Karakale'deki ilk haftam nihayet sona ermişti. Revirdeki iş, bedenimi değil ama zihnimi yoruyordu. Kilit sesleri, demir parmaklıklar ve sürekli gardiyan gözetimi altında olmak, yedi yıl önceki o travmatik gecenin ardından gelen kontrolsüzlük hissini sürekli canlı tutuyordu. Bütün bu düzen, sadece o cinayetten sonra başlayan bilinmezliğin bir devamıydı. Sanki hayatımın ipleri başkasının elindeydi.
Saat altı sularında mesaim bittiğinde, üzerimdeki beyaz üniformayı hızla çıkardım. Personel çıkışına yöneldim. Bugün, bu yorucu haftanın bitimini Cengiz ile kutlayacaktım. Bir haftalık taze ilişkimiz, bana dışarıda normal bir hayatın hala var olabileceği umudunu veriyordu; bu umut, o dört duvar arasından kaçmak için kullandığım yakıttı.
Hapishanenin dış kapısından çıktım. Otobüs durağına doğru ilerlerken, Başgardiyan Murat'ın sert sesi arkamdan geldi.
"Hemşire Lalin Hanım, bir saniye!" Murat, sert adımlarla yanıma geldi.
Durup ona döndüm. "Buyurun Başgardiyanım?"
Murat'ın gözleri her zamankinden daha keskindi. "Acele ediyorsunuz. Kuruma biraz alışın. Bu kadar aceleci olmayın. Burası hızlıca girip çıkılacak bir yer değil."
"Benim de dışarıda bir hayatım var, Başgardiyanım. Bir randevum var."
Murat hafifçe gülümsedi ama gözleri soğuktu. "Burada, dışarıdaki hayatınız çabuk unutulur, hemşire. İçerideki düzeni dışarıya taşımayın."
"Anlamadım. Hangi düzen?"
"Önemli değil. Sadece uyarmak istedim," dedi, hemen toparlanarak. Ama bu kez yüzü daha da ciddileşti. "Bölgenizdeki insanlarla ilişkinizi dikkatli kurun. Buradaki bazı mahkûmların dışarıda da gözü kulağı olur. Bilmediğiniz çok şey var." Başını salladı ve hızla içeri döndü. Ben, onun ne demek istediğini anlamadım. 'Bölgenizdeki insanlar'? Sadece kafam karıştı. Bu uyarıyı, Başgardiyan'ın beni koruma çabası olarak görmeyi tercih ettim.
Zihnimdeki bu küçük huzursuzlukla, şehrin merkezindeki loş ışıklı kafeye gittim. Koyu yeşil gözlerimdeki yorgunluğu gizlemek zordu. Cengiz, beni bekliyordu. Ancak masasına yaklaştığımda, yüzündeki gerginliği hemen fark ettim.
"Hoş geldin Lalin," dedi Cengiz. Sesi boğuktu, bakışları huzursuzdu.
"Hoş buldum. Bir sorun mu var, Cengiz?"
Cengiz, elini sinirle saçlarından geçirdi. Gözleri masadaki tuzluğa kilitlendi. "Lalin, konuşmamız gereken bir şey var. Ciddi bir şey. Otur."
Otururken kalbimde bir sızı hissettim. Dördüncü kez aynı sahne.
"Dinliyorum, Cengiz," dedim, sesimi güçlü tutmaya çalışarak.
Cengiz, derin bir nefes aldı ve uzun, yapay bir konuşmaya başladı. "Lalin, biliyorum, aramızda sadece bir hafta var. Ama bu bir hafta içinde... Ben kendimi sorguladım. Çok düşündüm."
"Neyi düşündün?"
"Şunu. Sen harika, dürüst, akıllı bir kadınsın. Kariyerin, hayatın çok düzenli. Ama ben... ben hayatımda böyle bir düzeni kaldıramam. Benim yapım bu değil. Ben daha serbest, daha tasasız biriyle olmalıyım."
Dördüncü kez aynı sahne. Aynı kısa süre, aynı ani soğuma. Hayatımda hiç uzun bir ilişkim olmamıştı.
Şaşkınlıkla ona baktım. "Bir hafta önce bu konuda farklı düşünüyordun. Bana ne kadar ciddi bir ilişki istediğini söylüyordun."
"Biliyorum, söyledim! Ama insan fikirlerini değiştirebilir. Benimle ilgili, anlıyor musun? Ben seni hak etmiyorum. Ben senin o temiz, düzenli dünyanı dağıtmaktan korkuyorum."
Gözlerim dolmaya başladı ama ağlamamalıydım. Neden herkes aynı şeyi söylüyordu? "Cengiz, dürüst ol. Eğer bende bir şey seni rahatsız ettiyse, ya da başka biri varsa, söyle. Bu bahanelerle gelme. Ben sadece seni istedim."
Cengiz'in yüzü kıpkırmızı oldu. Sinirle masaya vurdu. "Lütfen! Zorlama beni! Ben sadece yapamıyorum! Anla artık. Benden uzak durmalısın. Benimle iletişime geçme, tamam mı? Ben bunu kaldıramam."
O an, şaşkınlık ve üzüntüyle onu izledim. Cengiz, hızla ayağa kalktı. "Ben gidiyorum. Benimle bir daha konuşma, Lalin." Hızla kafeden fırladı.
Masada yapayalnız kaldım. Etrafımdaki insanlar merakla bana bakıyordu. Öfke değil, derin bir üzüntü ve haksızlığa uğrama hissi içimde büyüdü. Cüzdanımı çıkardım, hesap tutarının tamamını masaya bıraktım ve titreyen bacaklarımla kafeden çıktım.
Bir parka ulaştım ve bir banka oturdum. Gözyaşları, bu kez sadece bir ayrılık için değil, neden bu döngüyü kıramadığıma ağlamak içindi. Neden hep ben?
Gümüş anahtar kolyemi tuttum. Başgardiyan Murat'ın uyarıları, Cengiz'in yüzündeki açıklanamaz panik... hepsi birleşiyordu, ama bir sonuca varmıyordu. Sadece, hayatımı kontrol edemediğim hissini artırıyordu. Sanki bir lanet vardı ve bu lanet beni yalnızlığa mahkûm ediyordu.
Ayağa kalktım. Artık üzülmek istemiyordum. Bu saçma döngüyü anlamak zorundaydım.
"Bu neden oluyor?" diye fısıldadım, yumruğumu sıkarak. "Benim hatam ne?"
Bu duyguyla, Karakale'ye geri dönüyormuş gibi hissettim. Çünkü benim yalnızlığım ve sürekli hayal kırıklığım, o çözülmemiş cinayetin bir sonucu olmak zorundaydı.
Telefonumu çıkardım. Sema Teyze'yi arayacaktım. O burs, o şartlar... Belki cevap oradaydı.
"Alo, Teyze? Benim Lalin. Nasılsın?"
"İyiyim canım. Sen nasılsın? Karakale nasıl gidiyor?" Teyzemin sesi endişeliydi.
"İyi gidiyor," diye yalan söyledim. "Ama sana bir şey sormam gerekiyor. O bursu veren vakıf... Adını hatırlıyor musun? Bana tüm detaylarını mail atabilir misin? Belki bir kuralı ihlal ettim de işlerim ters gidiyor."
Teyzem duraksadı. "Elbette atarım canım. Adı... neydi? 'Gölge Vakfı' gibi bir şeydi sanki. Hemen bakıp sana göndereceğim."
"Gölge Vakfı." Ne tuhaf bir isim. Ama bu, hayatımdaki lanetin arkasındaki tek somut ipucuydu. Bu vakıf, beni buraya, o lanetli cezaevine göndermişti.
Sabah olmasını bekleyemedim. Tekrar Karakale'ye gittim. Resmi saati gelmeden, gece vardiyasının sonuna doğru revire girdim. Dr. Caner, kısa bir izinden henüz dönmemişti, revirde sadece gece hemşiresi vardı.
Sessizce masama oturdum. Nöbet defterini incelemeye başladım. Saat 02:30. Sayfaları çevirdim.
12:15 - Koğuş C-4, Yüksek Güvenlik. Tıbbi Acil Müdahale.
Kalbim göğüs kafesimde şiddetle çarpmaya başladı. C-4 koğuşu, en tehlikeli mahkumların kaldığı yerdi.
"Gece bir sorun mu çıktı?" diye sordum yanındaki hemşireye.
Gece hemşiresi omuz silkti. "Her zaman bir sorun çıkar, Lalin. O tarafları dert etme. Orası Başgardiyan Murat ve ekibinin işi. Sadece basit bir kesik. Revire gelmedi bile, yerinde müdahale ettik."
"Kimdi?"
“Bilmiyorum.Bütün gün diken üstündeymişsin gibi görünüyorsun. Hadi git uyu, yarın çok işin var.”
Defterdeki kaydı incelemeye devam ettim. Mahkumun adı yazılmamış, sadece 'Özel' ibaresi konulmuştu. Tam o sırada gözüm, Dr. Caner'in odasındaki büyük, eski çelik kasaya takıldı. Bu kasanın sadece ilaçlar için olduğunu düşünürdüm.
"O kasada ne saklanıyor?" diye sordum.
Gece hemşiresi kaşlarını çattı. "Bilmiyorum. Dr. Caner'den başka kimse açamaz. Belki çok değerli tıbbi malzemelerdir. Ama kimseye sorma, revirin kuralları katıdır."
Bu sözler merakımı artırdı. Bir 'özel' hasta, kimsenin bilmediği bir kasa... Defteri aceleyle kapattım.
Biliyordum ki, hayatımdaki tüm karmaşanın kaynağını, o Gölge Vakfı'nın ismini, bu cezaevinin duvarlarını ve o gizemli kasayı araştırarak bulacaktım. O lanetli gece ve o bilinmeyen kontrol, bu duvarların ardındaydı.