Yorgunum. Öyle böyle değil… İliklerime kadar işleyen, kaslarımı sızlatan, beynimi uyuşturan türden bir yorgunluk bu. Acilin antiseptik kokan koridorlarında geçen on iki saatin ardından tek isteğim, eve gidip sıcak bir duş almak ve bedenimi yumuşak çarşaflara bırakmak. Ama bu gece, hiçbir şey planladığım gibi olmayacak.
Yanımda yürüyen adamın sesi, gecenin sessizliğinde yankılanıyor. Kerem. Hayatımda olması gereken her şeye sahip ama hiçbir şeyi eksik hissettirmeyen adam. Fazla düzgün, fazla tahmin edilebilir. Ve belki de tam olarak bu yüzden sıkıcı.
“Ne düşünüyorsun?” diye soruyor. Sesi her zamanki gibi kibar ama ruhsuz.
“Uyumayı,” diyorum dürüstçe.
Gülümsemeye çalışıyor. Bu gülümsemenin sahici olup olmadığını artık ayırt edemiyorum. Muhtemelen o da etmiyordur. Sorun Kerem değil. Sorun benim. Ya da daha kötüsü, belki de biziz.
Hastanenin otomatik kapıları açıldığında İstanbul’un geceye karışan karmaşası üzerime çöküyor. Şehir hiç uyumuyor, benim gibi. Gözlerimi kaldırıp yıldızsız gökyüzüne bakıyorum. Şehir ışıkları, görebileceğim her şeyi boğmuş durumda. Bazen bu şehirde yaşamak, boğuluyormuşsun gibi hissettiriyor—ama kaçamıyorsun.
Kaçmam. Çünkü buradayım. Burası, hayallerimin başladığı yer.
Ben Asya. Yirmi altı yaşında, hayatını insanları kurtarmaya adamış bir kadın. Tıp fakültesini birincilikle bitirdim, TUS sınavında derece yaptım ve şimdi acilin karmaşasında kaybolmuş bir asistan cerrahım. Beyin cerrahı olmak gibi büyük bir hayalim var ve bunun için uykusuz gecelere, göz altlarımı morartan nöbetlere ve ruhumu kemiren yalnızlığa razıyım. Duyguların, isteklerin, arzuların bu hayalde yeri yok.
Ya da en azından öyle sanıyordum.
Kerem’le de böyle başlamıştı zaten. Kolay, sorunsuz, duygulara fazla bulaşmadan. Birlikte vakit geçirip uyuyabileceğim biri… ama işte, bu kadar. İçimde hiçbir şey kıpırdamıyor. Ellerini tuttuğumda kalbim hızlanmıyor, gözlerine baktığımda hiçbir şey hissetmiyorum. Ve asıl sorun, bunu umursamıyor olmam.
Kerem durup bana bakıyor. “Bir şeyler içelim mi?”
Saat gece yarısını çoktan geçti. Yorgunum, uykusuzum ve kesinlikle bir içkiye ihtiyacım yok. Ama ağzımdan çıkan kelimeye ben bile şaşırıyorum.
“Olur.”
Onaylar gibi başını sallıyor. Arabasına doğru yürürken onu izliyorum. Kerem’in tüm hareketleri planlanmış gibi. Kravatını gevşetme biçimi bile fazla kontrollü. Hiçbir şeyi akışına bırakmıyor—bizi bile.
Kapıyı açıp bana bakıyor. “Biner misin?”
Ve ben de biniyorum. Bazen ne yaptığınızı bilmeden bir şeye sürüklenirsiniz. Bazen sadece kaçmak istersiniz—kendinizden bile.
Bar, hastaneden sadece birkaç sokak ötede. Loş ışıklar, hafif çalan caz müziği ve etrafta dolanan birbirinden sıradan insanlar… Burası Kerem’in tarzı. Sessiz, şık ve fazla sade. Ama benim aklımda başka bir yer var: biraz kaotik, biraz tehlikeli ve kalbimi hızlandıran bir yer.
Kerem iki kadeh viskiyle dönüyor. Birini bana uzatırken hafifçe gülümsüyor.
“Bugün nasıldı?”
Sorusu sıradan ama cevabı o kadar basit değil. “İki acil ameliyat, bir intihar vakası ve bir kayıp. Sıradan bir gündü işte.”
“Seni zorladıklarını düşünmüyor musun?”
Omuz silkiyorum. “Kolay olmasını beklemiyordum.”
Kerem, viskisinden küçük bir yudum alırken gözlerini benden ayırmıyor. Beni çözmeye çalışır gibi bir hali var ama bu saatten sonra çözecek pek bir şey kaldığını sanmıyorum. Bizim ilişkimiz hep yüzeyde kaldı. Belki ben öyle istedim, belki o. Ya da belki bu, başından beri daha fazlası olamayacak bir hikâyeydi.
“Bazen fazla sert oluyorsun,” diyor, sesi alçak ama yargılayıcı değil.
Gülümsüyorum. “Hayat yeterince yumuşak değil ki, Kerem.”
Bu konuşmayı daha fazla sürdürmek istemiyorum. Viski boğazımdan kayıp giderken başımı çevirip barın kalabalığına bakıyorum. Birkaç masa ötede bir grup insan kahkahalar atıyor. Benim yaşlarımda olmalılar. Eğleniyorlar. Özgürler.
Benimse aklımda hep bir sonraki ameliyat, bir sonraki vaka, bir sonraki başarı var. Nefes almayı bile unutmuş gibiyim.
Derin bir nefes alıp gözlerimi kapatıyorum. Bir an için, kim olduğumu ve ne istediğimi sorguluyorum. Ama bu gecenin beni cevaplara götüreceğini henüz bilmiyorum.
Ve işte tam o anda, tüm dengemi altüst edecek adamla tanışmama sadece birkaç saat kaldığını da…
Bilmemem gerekiyordu.
Kerem, bardağındaki viskiyi bitirip elini masanın üzerine koyuyor. Parmakları, boşta duran elime kayıyor ama tutmaya cesaret edemiyor gibi. Gözlerini üzerime diktiğinde, fazla kontrollü tavrının altında bir şey sakladığını anlıyorum.
“Bizim için bir gelecek düşünüyor musun?” diye soruyor aniden.
İçimde, anlamlandıramadığım bir ağırlık çöküyor.
Bu ne anlama geliyor? Kaşlarımı hafifçe kaldırarak soruyorum ama cevabı biliyorum. Ya da daha doğrusu, duymak istemediğim şeyi.
Kerem’in dudaklarının köşesi belli belirsiz kıvrılıyor. “Bence artık bir sonraki adımı düşünmeliyiz.”
Bir sonraki adım.
Bu kelimeler, boğazımı sıkan bir ilmik gibi.
Önümde duran içkiye uzanıp bir yudum daha alıyorum. Alkol sıcak bir dalga gibi bedenime yayılırken içimde biriken sabırsızlığı bastırmaya çalışıyorum. “Kerem, nereye varmaya çalışıyorsun?”
Cebinden küçük bir kutu çıkarıyor. Bu kadar sıradan. Bu kadar basit.
Sıradan bir yüzük. Sıradan bir teklif.
Gülümsüyorum. Ama bu gülümseme nazik ya da mutlu değil. Tam tersine, acımasız.
“Bu bir evlilik teklifi mi, Kerem?” Sesim, bıçak kadar keskin çıkıyor.
Kerem’in yüzündeki ifade değişmiyor. “Evet.”
Ona uzun uzun bakıyorum. Sonra, usulca eğilip masanın üzerine yaslanıyorum.
“Sen ciddi olamazsın,” diyorum, alçak bir sesle.
Ve o an, ikimizin de bildiği gerçeği dile getiriyorum:
“Senin gibi bir adam için fazla değerliyim.”
Ve şimdi, siktirip gidebilirsin.