizimlerin ve planların üzerinden bizzat kendisiyle geçmeniz gerekiyormuş."
Asya, elindeki fırçayı sertçe masaya bıraktı.
"Neden? Ben işimi titizlikle yapıyorum. Bu binanın dokusuna benden daha iyi kimse hakim olamaz!"
Şef, korkuyla etrafına bakındı.
"Bunu bana değil, size gönderdiği özel davete söyleyin. Akşam saat sekizde, holding binasında sizi bekliyor.
Eğer gitmezseniz projenin durdurulacağını ve sizin lisansınızın askıya alınması için gerekli başvuruların yapılacağını ilettiler."
Bu bir davet değil, açık bir tehditti. Akın, Asya’yı kendi kalesine, kendi kurallarıyla oynamaya çağırıyordu.
Asya akşama kadar sinirinden sağ sola dönmüş hırsla ısırmaktan dudaklarını kanatmıştı.
İşine karışılmasından nefret ederdi bu kadar dikkatli çalışırken böyle olayların çıkmadı canını sıkmıştı. Eve gidip hazırlanması gerekiyordu sinirini bastıramasada Akın beyle konuşması gerekliydi.
Asya, akşam saat sekize doğru holdingin devasa cam binasının önüne geldiğinde, midesindeki o keskin krampla sarsıldı. İçeri girdiği an, lobideki siyah mermerlerin soğukluğu ayakkabılarının altından ruhuna sızdı. Asansör 40. kata doğru hızla yükselirken aynadaki yansımasına baktı. Solgun yüzüne rağmen gözlerindeki o son direniş ışığını korumaya çalışıyordu.
Asansör kapıları açıldığında, mutlak bir sessizliğin hakim olduğu loş bir ofis karşıladı onu. Akın, devasa masasının arkasında, şehrin ışıklarına sırtını dönmüş bir halde oturuyordu.
Asansörün o vakumlu kapısı ardında kapandığında, Asya kendini devasa bir akvaryumun içindeki tek av gibi hissetti. Odanın loşluğu, sadece şehrin uzaktaki cılız ışıklarıyla yırtılıyordu. Akın, koltuğunda kıpırdamadı bile ama odadaki varlığı, ağır bir kış gecesi gibi omuzlarına çöktü.
Asya, titreyen nefesini düzene sokmaya çalışarak birkaç adım attı. Ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı yankı, sanki bir idam mangasının ayak sesleri gibiydi.
"Geldim Akın bey buradayım," dedi sesi umduğundan daha kısık çıkarak.
"Çizimleri getirdim. Hemen kontrol edelim isterseniz ?"
Akın, koltuğunu yavaşça döndürdü. Yüzünün yarısı gölgede, yarısı ise masadaki lambanın loş ışığındaydı. Gözleri, Asya’nın hırsla ısırdığı ve yer yer kanattığı dudaklarına odaklandı. Dudaklarında o sinir bozucu, çarpık gülümseme belirdi.
"Dudakların," dedi Akın, sesi pürüzsüz ama zehirliydi.
"Kendi sınırlarını bu kadar zorlaman. İlginç insan bazen en büyük yarayı kendine açar Asya dikkatli olmalısın”
Asya, adamın neyi kastettiğini anlamaya çalışırken yutkundu.
"Neyse," dedi, konuyu hemen kapatmak istercesine.
"Buraya kişisel alışkanlıklarımı tartışmaya gelmedim. Projedeki yetersiz bulduğunuz kısımlar neler? Lisansımı tehdit edecek kadar büyük ne hata yapmış olabilirim?"
Akın ayağa kalktı. Ellerini cebine sokup, masanın etrafından dolanarak ağır adımlarla Asya’ya yaklaştı. Tam önünde durduğunda, aralarındaki mesafe her türlü nezaket kuralını ihlal edecek kadar azdı. Akının ağır maskülen kokusu çoktan Asya'nın burnuna dolmuş bunu belli edercesini burnunu kırıştırmıştı. Rahatsız olduğu için değil tam tersi daha çok rahatsız etmek için bile bile yapıyordu.
"Hata mı?" dedi Akın, başını hafifçe yana eğerek. Asya'nın hareketlerininfarkındaydı bu onu daha çok gülümsemesine ve haz almasına sebeb oluyordu.
"Hatalar düzeltilir Asya. Ama eksikler. Eksikler tamamlanmayı bekler. Sen bu binayı onarmıyorsun, onu sadece muhafaza ediyorsun. Oysa bazen bir yapının gerçekten ayakta kalması için, sahibinin elinin değmesi gerekir. Belki de binanın değil, senin bir dokunuşa ihtiyacın vardır. Kim bilir?"
Gözlerini Asya'nın gözlerinden bir saniye bile ayırmadan, masadaki çizim rulosuna parmağının ucuyla dokundu.
"Eskimiş her şey, aslında bir vazgeçiştir," diye mırıldandı, üstü kapalı ve düşündürücü bir tonla.
"Sen vazgeçmemek için mi bu kadar direniyorsun, yoksa zaten çoktan kaybedilen bir şeyi mi onarmaya çalışıyorsun?"
Asya kaşlarını çattı. Bu adamın her cümlesi iki ucu keskin bir bıçak gibiydi. Sanki içinde ki derdi bilir gibi vuracağı yere iyi oynuyordu. Ama bu adama hiç bir zayıf noktasını göstermiyecekti iyi hissettirmiyor güven oluşturmuyordu. Siyah gözlerinin arkasında sanki gizlediği birşeyler var dı.. Her neyse şuan hiç bir şey umrunda değildi.
"Ben işimi yapıyorum Akın Bey. Teknik olarak neyden memnun değilsiniz? Eğer bir revize istiyorsanız söyleyin, hemen yapayım."
Akın, narsist bir hazla gülümsedi.
"Revize mi? Hayır...
Ben sadece, senin bu dik duruşunun bu binanın temellerini taşıyıp taşımayacağını merak ediyorum. Çünkü bazen en sağlam yapılar, en hafif rüzgarda çöker."
Asya, Akın'ın o belirsiz ve ucu açık cümlelerini duymazdan gelerek elini masadaki projelere uzattı. Bu adam ya annesinin vefaatını öğrenmişti yada böyle bilmiş cümleler kurmayı seviyordu. Ama yakında çıkar kokusu diye düşündü.
"Eğer yapısal bir sorun görmüyorsanız, ben bu çizimleri alıp şantiyeye döneyim. Sabah erkenden kalem işlerine başlamam gerekiyor."
Akın, Asya’nın aceleci tavrına karşılık hiç istifini bozmadı. Aksine, odaya yayılan o ağır, baskın enerjisiyle biraz daha yaklaştı. Asya'nın elini çizimlerin üzerine koymasına izin verdi ama kendi elini de onunkinden sadece birkaç milimetre uzağa yerleştirdi. Tenine dokunmuyordu ama elinin sıcaklığı Asya’nın parmak uçlarını karıncalandırıyordu.
"Neden bu acele, Asya?"
Akın, sesi son derece sakin ve neredeyse dostane bir tondaydı.
"İşini bu kadar sevmen takdire şayan. Ama bazen durup manzaraya bakmak gerekir. Bak, bu ofis şehrin en yüksek noktası. Buradan her şey ne kadar küçük ve kontrol edilebilir görünüyor, değil mi?"
Asya, adamın bu üstten bakan tavrından nefret etmişti.
"Benim dünyam o kadar yüksekte değil Akın Bey. Ben yerin altındaki temellerle ve tozla ilgileniyorum."
"İşte bu yüzden buradasın," dedi Akın, çarpık bir gülümsemeyle.
"Benim dünyamda her şeyin bir yeri vardır. Senin yerin de benim görebileceğim bir noktada olmalı.
Projedeki yetersizlik çizimlerde değil Asya. Senin çalışma saatlerinde. Artık şantiyede tek başına kalmanı istemiyorum. Bu geceki gibi her detayı bizzat burada, benim yanımda analiz edeceğiz."
Asya kaşlarını çattı. Ne saçmalıyordu bu adam resmen sebeb arıyordu ona neydi ki Asyan'ın güvenliğinden.
"Bu çok verimsiz bir çalışma yöntemi. Şantiyede olmam gerek."
Akın, masanın üzerindeki gümüş bir saati yavaşça kurmaya başladı. Çıkardığı o ritmik tık, tık sesi odadaki sessizlikte yankılanıyordu.
"Benim yöntemlerim bazen yorucu olabilir ama sonuçları kusursuzdur. Yarın sabah şoförüm seni evinden alacak. Önce buraya uğrayacağız, kahveni içerken raporları geçeceğiz, sonra beraber şantiyeye gideceğiz."
Asya bir an duraksadı.
"Gerek yok, ben kendim gidebilirim."
"Israr etmiyorum Asya, bilgilendiriyorum," dedi Akın, sesi hala o sinir bozucu nezaketle örülüydü.
Asya, adamın bu "iyiliksever" maskesi altındaki kuşatmayı hissettikçe nefesinin daraldığını fark etti. Akın ona bağırmıyordu, onu tehdit etmiyordu ama hayatının her saniyesine, her sabahına ve hatta evindeki düzene kadar sızıyordu. Asya ne yaparsa yapsın, kapıyı açtığında veya kafasını kaldırdığında bu adamın gölgesini göreceğini anladı.
"Şimdi gidebilirsin,"
Akın, koltuğuna geri dönüp tekrar şehre doğru bakarken.
"Yarın sabah kapının önünde olacağız. Geç kalma, bekletilmeyi sevmem"
Asya, dudaklarını ısırmaya başlamış çizimleri göğsüne bastırarak ofisten dışarı adım attığında, dışarıdaki o buz gibi gece bile ofisin içindeki o boğucu havadan daha ferah gelmişti. Ama biliyordu yarın sabah o siyah araç kapısında olacaktı.
Ama Asya tabi ki buna evet demeyecek üstünde kurduğu baskı için bir çözüm düşünecekti..