bc

Kum Torbası

book_age18+
121
FOLLOW
1K
READ
revenge
dark
forbidden
family
HE
fated
second chance
neighbor
heir/heiress
drama
sweet
lighthearted
serious
kicking
campus
city
office/work place
childhood crush
disappearance
secrets
like
intro-logo
Blurb

Bazı insanlar hayata bir adım geriden başlar.

Selim de onlardan biriydi.

Daha birkaç aylık bir bebekken, bir kış sabahı yetimhanenin demir kapısına bırakılmıştı. Üzerinde ince bir battaniye vardı sadece. Kim olduğu bilinmeyen bir kadın, onu sessizce kapının önüne bırakıp karanlığın içinde kaybolmuştu. O günden sonra Selim’in hayatı, ait olmadığı yerlerde tutunmaya çalışmakla geçti.

Ta ki Yıldırım ailesi onu evlat edinene kadar.

Türkiye’nin sayılı zengin ailelerinden biri olan Yıldırımlar, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatın temsilcisiydi. Güç, para, saygınlık… İnsanların imrenerek baktığı her şey onların elindeydi. Ve Selim, bir anda o dünyanın içine girmişti.

Fakat insan bazen en güzel evlerde bile kendini misafir gibi hissederdi. Selim büyüdükçe bunu daha iyi anladı.

O evde ona her şey verildi, eğitim, imkan, soyad, güven… Ama aidiyet hiçbir zaman tam anlamıyla verilmedi. Çünkü bazı yaralar, insanın içine çocuk yaşta yerleşirdi. Kendini ne kadar ait hissetmeye çalışsa da içindeki o terk edilmiş çocuk susmuyordu.

Sonra Elif büyüdü. Yıldırım ailesinin biricik kızı…

Hayatı boyunca her istediğini elde etmiş, sevgiyle büyütülmüş, narin ve kalbi güzel bir genç kız. Selim için önce küçük bir kardeş gibiydi. Sonra birlikte büyüdüğü, korumak istediği biri… Sonra da asla bakmaması gereken biri haline geldi.

Çünkü Selim, Elif’e aşıktı. Hem de bunu kendinden bile saklayacak kadar derinden, imkânsız bir aşkın içine düşmüştü. Kendisine ikinci bir hayat veren insanlara ihanet edemezdi. Anne dediği kadının gözlerinin içine bakıp kızını sevdiğini söyleyemezdi. Baba dediği adamın güvenini kıramazdı.

Bu yüzden sustu.

Sustukça sertleşti.

Sertleştikçe uzaklaştı.

Elif ise onun aksine korkmuyordu. Selim’in gözlerinden kaçırdığı her şeyi görüyordu. Sessizliğini, kaçışlarını, içine gömdüğü sevgiyi… Ve sevdiği adam uğruna her şeyi göze alabilecek kadar cesurdu.

Fakat Selim için aşk, sadece sevmek değildi. Sadakatti. Borçtu. Vicdandı. Tam da bu yüzden Elif’ten kaçtıkça kendi karanlığının içine sürüklendi. Çünkü Selim’in sakladığı tek şey aşkı değildi.

Dışarıdan bakıldığında başarılı, karizmatik, güçlü bir adamdı. İnsanların hayranlıkla baktığı bir iş adamı gibi görünüyordu. Oysa gerçekte devlet adına çalışan, tehlikeli görevlerin içinde yaşayan bir askerden başkası değildi. Hayatı sırlarla örülüydü. Her görevde başka bir kimliğe bürünüyor, her dönüşünde biraz daha yoruluyordu.

Bir yanda geçmişinin peşindeydi. Onu yetimhaneye bırakan kadın kimdi? Gerçek ailesi neden onu terk etmişti?

Diğer yanda ise Elif vardı. Kaçmaya çalıştığı sevdiği kız…

Ama insan bazen en çok kaçtığı yere ait olurdu.

Selim, yıllarca kendini güçlü sanmıştı. Oysa en büyük savaşı ne görevlerinde ne düşmanlarına karşı veriyordu. En büyük savaşı, kalbine karşı veriyordu.

chap-preview
Free preview
Bölüm 1
Herkesin evden çıkmasını bekledikten sonra, nihayet günlerdir zihninin bir köşesinde dönüp duran düşünceyi hayata geçirebilecekti. Ev sessizliğe gömülmüş, duvarlar bile sanki onunla birlikte nefesini tutmuştu. İçindeki gerginlik, bastırdığı bir sır gibi göğsünde ağırlaşıyordu. Daha fazla oyalanmadan çantasını kaptığı gibi kapıya yöneldi. Kapıyı kapatırken ellerinin titrediğini fark etti, bu titreme soğuktan değil, aldığı kararın ağırlığındandı. Hızlı adımlarla evden çıkıp garajda duran arabasına bindi. Kontağı çevirdiği anda motorun sesi, kalbindeki karmaşayı bastırmaya yetmedi. Aynaya son bir kez baktı, geride bıraktığı yer yalnızca evi değil, yıllardır içine attığı endişeleri, bastırılmış korkuları ve cevapsız sorularıydı. Gaz pedalına bastığında yuvasından, bildiği güvenli alandan uzaklaşmaya başladı. Şehir yavaş yavaş arkasında kalırken yollar daralmaya başladı, artık toprak yolda ilerliyordu. Yaklaşık iki saate yakın araba sürdü. Gittikçe ıssızlaşan çevre, içindeki huzursuzluğun dışa vurmuş hali gibiydi. Nihayet durduğunda terk edilmiş izlenimi veren, neredeyse yıkılmaya yüz tutmuş bir gecekondunun önündeydi. Burası şehir dışında, çevresinde yalnızca birkaç ev olan bir yerdi, onlar bile sanki bu eve yaklaşmamaya yemin etmiş gibiydi. Arabadan inmeden önce etrafı süzdü. Diğer evler, bakımsız da olsalar, en azından içinde birilerinin yaşadığı hissini veriyordu. Perdeler vardı, kapı önlerinde eski de olsa izler… Fakat karşısındaki ev bambaşkaydı. İnsan kanını donduracak kadar gizemli ve ürkütücüydü. Duvarları solmuş, sıvaları dökülmüş, etrafını sarmalayan diz boyu otlar eve kasvetli, hatta tehditkar bir hava katıyordu. Sanki zaman bile, bu evde durmuş, çürümeyi dahi yarım bırakmıştı. Eve doğru bakarken korku ve tuhaf bir heyecan sardı bütün benliğini. Doğru yere geldiğinden emindi adres, tarif, her şey birebir örtüşüyordu. Ama içeri girip girmemek arasında kalmıştı. Kendi isteğiyle çıktığı bu yolda, şimdi adını koyamadığı bir his yakasına yapışmış, ona dur diyordu. Oysa buraya gelmeden önce kendinden o kadar emin ve kararlıydı ki. Arabanın içinde bir süre öylece oturdu. Camdan dışarı bakarken derin nefesler alıp vermeye çalıştı. Kendini bunu yapmak zorunda hissediyordu, ancak bu şekilde yüreğini rahatlatabileceğine inanıyordu. İçini bir kurt gibi kemiren kuruntu ve evhamlardan kurtulmaya, zihninde durmaksızın yankılanan “ya şöyle olursa,” “ya zarar görürsek” cümleleriyle vedalaşmaya ihtiyacı vardı. Kendisi yetmezmiş gibi ailesini de sıktığının bunalttığının farkındaydı ve buna bir son vermeye kararlıydı. Duyacağı şeylerin yararına olacağına o kadar inanmıştı ki, olumsuz bir ihtimale yer bırakmıyordu. Bu inanç, korkusunun tek dayanağıydı belki de. Nihayet cesaretini toplayıp arabadan indi, kapıyı kilitledi ve eve doğru yürümeye başladı. İnce, uzun patikaya girdiğinde topuklu ayakkabıları çakıl taşlarının arasında sendeledi. Her adımda taşlar ayakkabısının altından kaçıyor, çıkan ses sessizliği daha da ürpertici kılıyordu. Yine de durmadı. Kararlı adımlar, istemese de onu kapının önüne kadar getirdi. Derin, tazeleyici bir nefes aldı. Elini yumruk yaptı, tam kapıya vuracaktı ki aynı anda kapı gıcırdayarak açıldı. Yüreği ağzına geldi. Elini hızla atan kalbinin üzerine koyup korkuyla bir adım geriledi. Karşısında yetmişli yaşlarda, kısa boylu bir ihtiyar kadın duruyordu. Kadının yüzü çizgilerle doluydu, simsiyah gözleri dipsiz bir kuyu gibi bakıyordu insana. O bakış, Selma’nın istemsizce yutkunmasına neden oldu. Kadının beli iki büklümdü, başındaki kıvırcık beyaz saçları kabarık ve dağınıktı, bu da ona ürkütücü bir görünüm katıyordu. Ufak tefek bedenine rağmen varlığı ağırdı. Selma, kendini tiksintiyle bakmaktan alıkoyamadı. Kadının buruş buruş teni pek de temiz görünmedi gözüne. Selma hızla toparlandı. Omuzlarını geriye atıp, duruşunu dikleştirdi. Her zamanki asil ve güçlü görüntüsünü yeniden kuşandığından emin olarak konuştu. “Merhaba,” dedi. “Ben fal baktırmak için…” Yaşlı kadın, sözünü bitirmesine izin vermeden kenara çekildi. “Ne için geldiğinizi biliyorum. İçeri buyurun,” dedi tiz ama kararlı bir sesle. Selma’nın içinden tuhaf bir ürperti geçti. Birden kendini garip hissetti zaten onun gibi bir kadının başka ne işi olabilirdi ki bu köhne yerde diye iç geçirdi. Normal şartlarda olsa asla ama asla böyle bir yere adımını atmazdı ama şu an bunu yapmaya mecburdu. Sessizce içeri girdi. Kapı kapanırken çıkan ses, geri dönüşü olmayan bir eşikten geçtiğini hissettirdi. Güneşten nasibini almamış dar antrede ilerlerken, yaşlı kadını yavaş ve ürkek adımlarla takip etti. Ağır bir rutubet kokusu burnunu sızlatınca, yüzünü istemsizce buruşturdu. İçerisi de dışı kadar iç karartıcıydı. Duvarlardaki solmuş, kurumuş kırmızı lekeler dikkatini çektiğinde bedeninin taş kesildiğini hissetti. Kan olabilir mi? düşüncesi zihninde yankılandı. Kim bilir bu ev nelere şahitlik etmişti… Mutluluktan çok acıyı, hüznü ve suskunluğu barındırıyordu. Salon olduğu anlaşılan büyükçe bir odaya girdiklerinde derin bir nefes verdi. Neyse ki içeride onlardan başka kimse yoktu. Bu yaşlı falcı, sosyete çevresinde tanınan biriydi, burada tanıdık biriyle karşılaşmak istemiyordu. Gizlice gelmişti. Ailesinin bunu öğrenmesi işleri daha da karmaşık hale getirebilirdi. “Oturun hanımefendi.” Selma düşüncelerinden sıyrılıp gösterilen yere baktı. Odanın köşesine sıkıştırılmış kanepe, bir zamanlar yeşil olduğu belli olan fakat yılların kiriyle rengi küflenmiş bir tona dönüşmüş eski bir çekyattı. Kumaşı yer yer tüylenmiş, kol dayama kısmındaki sünger dışarı taşmıştı. Üzerine sinen ağır rutubet kokusu, odanın havasına karışıp adeta insanın boğazına yapışıyordu. Selma çekinerek yalnızca ucuna ilişti. Kumaşın altında yayılan nem hissi midesini bulandırdı. Karnında ince bir sancı dolaştı ama yüzüne hiçbir şey yansıtmamaya çalıştı. “Kahvenizi nasıl içersiniz?” “Şekersiz, lütfen.” Yaşlı kadın mutfağa doğru ağır adımlarla ilerlerken Selma gözlerini odanın içinde dolaştırdı. Burası evden çok unutulmuş bir zamana benziyordu. Duvarların sararmış boyaları yer yer kabarmış, çatlakların arasına siyah lekeler dolmuştu. Tavandan sarkan tek ampul zayıf bir ışık yayıyor, odanın karanlığını dağıtmaya yetmiyordu. Pencerenin önündeki tül perde sigara dumanından grileşmişti, rüzgar estikçe hafifçe kıpırdıyor, içerideki ağır havayı daha da kasvetli hale getiriyordu. Bir köşede üst üste dizilmiş eski gazeteler vardı. Yanındaki küçük sehpanın üzerinde yarısı erimiş mumlar, kurumuş karanfiller ve ne işe yaradığı anlaşılmayan küçük bakır objeler duruyordu. Duvarlarda asılı birkaç çerçevenin camı çatlamıştı, fotoğraflardaki yüzler neredeyse seçilmeyecek kadar solmuştu. Odada garip bir sessizlik vardı. İnsan burada uzun süre kalırsa kendi nefesinden bile huzursuz olacakmış gibi hissediyordu. Selma farkında olmadan kollarını birbirine sardı. Bir an için yaşlı kadına karşı içinde ince bir acıma duygusu kıpırdadı. Belli ki bu kasvetli evde ya tek başına yaşıyor ya da yaşamaya çalışıyordu. Belki kimsesizdi… belki de bir zamanlar sevdiği herkes onu yavaş yavaş terk etmişti. Geçimini sağlamak için falcılık yapıyordu işte. İnsanları umutla korku arasında bırakıp birkaç saatlik teselli satıyordu belki de. Bu düşünceler zihninde dolaşırken kadın elinde kahve fincanıyla geri döndü. İnce, kemikli parmakları fincanı uzatırken bile hafif titriyordu. Selma fincanı tereddütle aldı. Parmak uçlarına yayılan sıcaklık, içindeki huzursuzluğu bastırmaya yetmedi. Bir süre öylece tuttu kahveyi. Sadece baktı. Buraya arkadaşı Sevim’in tavsiyesiyle gelmişti. Sevim kolay kolay kimseyi beğenmez, herkesten şüphe ederdi. Eğer o bu kadına güvenmişse, bir sebebi vardı mutlaka. Selma da buna inanmak istiyordu. Saçma evhamlarını susturmaya çalışarak fincanı dudaklarına götürdü. İlk yudum boğazını yakarak indi. Kahve acıydı. Sertti. İçinde tarçınla karışık yabancı bir tat vardı. Ama Selma geri çekilmedi. Çünkü bazen insan, cevabını duymaktan korktuğu sorular için bile en karanlık kapıları çalabiliyordu. Yaşlı kadın ağır hareketlerle gelip Selma’nın yanı başına oturdu. Kanepe hafifçe çökerken içinden ince bir gıcırtı yükseldi. Kadın hiçbir şey söylemedi. Ne bir açıklama yaptı ne de gereksiz bir hareket. Sadece bekledi. Bu sessizlik, odanın kasvetini daha da büyütüyordu. Selma elindeki fincanı iki eliyle kavramıştı. Parmak uçları sıcaktan kızarmıştı ama buna rağmen içindeki ürperti dinmiyordu. Kahvenin son yudumunu da güçlükle içtiğinde yaşlı kadın nihayet konuştu. “Şimdi ters çevirin.” Sesi kuru ve hissizdi. Sanki uzun zamandır aynı cümleleri aynı tonla söylemekten yorulmuş gibiydi. Selma hiç itiraz etmeden fincanı tabağa kapattı. İçinde tek bir düşünce vardı artık. Bir an önce buradan çıkmak. Rutubet kokan bu evden, bu ağır havadan, kendisini sebepsiz yere huzursuz eden bu kadından uzaklaşmak istiyordu. Henüz birazdan duyacaklarından habersizdi. Yaşlı kadın fincanı önüne çekti. Buruşmuş elleri fincanın etrafını sardığında Selma istemsizce kadının parmaklarına baktı. Parmak eklemleri kemik kemikti. Derisi incelmiş, damarları belirginleşmişti. Tırnaklarının kenarlarında kahve lekeleri vardı. Bir insanın elleri bile bu kadar yorgun görünebilir miydi? Kadın fincanın soğumasını beklerken yine tek kelime etmedi. Duvardaki eski saatin tik takları odanın içinde yankılanıyordu artık. Sessizlik öyle büyümüştü ki Selma kendi nefes alışını bile fazla yüksek duyuyordu. Boğazı kurudu. Bacaklarını birbirine kenetledi. İçinde tarif edemediği bir huzursuzluk dolaşıyordu. Sanki görünmeyen bir şey odanın içinde ağır ağır hareket ediyor, her saniye biraz daha yaklaşıyordu. Nihayet yaşlı kadın fincanı kaldırdı. Gözleri dikkatle fincanın içine odaklandı. İlk başta yüzü ifadesizdi. Sonra kaşları hafifçe çatıldı, dudakları gerildi. Bir anlığına nefesi durmuş gibi oldu. Selma’nın kalbi o kadar hızlı atıyordu ki göğsü acımaya başladı. Kadının yüzündeki değişim, merakını korkuya dönüştürüyordu. Farkında olmadan nefesini tuttu. Yaşlı kadın derin bir nefes alıp başını yavaşça kaldırdı. Gözleri doğrudan Selma’nın gözlerine saplandı. “Söyleyeceklerimi duymak istediğinden emin misin, hanımefendi?” Bu soru Selma’nın içine taş gibi oturdu. Parmakları buz kesmişti. O an içinde garip bir his yükseldi, sanki önünde duran kapı açıldığı anda hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kadının sesi tehditkâr değildi ama içinde insanın içini daraltan tuhaf bir ciddiyet vardı. Bu da ne demekti şimdi? Bir fincan kahve insanın hayatı hakkında ne bilebilirdi? Ama merak… korkudan daha güçlüydü bazen. Selma dudaklarını birbirine bastırdı. İçindeki huzursuzluğu bastırmaya çalışarak başını yavaşça salladı. “Evet.” Yaşlı kadın tekrar fincana baktı. Parmak uçları tabağın kenarında gezindi. Sonra ağır ağır konuşmaya başladı. “Sen çok şanslı bir kadınsın. Bir insanın bu dünyada sahip olmak isteyebileceği her şeye sahipsin, hanımefendi.” Selma’nın yüzündeki gerginlik bir anda hayal kırıklığına dönüştü. Hepsi bu muydu yani? Bunu onu sokakta gören herhangi biri bile söyleyebilirdi. Üzerindeki pahalı kabanı, düzgün saçları, bakımlı elleri… İnsanlar onun hayatını hep dışarıdan gördüğü kadarıyla değerlendirirdi zaten. Zengin. Şanslı. Kusursuz. İçinden alaycı bir düşünce geçti. Sevim’e inanmakla hata mı ettim acaba? Tam o sırada yaşlı kadın hiç duraksamadan devam etti. “Dünyalar güzeli bir kızın var…” Selma’nın yüzü yumuşadı bir anlığına. Gözlerinin içinde belli belirsiz bir ışık doğdu. Ama yaşlı kadın cümlesini tamamladığında o ışık paramparça oldu. “Ama ne yazık ki kendi güzel bahtı kara kızcağız.” Odanın içindeki hava bir anda değişti sanki. Selma’nın içinden buz gibi bir ürperti geçti. Kalbi göğsünde sertçe çarpmaya başladı.. Kızıyla ilgili tek bir kötü ihtimal bile onun bütün dengesini bozmaya yeterdi. Az önceki şüpheleri, küçümsemesi, huzursuzluğu bir anda yok olmuştu. Yerini kör bir korku aldı. “Neden böyle söylüyorsun?” diye atıldı hemen. Sesi titriyordu artık. “Ne olmuş kızıma?” Gözleri dehşetle büyümüştü. Parmakları istemsizce birbirine kenetlendi. O an dünyadaki bütün korkular tek bir noktada toplanmıştı. KIZI, BİRİCİK ELİF’İ.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Unscentable

read
2.0M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
761.8K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.9M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
991.7K
bc

A Warrior's Second Chance

read
366.8K
bc

Not just, the Beta

read
352.4K
bc

The Broken Wolf

read
1.2M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook