Bölüm 4

2443 Words
Başını iki yana sallayıp bana döndüğünde, heyecanla ve o kendine has el kol hareketleriyle konuşmaya başladı. “Daha ne yapacaksın? Kaçaksın işte! Bir anda ortadan kaybolup yok oluyorsun. Sözde hafta sonu benimle birlikte arkadaşımın doğum gününe gelecektin. Yine ektin beni.” Nefes almadan konuşmuştu. Elif eşittir dırdır… Ama ona dırdır etmek bile yakışıyordu. “Halletmem gereken şeyler vardı.” Açıklama yapmak konusunda ne kadar beceriksiz olduğumu bir kez daha kabul ettim. “Telefonun da kapalıydı Selim. Doğal olarak merak ettim tabii. İnsan en azından gelemeyeceğini söyler. Ama nerede sende o ince düşünce…” “Uzatma Elif belki de kafamı dinlemek istemişimdir.” Başka ne diyebilirdim ki? İkinci hayatım gizli kalmalıydı. Bakışlarından, yanımda başka bir kadın olup olmadığını merak ettiğini ama sormaya cesaret edemediğini anlayabiliyordum. Dudaklarını kemirdi, mavi gözlerini kıstı. Şüpheyle bakıyordu artık. Az önceki masum kız gitmiş, yerine sorgulayan, sezgileriyle saldıran bir Elif gelmişti. “Dinleyebildin mi bari?” Sesindeki ima, içime ağır bir taş gibi oturdu. Çapkınca bir gülümseme kondurmaya çalıştım dudaklarıma. “Hadi ama ufaklık,” dedim, “abilerin arada bir kaybolup nefes almaya ihtiyaçları olur.” Göz kırptım. Ardından elimi uzatıp kızıl saçlarını karıştırdım. Bu hareketimden hiç hoşlanmadığı belliydi. Gözlerini devirerek bana kısa bir bakış attı ama tek kelime etmedi. Kollarını göğsünde birleştirip iyice somurttu, ardından yüzünü cama çevirerek dışarıyı seyretmeye koyuldu. Sessizliği, söylediği onca kelimeden daha çok şey anlatıyordu. Arabayı çalıştırdım ve yola çıktık. Ama Elif’in sessizliği uzun sürmezdi, zaten ona hiç yakışmazdı. Şen şakrak, neşeli Elif’ti o. Çok geçmeden sıkıldı. Radyoyla oynamaya başladı, istasyonlar arasında gezindi, parmakları sabırsızca düğmelerin üzerinde dolaşıyordu. Sonunda romantik bir şarkıda durdu. Yavaşça bana döndü, gözlerimin içine baktı. “Bu şarkı benden sana gelsin,” dedi ve benim ona az önce yaptığım gibi göz kırptı. Kalbimin aniden sıkıştığını hissettim. Ona baktım ama o başını çevirmiş, sanki hiçbir şey söylememiş gibi dışarıyı izliyordu. Umursamaz görünmeye çalışıyordu, fakat bunu beceremediğini ben çok iyi biliyordum. Gözüm atkuyruğu yaptığı saçlarına takıldı. Oysa ben dağınık halini seviyordum. Üzerinde kot pantolon, geniş yakalı yeşil bir bluz vardı. Spor giyinmeyi tercih ederdi hep. Gerçi… Onun beğenmediğim bir hali yoktu ki. Hele yataktan yeni kalktığı o ilk anlar… Saçı başı karışmış, gözleri yarı kapalı, evin içinde uykulu uykulu dolaşırken… En masum, en savunmasız hali oydu. Bu düşünceyle farkında olmadan gülümsedim. Tam o anda başını çevirip bana baktı. Yakalanmanın verdiği gerginlikle içimden kendime söylenirken, bakışlarımı hızla yola çevirdim. Kendimi toparlamalıydım. Her zamanki gibi ters, soğuk ve mesafeli olmak zorundaydım. Başka seçeneğim yoktu. “Romantik şarkılardan nefret ederim.” Kaşlarını kaldırdı. “İnanmıyorum… Ne kadar ruhsuzsun.” Gözlerimi gözlerine sabitleyip ifadesiz bir bakış attım. “Huyum kurusun.” Elini yumruk yapıp omzuma geçirdi. “Utan utan… Senin bu tipini gören de senden iyi bir romantik aşık çıkar sanır.” “Görüntüye aldanma ufaklık,” dedim. “Romantizmle işim olmaz benim.” Burnunu kıvırdı. “Aman ne büyük marifet.” Sırıtarak ona baktım. “Odun ne olacak. Tam bir odunsun.” Başarmıştım. Yine kızdırmıştım onu. Dudaklarını büzdü, yüzünü cama çevirdi ve yol boyunca bir daha benimle konuşmadı. Sessizlik… Aramızda hep var olan, alıştığımız ama bir türlü sevemediğimiz o ezgi… Hak etmiştim bunu. Çünkü kalbini kırmakta her zaman ustaydım. O ise her defasında beni affediyor, hiçbir şey olmamış gibi yeniden yanıma sokuluyordu. Belki de en çok canımı yakan şey buydu. ELİF YILDIRIM Annem akşam yemeğine inmedi. Kendini iyi hissetmediğini söylemişti ama dürüst olmak gerekirse buna üzüldüğümü söyleyemezdim. Hatta uzun zaman sonra ilk kez yemeğimizi huzur içinde yediğimizi düşündüm. Masada alışılmadık bir sakinlik vardı. Kimse sesini yükseltmiyor, kimse tartışmıyor, kimse iğneleyici sözler söylemiyordu. Çatal bıçak sesleri ve arada sırada yapılan kısa konuşmalar dışında yemek odasını derin bir sessizlik doldurmuştu. Garip bir şekilde hoşuma gitmişti bu durum. Çünkü huzursuzluk çıkarmakta annemin üzerine kimseyi tanımıyordum. Yemek bittikten sonra herkes birer birer odalarına çekildi. Ben ise içimde belli belirsiz bir hayal kırıklığıyla masada birkaç dakika daha oturdum. Selim kalır diye düşünmüştüm, birlikte tavla oynardık. Belki de satranç oynar yine eskisi gibi o ben yeneyim diye uğraşırdı. Keşke birkaç dakika da olsa çocukluğumuzdaki günlere geri dönebilseydik. Ama olmadı. Her zamanki gibi yine ortadan kayboldu. O görünmez olmayı çok iyi başarıyordu. Son zamanlarda sürekli böyle yapıyordu. Resmen benden kaçıyordu. Buna adım gibi emindim. Eskiden saatlerce konuşan, benim peşimden ayrılmayan çocuk gitmişti. Yerine sessiz, mesafeli ve duvarlarla çevrili bir adam gelmişti. Bazen karşımdaki kişinin Selim olduğuna inanmakta zorlanıyordum. Donuk bakışları... Alaycı gülümsemeleri... İnsanları kendinden uzak tutan o soğuk tavırları... Tanıdığım o düşünceli, korumacı ve yufka yürekli çocuktan eser kalmamış gibiydi. En azından dışarıdan öyle görünüyordu. Belki de değişen yalnızca o değildi. Belki yıllar ikimizi de başka insanlara dönüştürmüştü. Odamın kapısını kapattığımda içimde açıklayamadığım bir boşluk oluştu. Yatağıma uzanıp tavana baktım. Ay ışığı perdelerin arasından süzülüyor, odanın duvarlarında solgun gölgeler oluşturuyordu. Sessizlik bazen insanın en büyük düşmanı olabiliyordu. Çünkü sustuğun an zihninde düşünceler konuşmaya başlıyordu. Ve benim düşüncelerimin yolu dönüp dolaşıp hep aynı kişiye çıkıyordu. Selim... Birden aklıma bir şey gelmiş gibi heyecanla doğruldum. Komodinin alt çekmecesine uzandım. Kıyafetlerin altına dikkatlice sakladığım siyah deri kaplı defteri çıkardım. Defteri elime alır almaz kalbim garip şekilde hızlandı. Sanki küçük bir sırrı yeniden görmek üzereydim. Kapağını açtığım anda içinden bir tükenmez kalem ve eski bir fotoğraf kayıp dizlerimin üzerine düştü. Fotoğrafı yavaşça elime alıp baktığımda dudaklarımın kenarında istemsiz bir tebessüm oluştu. Gözlerim önce kendime, sonra yanımda duran adama takıldı. Selim... Fotoğrafta ikimiz de gülüyorduk. Hem de hiçbir şeyden korkmayan çocuklar gibi. O fotoğrafa her baktığımda içim aynı anda hem ısınıyor hem de acıyordu. Çünkü o günlere geri dönmek mümkün değildi. Parmak uçlarım fotoğrafın kenarlarında dolaştı. Çocukluğumdan beri seviyordum onu. Belki ilk başta bunun adı sevgi değildi. Belki hayranlıktı. Belki güven duygusuydu. Ama yıllar geçtikçe benimle birlikte o da büyüdü. Sessizce... Fark ettirmeden... Ve bir gün dönüştü. Ben farkına vardığımda artık çok geçti. Kalbim ona ait olmuştu. Karşılıksız olduğunu bile bile... Ulaşılması zor olduğunu bile bile... Defalarca vazgeçmeye çalışmıştım, bunun için kendime mantıklı sebepler sunmuştum. Bu iş olmaz demiştim. Asla olmaz. Ama insan aklına söz geçirebilse bile kalbine geçiremiyordu. İşte bunu acı şekilde öğrenmiştim. Bir kere sevince geri dönüş olmuyormuş. Aşk bazen çıkmaz bir sokağa benziyormuş. Yolun sonunu görsen bile yürümeye devam ediyormuşsun. Çünkü başka bir yönün kalmıyormuş. Gözlerim dolmaya başlayınca bakışlarımı fotoğraftan ayırdım. Kalemi elime aldım. Sonra defterimin boş bir sayfasını açtım. Kimseye anlatamadığım her şeyi ona anlatıyordum. Sessiz sırdaşıma... Günlüğüme... İlk satırı yazdığım anda içimdeki düğüm çözülmeye başladı. Çünkü kelimeler bazen insanın taşıyamadığı yükleri taşırdı. "Çocukken her şey daha kolaydı." Bir süre durup yazdıklarıma baktım. Sonra devam ettim. "Acılar daha küçük, korkular daha basitti. Dünya daha renkli görünüyordu." Kalem sayfanın üzerinde ilerledikçe zihnim de geçmişe doğru yol aldı. "Şimdi ise kendimi koskoca dünyanın içinde kaybolmuş küçücük bir nokta gibi hissediyorum." Derin bir nefes aldım. "Ama bana güç veren bir şey var." Dudaklarım titreyerek gülümsedi. "Onun sevgisi... Biliyorum bana ait değildi. Belki hiç olmayacaktı. Ama yine de içimde yaşıyordu. Güneşin tenimi ısıtması gibi... Yağmurdan sonra gelen toprak kokusu gibi... Sessiz ama vazgeçilmezdi. Onu çok seviyorum." Yazarken bile kalbim hızlandı. "Hem de tarif edemeyeceğim kadar çok..." Bir an duraksadım. Kalemimin ucunda bekleyen kelimelere baktım. Sonra usulca ekledim: "Kim bilir belki bir gün..." İçimde küçücük bir umut kıpırdadı. "Belki bir gün o da bana baktığında aynı şeyi hisseder. Hayal kurduğumu biliyordum. Ama insan umut etmeden yaşayamazdı. Belki bir gün... Belki yıllar sonra... Belki hiç beklemediğim bir anda... O ve ben. Aynı hikâyenin içinde. Aynı sonun içinde. Kim bilir... Hayat bazen insanı en ummadığı yerden şaşırtmaz mıydı? Kalemi bıraktım. Defteri kapatırken içimde hem huzur hem de tarifsiz bir hüzün vardı. Tam çekmeceye yerleştirecekken kapının dışından hafif bir ses duydum. Bir ayak sesiydi bu. Koridorda yürürken benim odamın önünde durmuş gibiydi. Kalbim aniden hızlandı. Refleksle fotoğrafı ve günlüğü sakladım. Nefesimi tutarak kapıya baktım. Ayak sesleri birkaç saniye öylece kapımın önünde bekledi. Sonra uzaklaşıp gitti. Ama nedense içimde kötü bir his kalmıştı. Sanki biri kapımın önünde tam içeri girmeye karar verecekken vazgeçip geri dönmüştü. Sıkılmış ve yalnızlıktan bunalmış bir ruh hâliyle ayağa kalktım. Yalnızlığı hiçbir zaman sevememiştim. Bazı insanlar sessizlikten beslenirdi, kendi kabuklarına çekilip huzur bulurlardı. Ben öyle değildim. Sessizlik uzadıkça düşünceler çoğalıyor, düşünceler çoğaldıkça içimdeki boşluk büyüyordu. Odanın içinde birkaç kez gidip geldim. Tıpkı hücresine kapatılmış bir mahkûm gibi... Bir duvardan diğerine... Sonra tekrar geri... Ayak seslerim odanın sessizliğinde adeta yankılanıyordu. Acı bir tebessüm belirdi dudaklarımda. Aslında hepimiz kendi bedenlerimizin mahkûmu değil miydik? Bazılarımız korkularına... Bazılarımız geçmişine... Bazılarımız da söyleyemediği duygularına tutsaktı. Ben ise kalbime mahkûmdum. Ve bu mahkûmiyetin adı Selim'di. İçimdeki sıkıntı giderek büyüyünce odada daha fazla kalamayacağımı anladım. Temiz hava belki iyi gelir düşüncesi ağır bastı. Dolabın yanındaki askıdan ince şalımı aldım ve sessizce terasa çıktım. Kapıyı açar açmaz yüzüme çarpan serin hava istemsizce ürpermeme neden oldu. Nisan ayının başlarıydı. Gündüzleri güneş insanı aldatacak kadar sıcak olsa da geceleri kış son bir kez kendini hatırlatıyordu. Şalı omuzlarıma daha sıkı sardım. Gökyüzü bulutsuzdu. Ay, karanlığın ortasında gümüş bir fener gibi parlıyor, yıldızlar ise kadife bir örtünün üzerine serpilmiş pırlantaları andırıyordu. Bir süre korkuluklara yaslanıp sessizce gökyüzünü izledim. Bu gece yıldızlar her zamankinden daha parlak görünüyordu. Belki de insan mutlu olmak istediğinde her şeyi daha güzel görüyordu. İçimde dolaşan sıkıntı bulutlarının yavaş yavaş dağıldığını hissedince derin bir nefes aldım. Temiz hava ciğerlerimi doldururken yüzümde hafif bir gülümseme oluştu. Gözlerimi kapattım. Bir anlığına tüm dertlerimi unutmak istedim. Hayal kurmak benim için her zaman kolaydı. Gerçekler kadar acıtmıyordu. Kendimi çoktan düşlerimin içinde bulmuştum bile. Mutluluk diyarında özgürce uçan bir kelebek gibi... Kalbimin kurduğu küçük dünyada dolaşıyordum. Bu yüzden yaklaşan ayak seslerini duymadım. "Sen burada mıydın?" Bir erkek sesi gecenin sessizliğini yarınca korkuyla irkildim. Kalbim göğsüme sertçe vurdu. Hızla arkamı döndüm. Ve onu gördüm. Selim. Bir anda bütün korkum dağıldı. Nasıl oluyordu bilmiyordum ama onun varlığı bana her zaman huzur veriyordu. En karanlık günümde bile yüzünü görmek içimde bir şeyleri aydınlatmaya yetiyordu. Ay ışığı yüzüne vuruyordu o anda. Gümüş renkli ışık keskin yüz hatlarını belirginleştirirken yeşil gözleri karanlığın içinde bile dikkat çekiyordu. Bir anlığına nefesimi tuttuğumu fark ettim. İnsan sevdiği kişiye her baktığında yeniden etkilenir miydi? Ben etkileniyordum. Her seferinde yeniden... Ve her seferinde biraz daha fazla. Ama Selim'in yüzündeki ifade benimkinden çok farklıydı. Karşılaşmamızdan memnun olmamış gibiydi. Kaşlarının arasındaki hafif çizgi, yüzündeki yorgunluk ve bakışlarındaki mesafe bunu açıkça gösteriyordu. Az önceki mutluluğum yavaşça soldu. "Odamda sıkıldım," dedim sakin görünmeye çalışarak. "Hava almak için çıktım." Omuz silktim. Umursamaz görünmeye çalışıyordum ama sesimdeki kırgınlığı gizleyemediğimi biliyordum. Selim başını hafifçe salladı. "Anlaşılan sıkılan sadece ben değilim." Diyerek laf attım. Korkuluklara doğru yürüdü. Yanıma gelmesini elbette beklemiyordum ama bu kadar uzak olmasına da gerek yoktu. İçimde ince bir sızı hissederken o gökyüzüne bakmaya başladı. Sessizce. Hiçbir şey söylemeden. Sanki burada beni görmek istemiyormuş gibiydi. Sanki yalnız kalmak istemiş ve planları bozulmuştu. Onun bu sessizliği beni her zaman deli ediyordu. Çünkü ne düşündüğünü anlamama asla izin vermiyordu. Karşımda duruyor ama kilometrelerce uzaktaymış gibi hissettiriyordu. Bir süre öylece onu izledim ve sonunda dayanamadım. "Sana çok kızgınım." Sözler ağzımdan çıkarken gözlerimi yüzünden ayırmadım. Tepkisini görmek istiyordum, Başını bana çevirdiğinde kaşları hafifçe havalandı. "Yine mi?" Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. "Peki bu seferki sebep ne?" O rahat tavrı sinirlerimi bozuyordu. Ben günlerce onu düşünürken... Onu görebilmek için fırsat kollarken... Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Onun olduğu tarafa gidip sırtımı korkuluklara yasladım. Soğuk demir sırtıma değdi. "Neden olacak? Çünkü çok fazla çalışıyorsun." Bakışlarım onun gözlerine kilitlendi. "Eskisi gibi görüşemiyoruz." Bir adım yaklaştım. "O değerli vaktinden bana birkaç dakika bile ayıramıyorsun." Söylerken sesim farkında olmadan yumuşadı. Bir sitemden çok özleme benziyordu. "Eskiden birlikte ne kadar güzel vakit geçirirdik." İstemsizce gülümsedim. "Hatırlıyor musun? Bahçede saatlerce otururduk. Tavla oynardık. Bazen sabaha kadar sohbet ederdik." Gülümsemem yavaşça kayboldu. "Şimdi ise aynı evde yaşayıp birbirimizi göremiyoruz. Yabancı gibiyiz." Asıl söylemek istediğim şeyi son anda yuttum. Beni özlüyor musun? Beni hiç düşünüyor musun? Yoksa ben senin için sadece çocukluk arkadaşından, üvey kız kardeşten mi ibaretim? Ama bunları söyleyemedim. Onun yerine başımı eğip mırıldandım. "Beni... yani aileni çok ihmal ediyorsun." Selim derin bir nefes alınca çenesi hafifçe gerildi. Sanki söylemek isteyip de söyleyemediği şeyler vardı. "Fabrikada işler çok yoğun Elif." Bakışlarını gökyüzüne çevirdi. "Babam işi bıraktığından beri her şey benim omuzlarımda." Sesinde alışılmadık bir yorgunluk vardı. "Babam bana güveniyor." Kısa bir sessizlik oldu. "Onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum." Sonra gözlerini bana çevirdi. "Ayrıca artık çocuk değiliz." Bu cümle nedense içime oturdu. "Herkesin kendine ait özel bir hayatı var." Onu dinlerken nefes almayı bile unutuyordum. Söylediği kelimelerden çok kendisini izliyordum. Ay ışığının altında duran adamı... Rüzgârın dağıttığı koyu saçlarını... Keskin yüz hatlarını... Yeşil gözlerini... Belki de bu yüzden söylediklerinin yarısını duymuyordum. Çünkü kalbim aklımdan daha yüksek sesle konuşuyordu. İnsan sevdiği adama bakarken mantıklı düşünemiyormuş. Bunu çoktan öğrenmiştim. Birçok kadın vardı peşinde buna çok kere şahit olmuştum. Ve her seferinde içimde küçük bir kıskançlık filizleniyordu. Belki bencillikti bu. Belki de aşkın kaçınılmaz bir sonucuydu. Çünkü insan en çok sevdiğini kaybetmekten korkuyordu. Benim en büyük korkum da tam karşımda duruyordu. Ona sahip olamadan onu kaybetmekten korkuyordum. Selim ile kardeş olmadığımızı dokuz yaşlarındayken öğrenmiştim. O günü dün gibi hatırlıyordum. Evde yine bitmek bilmeyen tartışmalardan biri yaşanıyordu. Koridorun sonundaki odamdan çıkmış, mutfağa su almak için giderken annemle babamın yükselen seslerini duymuştum. Normalde dinlemezdim. Ama o gün bir şey beni durdurmuştu. Koridorun köşesinde bekleyip, nefesimi tutarak konuşmaları dinlemeye başlamıştım. Annem öfkeliydi. Hem de alıştığım öfkelerden daha fazla... Sanki içinde yıllardır biriktirdiği her şeyi bir anda kusuyordu. "Bunu daha ne kadar sürdüreceksin Ayhan? Neden hala inat ediyorsun?" diye bağırdı. Ardından hayatımı değiştiren o cümle gelmişti. "Selim’i bu evde istemiyorum!" Babamın ne dediğini hatırlamıyorum. Çünkü annemin sonraki sözleri kulaklarımda uğuldamaya başlamıştı. "O yetimhaneden alınmış kimin çocuğu belli olmayan biri. O çocuk bizim çocuğumuz asla olamaz ona asla annelik yapmayacağım. Bizim zaten bir kızımız var. Lütfen gönder onu huzurumuz daha fazla bozulmasın." O an dünya durmuştu. Nefes alamadığımı hatırlıyorum. Koridor gözümde dönmeye başlamıştı. Kulaklarım uğulduyor, kalbim deli gibi çarpıyordu. Hayır... Hayır... Bu doğru olamazdı. Selim benim ağabeyimdi. Benim çocukluk kahramanımdı. Benim en yakın arkadaşımdı. Nasıl olurdu da... Nasıl olurdu da kardeşim olmazdı? Odama koşup yatağıma kapanmıştım. O gece saatlerce ağladım. Hatta günlerce… Ama kendim için değildi bu gözyaşları. Selim içindi. Kimsesiz olduğunu öğrendiğimde içimde öyle büyük bir acı hissetmiştim ki günlerce onu düşündükçe ağlamıştım. Sonra yıllar içinde yapbozun eksik parçaları birer birer yerine oturmaya başlamıştı. Annemin ona karşı bitmek bilmeyen öfkesi... Sürekli azarlamaları... Onu aşağılamaktan duyduğu garip memnuniyet... Hepsinin sebebi buydu. Ama buna rağmen Selim anneme karşı hiçbir zaman değişmemişti. O hala Selim'di. İyi kalpli... Sabırlı... Sessiz... Ben oyun oynarken mızıkçılık yaptığımda bile bana kızmazdı. Oyuncağımı kırdığımda suçunu üstlenirdi. Karanlıktan korktuğum gecelerde odama gelip saatlerce yanımda otururdu. Ben ağladığımda üzülür... Ben güldüğümde mutlu olurdu. Gerçek bir ağabey gibi korurdu beni. Belki de sorun tam olarak buydu. İnsan böyle birine nasıl hayran kalmazdı? Nasıl etkilenmezdi? Nasıl sevmezdi? Önce hayranlık duydum ona. Sonra güvenmeye başladım. Sonra onu her yerde arar oldum. Bir gün yüzünü görmezsem eksik hissediyordum. Ve farkına varmadan... Hayranlık sevgiye... Sevgi aşka dönüşmüştü. Sessizce. Kimse fark etmeden. Belki Selim bile anlamadan. Kalbimin ritmini değiştiren adam olmuştu. Benim kahramanım... Benim en güzel sırrım... Benim imkansız aşkım...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD