Hava soğuktu. Oysa mevsim yazdı ve güneşin sert ışığı dışarıdaki dünyayı yakıyordu. Ama ben, Karakale Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nun revirine ilk adımı attığım an, içimde daima o ilk günün, o kanlı salonun dondurucu soğuğunu hissettim. Bedenim dışarıdaki ısıya tepki veriyordu ama ruhum, yedi yıl önce o köşede donup kalmıştı.
23 yaşındaydım. Kumral saçlarım, omuzlarıma dökülüyordu; kahverengi gözlerim, yorgun ve tetikteydi. 170 cm boyum, bu büyük, kasvetli binanın devasa gölgeleri arasında küçücük kalıyordu. Bugün, hayatıma temiz bir sayfa açmak üzere geldiğim ilk iş günümdü. Hemşire üniformasının jilet keskinliğindeki beyazlığı, demir parmaklıkların kasveti ve gardiyanların sert, ifadesiz bakışlarıyla tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Omuzlarımda hissettiğim ağırlık, taşıdığım onca yılın yüküydü; yastığıma her koyduğumda zihnimi kemiren o kehribar gözlerin ağırlığıydı.
Yedi yıl önce, 17 yaşımın baharı, bir sonbahar fırtınasıyla yerle bir olmuştu. O gün eve geldiğimde, kapısı aralık olan evim artık bir yuva değil, bir cinayet mahalliydi. Annem ve babam... Salonun ortasında, halının üzerine yayılmış o kırmızılık, dünyadaki tüm renkleri silmişti. Cansız bedenlerine bakarken zihnime kazınan tek şey, sokağın köşesinde duran o adamın gözleriydi. Kehribar rengi, yakıcı, ürkütücü ve nedense, şaşkın. Sanki birini değil, beni görmeyi beklemiyordu. Birkaç saniyelik o karşılaşma, bütün hayatımı geri dönülmez bir şekilde yeniden yazmıştı.
Polis, saatler, günler süren sorgular... Cinayetin ardında ne bir iz, ne bir sebep bulabildiler. Delil yoktu. Tanıklık yoktu. Ellerinde sadece, benim o şok anında kurduğum, "maskeli bir adam vardı," cümlesi ve bir "soygun girişimi" teorisi vardı. Ben onlara o kehribar gözleri, o duraksamayı anlattım. Ama onlara göre, o dehşet anında zihnimin yarattığı bir hayaletti.
Ailemin cenazesinden sonra, hayatımdaki tek kan bağım olan teyzem Sema yetişti imdadıma. Sema Teyze, annemin kız kardeşiydi. Yıllardır görüşmüyorduk ama o, enkazdan beni çeken tek el oldu. Sessizdi, güçlüydü ve ne zaman konuşması gerektiğini iyi bilirdi. O evi, o sokağı, o şehri tamamen geride bıraktım. İzmir’e taşındık.
Sema Teyze, benim için bir anne figüründen çok, bir sığınak, bir komutan oldu. Acımı yok saymadı ama bu acının beni tüketmesine de asla izin vermedi.
“Ağlayacaksın, Lalin. Ağla. Ama sonra kalkacaksın. Başkası seni kurtarmayacak. Bilgi, senin kalkanın olacak,” derdi sürekli.
Onun rehberliğinde, lise son sınıfı tamamladım. Geceleri, herkes uyuduktan sonra, zihnimdeki o kehribar gözler ve o kanlı görüntü beni rahat bırakmadığı için ders çalıştım. Uykusuzluk, benim en büyük motivasyonum olmuştu. Her not, her başarı, o geceye karşı ördüğüm bir tuğlaydı.
Sınava girdim, elimden geleni yaptım. Sonuçlar açıklandığında, çok iyi bir üniversitenin Tıp Fakültesi Hemşirelik bölümünü tam burslu kazandığımı öğrendik. Sema Teyze sevinçten ağlamıştı. Ben bile şaşırmıştım. Notlarım iyiydi ama tam burslu, Ankara gibi büyük bir şehirde, tüm masrafları karşılayan bir eğitim? Bize, "Özel bir vakfın, başarılı ama dezavantajlı öğrencilere yönelik gizli burs programı" olduğu söylendi. Burs, sadece eğitimimi değil, konaklama masraflarımı da kapsıyordu.
O zamanlar, bu bilinmeyen eli bir mucize olarak gördüm. Allah'ın bana bir şansı daha verdiğini düşünüyordum. Şimdiyse, yedi yıl sonra ve onca tecrübeden sonra, biliyorum ki hayat, hele de benimki, rastlantılarla dolu bir hikaye değildir. O burs, bir iyilikten çok, bir borç gibiydi. O vakfın adı aklıma geldiğinde bile midem kasılıyor. Sanki birileri, benim yolumu yedi yıl boyunca, sanki gelecekteki bir karşılaşmaya hazırlarmış gibi titizlikle çizmişti.
Ankara’daki üniversite hayatım, İzmir’deki sessiz sığınaktan sonra bir nevi hapishaneydi. İnsanlarla aramda daima bir mesafe vardı. Geceleri, kütüphanenin sessizliğinde ya ders çalıştım ya da babamın küçük deri günlüğünü okudum. O günlük, kilitliydi; üniversiteye başladığım gün Sema Teyze anahtarını bana vermişti. Babamın rutin notları ve iş hayatına dair detaylar vardı, ama aradığım o cinayete dair tek bir ipucu yoktu.
Üniversiteyi iyi bir dereceyle bitirdim. Sıradaki hedefim, büyük bir devlet hastanesinin acil servisiydi. Dinamik, hızlı, hayat kurtaran bir ortam. Ama olmadı.
Birkaç ay süren başvuru ve görüşmelerden sonra, bir sabah telefonum çaldı. Arayan, o bursu veren vakfın danışmanıydı. Kibar ama kesin bir ses tonuyla, bana Karakale Kapalı Ceza İnfaz Kurumu revirinde bir pozisyon teklif edildiğini söyledi.
"Bu, sizin için en uygun yer Lalin Hanım. Güvenli, sakin ve iyi maaşlı. Ayrıca, burs sözleşmeniz gereği, kurumumuzun önerdiği bir yerde en az üç yıl çalışmanız gerekiyor."
Reddedemezdim. Biri, mezun olacağım günü bekliyordu ve beni, Türkiye’nin en sıkı güvenlikli cezaevlerinden birine atıyordu. Burası, benim kaderimi çizen elin son durağıydı. İşte bu yüzden buradaydım. Hapishane revirinde, dört duvar arasında.
Kapıdaki görevli, kalın demir kilitleri şangırdayarak açtı ve beni içeri davet etti.
"Yeni hemşire sizsiniz sanırım. Hoş geldiniz. Ben Başgardiyan Murat," dedi. Sesi otoriterdi.
Koridor dar, fayanslar soğuktu. Her şey, dış dünyadan kopuk, gri ve metalikti. Bu duvarlar, sadece mahkumları değil, benim geçmişimi de saklamak için inşa edilmiş gibiydi.
Revire ulaştığımda, küçük ve temiz bir yerle karşılaştım. İki masa ve temel tıbbi malzemeler. Kıdemli doktorumuz, 50'lerinde, yorgun ama tecrübeli görünen Dr. Caner, beni güler yüzle karşıladı.
"Hoş geldiniz Lalin Hanım. Burası biraz farklı bir ortamdır. Kurallar sıkıdır, hastalarımız... biraz 'özel'dir. Ama işimiz her zaman aynı: Şifa."
Masama oturdum. Koyu yeşil gözlerimdeki yorgunluğu gizlemeye çalıştım. Elimi, babamın bana hediye ettiği küçük, gümüş anahtar kolyeye götürdüm.
Şimdi biliyordum. Yedi yıl önce paramparça olan o kız artık yoktu. O, acısını kalkan yapmış, dört duvarın arasına sığınmış, 23 yaşında bir hemşireydi.
Şimdilik, o kehribar gözlü hayaleti zihnimin en ücra köşesine kilitlemeliydim. Ama içimde, küçücük bir ses biliyordu ki, o gözlerle er ya da geç tekrar karşılaşacaktım. Bu duvarlar, benim için bir tuzaktı.