bc

"Tutkunun Kıyısında" (+18)

book_age18+
957
FOLLOW
9.8K
READ
dark
love-triangle
one-night stand
family
HE
fated
opposites attract
second chance
friends to lovers
playboy
dominant
badboy
kickass heroine
mafia
gangster
heir/heiress
tragedy
sweet
bxg
lighthearted
kicking
mystery
scary
lucky dog
campus
city
mythology
enimies to lovers
love at the first sight
friends with benefits
addiction
like
intro-logo
Blurb

Sonbaharın sert rüzgârı tenimi yalayarak geçtiğinde, gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Sigaramın dumanı havaya karışırken Aras karşımda duruyor, beni izliyordu. O kendinden emin duruşu, gözlerindeki o doymak bilmez alaycı bakışları, tıpkı bir avcının sabırla bekleyen ifadesini andırıyordu.

Ama ben av değildim.

Derin bir nefes alarak sigaramı attım ve ayağımın ucuyla ezdim. Sonra, içimde büyüyen o tehlikeli dürtüyle, ani bir hareketle yakasına yapıştım. Aras, gözlerini kırpmadan bana baktı, hafifçe başını yana eğerek tepki vermemi bekledi.

Aramızdaki mesafe neredeyse yoktu artık. Dudaklarımız birkaç santim arayla duruyordu. O an, dudaklarımda alaycı bir kıvrım oluştu. Onu öpecekmişim gibi yakına çekmiş ama sadece bir oyun oynuyordum.

Sertçe, kendimden emin bir şekilde fısıldadım:

“Her şeyi almaya alışkın bir çocuğun, ulaşamayacağı bir kurabiye kavanozuna el sürmemesi gerekir. Çünkü o kavanozdan kurabiye yerine deli bir kadın çıkabilir.”

Aras’ın gözleri kısıldı. Alaycı ve tehlikeli bir şekilde gülümsedi.

Sonra…

O güçlü elleri belime dolandı.

Sıcak nefesi, tenime çarparken kulağıma eğildi.

Sesini kısarak, fısıltıyla konuştu:

“Belki de, o deli kadının çıkmasını istiyorumdur.”

Tüylerim diken diken oldu.

Ama… bunu ona belli etmeyecektim.

İçimde beliren o anlık ürpertiyi gizlemek için başımı hafifçe yana çevirdim. Ama Aras, hareketlerimi dikkatle izliyordu. Sanki içimi okuyabiliyordu. O ellerini belimden çekmeye niyeti yoktu. Tuttuğu yeri sıktığını hissettim.

"Kavanozdan ne çıkacağını bile bile hâlâ elini uzatacak kadar aptal mısın?" diye tısladım.

Aras başını hafifçe eğerek, dudaklarını kulağımın hemen yanında gezdirdi. Sesindeki o lanet olası pürüzsüz özgüven içime işliyordu.

"Belki de riskleri seviyorumdur, doktor hanım."

Gözlerimi kıstım. Bedenim ona tehlikeli derecede yakındı ve bu beni rahatsız ediyordu. Ama aynı zamanda…

Hayır.

Bu oyunu oynayacak kişi ben değildim. O, bu işin ustasıydı. Kadınları parmağında oynatmaya alışkın, neyi ne zaman yapacağını bilen bir adamdı. O yüzden ona aynı yöntemle karşılık vermek işe yaramazdı.

Ben de başka bir şey yapmalıydım.

Yavaşça, neredeyse sinsi bir hareketle elim göğsüne kaydı. Hafifçe ittim ama kaçmadım. Sadece mesafeyi koruyacak kadar bir alan bıraktım.

"Üzgünüm, ama oyunlarına ayıracak vaktim yok."

O başını hafifçe yana eğdi, dudaklarının kenarı sinsice kıvrıldı.

"Oyun oynadığımı kim söyledi?"

Sertçe kaşlarımı çattım.

Aras, hala belimi bırakmamıştı. Ama artık gözlerinde sadece eğlence değil, aynı zamanda keskin bir ciddiyet vardı.

Aras’ın eli hâlâ belimdeyken gözlerimiz arasında gerilim yüklü bir savaş sürüyordu. Kendinden emin duruşu, ifadesindeki meydan okuyan alaycılık sinirlerimi bozuyordu. Onu itmek istiyordum ama bir yanım da bu meydan okumaya karşılık vermek için yanıp tutuşuyordu.

"Beni serbest bırak," dedim soğukkanlı bir şekilde.

Aras başını hafifçe yana eğdi, dudaklarında her zamanki kışkırtıcı gülümsemesi vardı. "Ya bırakmazsam?"

Dişlerimi sıktım. "O zaman seni pişman ederim."

Bunu dediğim anda bile, sesimin ne kadar zayıf çıktığını fark ettim. Sanki tehdit savurmaktan çok kendi kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Ve Aras bunu fark etmişti.

Elini belimden çekerken başını hafifçe eğip "Merak etme, senin gibi vahşi bir kediyi fazla zorlamam," diye mırıldandı.

Bu adam…

Sinirle iç geçirdim, derin bir nefes aldım ve geri adım attım.

"Kendi kendini fazla ciddiye alıyorsun, Aras. Sana karşı bir ilgim yok."

Gözleri hafifçe kısıldı. "Emin misin?"

Kelimeleri bilerek ağırdan alarak söylemişti. Bu adamın baştan çıkarma yeteneği sinir bozucuydu. Gözlerimi kaçırmadan dimdik durdum. "Evet. Çok eminim."

O gülümsemeye devam ederken bir adım geri çekildi. "Bakalım bunu ne kadar sürdürebileceksin, doktor hanım."

Ve sonra, arkasını dönüp uzaklaştı.

Bense içimde alev alev yanan sinir ve başka türlü bir gerilimle nefesimi tuttum. Aras’ın yanındayken kendimi bir savaşın içinde gibi hissediyordum. Ama bu savaşın kazananı kim olacaktı… işte onu bilmiyordum.

Aras uzaklaşırken, kalbimin attığını hissettiğim yerin bomboş olduğunu fark ettim. Sanki göğsümde koca bir boşluk açılmıştı ve içimdeki her şeyi söküp almıştı. Sinirle iç çektim, kendime gelmem gerekiyordu.

Onun arkasından bakıp kaldığım için kendime lanet ederek kapıyı hızla çarptım. Yüzümü ellerimin arasına aldım ve birkaç saniye derin nefesler aldım. Sinirimi bastırmalıydım. Düşüncelerimi toparlamalıydım. Ama ne yaparsam yapayım, Aras’ın sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

"Bakalım bunu ne kadar sürdürebileceksin, doktor hanım."

chap-preview
Free preview
1: Özgürlüğün Kıyısında
Yorgunum. Öyle böyle değil… İliklerime kadar işleyen, kaslarımı sızlatan, beynimi uyuşturan türden bir yorgunluk bu. Acilin antiseptik kokan koridorlarında geçen on iki saatin ardından tek isteğim, eve gidip sıcak bir duş almak ve bedenimi yumuşak çarşaflara bırakmak. Ama bu gece, hiçbir şey planladığım gibi olmayacak. Yanımda yürüyen adamın sesi, gecenin sessizliğinde yankılanıyor. Kerem. Hayatımda olması gereken her şeye sahip ama hiçbir şeyi eksik hissettirmeyen adam. Fazla düzgün, fazla tahmin edilebilir. Ve belki de tam olarak bu yüzden sıkıcı. “Ne düşünüyorsun?” diye soruyor. Sesi her zamanki gibi kibar ama ruhsuz. “Uyumayı,” diyorum dürüstçe. Gülümsemeye çalışıyor. Bu gülümsemenin sahici olup olmadığını artık ayırt edemiyorum. Muhtemelen o da etmiyordur. Sorun Kerem değil. Sorun benim. Ya da daha kötüsü, belki de biziz. Hastanenin otomatik kapıları açıldığında İstanbul’un geceye karışan karmaşası üzerime çöküyor. Şehir hiç uyumuyor, benim gibi. Gözlerimi kaldırıp yıldızsız gökyüzüne bakıyorum. Şehir ışıkları, görebileceğim her şeyi boğmuş durumda. Bazen bu şehirde yaşamak, boğuluyormuşsun gibi hissettiriyor—ama kaçamıyorsun. Kaçmam. Çünkü buradayım. Burası, hayallerimin başladığı yer. Ben Asya. Yirmi altı yaşında, hayatını insanları kurtarmaya adamış bir kadın. Tıp fakültesini birincilikle bitirdim, TUS sınavında derece yaptım ve şimdi acilin karmaşasında kaybolmuş bir asistan cerrahım. Beyin cerrahı olmak gibi büyük bir hayalim var ve bunun için uykusuz gecelere, göz altlarımı morartan nöbetlere ve ruhumu kemiren yalnızlığa razıyım. Duyguların, isteklerin, arzuların bu hayalde yeri yok. Ya da en azından öyle sanıyordum. Kerem’le de böyle başlamıştı zaten. Kolay, sorunsuz, duygulara fazla bulaşmadan. Birlikte vakit geçirip uyuyabileceğim biri… ama işte, bu kadar. İçimde hiçbir şey kıpırdamıyor. Ellerini tuttuğumda kalbim hızlanmıyor, gözlerine baktığımda hiçbir şey hissetmiyorum. Ve asıl sorun, bunu umursamıyor olmam. Kerem durup bana bakıyor. “Bir şeyler içelim mi?” Saat gece yarısını çoktan geçti. Yorgunum, uykusuzum ve kesinlikle bir içkiye ihtiyacım yok. Ama ağzımdan çıkan kelimeye ben bile şaşırıyorum. “Olur.” Onaylar gibi başını sallıyor. Arabasına doğru yürürken onu izliyorum. Kerem’in tüm hareketleri planlanmış gibi. Kravatını gevşetme biçimi bile fazla kontrollü. Hiçbir şeyi akışına bırakmıyor—bizi bile. Kapıyı açıp bana bakıyor. “Biner misin?” Ve ben de biniyorum. Bazen ne yaptığınızı bilmeden bir şeye sürüklenirsiniz. Bazen sadece kaçmak istersiniz—kendinizden bile. Bar, hastaneden sadece birkaç sokak ötede. Loş ışıklar, hafif çalan caz müziği ve etrafta dolanan birbirinden sıradan insanlar… Burası Kerem’in tarzı. Sessiz, şık ve fazla sade. Ama benim aklımda başka bir yer var: biraz kaotik, biraz tehlikeli ve kalbimi hızlandıran bir yer. Kerem iki kadeh viskiyle dönüyor. Birini bana uzatırken hafifçe gülümsüyor. “Bugün nasıldı?” Sorusu sıradan ama cevabı o kadar basit değil. “İki acil ameliyat, bir intihar vakası ve bir kayıp. Sıradan bir gündü işte.” “Seni zorladıklarını düşünmüyor musun?” Omuz silkiyorum. “Kolay olmasını beklemiyordum.” Kerem, viskisinden küçük bir yudum alırken gözlerini benden ayırmıyor. Beni çözmeye çalışır gibi bir hali var ama bu saatten sonra çözecek pek bir şey kaldığını sanmıyorum. Bizim ilişkimiz hep yüzeyde kaldı. Belki ben öyle istedim, belki o. Ya da belki bu, başından beri daha fazlası olamayacak bir hikâyeydi. “Bazen fazla sert oluyorsun,” diyor, sesi alçak ama yargılayıcı değil. Gülümsüyorum. “Hayat yeterince yumuşak değil ki, Kerem.” Bu konuşmayı daha fazla sürdürmek istemiyorum. Viski boğazımdan kayıp giderken başımı çevirip barın kalabalığına bakıyorum. Birkaç masa ötede bir grup insan kahkahalar atıyor. Benim yaşlarımda olmalılar. Eğleniyorlar. Özgürler. Benimse aklımda hep bir sonraki ameliyat, bir sonraki vaka, bir sonraki başarı var. Nefes almayı bile unutmuş gibiyim. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapatıyorum. Bir an için, kim olduğumu ve ne istediğimi sorguluyorum. Ama bu gecenin beni cevaplara götüreceğini henüz bilmiyorum. Ve işte tam o anda, tüm dengemi altüst edecek adamla tanışmama sadece birkaç saat kaldığını da… Bilmemem gerekiyordu. Kerem, bardağındaki viskiyi bitirip elini masanın üzerine koyuyor. Parmakları, boşta duran elime kayıyor ama tutmaya cesaret edemiyor gibi. Gözlerini üzerime diktiğinde, fazla kontrollü tavrının altında bir şey sakladığını anlıyorum. “Bizim için bir gelecek düşünüyor musun?” diye soruyor aniden. İçimde, anlamlandıramadığım bir ağırlık çöküyor. Bu ne anlama geliyor? Kaşlarımı hafifçe kaldırarak soruyorum ama cevabı biliyorum. Ya da daha doğrusu, duymak istemediğim şeyi. Kerem’in dudaklarının köşesi belli belirsiz kıvrılıyor. “Bence artık bir sonraki adımı düşünmeliyiz.” Bir sonraki adım. Bu kelimeler, boğazımı sıkan bir ilmik gibi. Önümde duran içkiye uzanıp bir yudum daha alıyorum. Alkol sıcak bir dalga gibi bedenime yayılırken içimde biriken sabırsızlığı bastırmaya çalışıyorum. “Kerem, nereye varmaya çalışıyorsun?” Cebinden küçük bir kutu çıkarıyor. Bu kadar sıradan. Bu kadar basit. Sıradan bir yüzük. Sıradan bir teklif. Gülümsüyorum. Ama bu gülümseme nazik ya da mutlu değil. Tam tersine, acımasız. “Bu bir evlilik teklifi mi, Kerem?” Sesim, bıçak kadar keskin çıkıyor. Kerem’in yüzündeki ifade değişmiyor. “Evet.” Ona uzun uzun bakıyorum. Sonra, usulca eğilip masanın üzerine yaslanıyorum. “Sen ciddi olamazsın,” diyorum, alçak bir sesle. Ve o an, ikimizin de bildiği gerçeği dile getiriyorum: “Senin gibi bir adam için fazla değerliyim.” Ve şimdi, siktirip gidebilirsin.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

YIRTICI EVLİLİK |+18|

read
173.4K
bc

KÜÇÜK AĞA [HALEF +21][KUMA]

read
18.3K
bc

Kahpenin Kızı +18

read
6.1K
bc

Ayrılan YOLLAR +21

read
188.2K
bc

CEHENNEM MAZGALI+18

read
8.5K
bc

Sahte Karım

read
387.5K
bc

Köle

read
73.2K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook