Zorbey tunç
Sabahın erken saatlerinde kasabanın dar ve tozlu sokakları, Zorbey’in son model spor arabasının kükreyen motor sesiyle yankılandı. Güneş henüz tepelerin ardından yeni yükseliyor, serin sabah rüzgârı etrafa taze ot ve toprak kokusu yayıyordu. Babası Murat Bey’in sunduğu sınırsız imkânlar sayesinde kaygısız bir hayat süren Zorbey, yine şehirden sabaha karşı dönmüş, üzerindeki yorgunluğu ve gece hayatının izlerini henüz atamamıştı. Arabasını kasabanın en büyük, geniş bahçeli evinin avlusuna park edip içeri adım attığında, mutfaktan yükselen nefis börek kokuları ve annesi Sacide Hanım’ın sitemkâr sesiyle karşılaştı.
"Zorbey! Yine mi bu saatte geldin oğlum? Bir gün olsun şu işin bir ucundan tut yavrum. Baban bu yaşında hâlâ tarlalarda, dükkanda ter döküyor, sen de çalış annem. Yarın bir gün evleneceksin, bir yuva kuracaksın, ne yapacaksın böyle?"
Zorbey, üzerindeki deri ceketi tek harekette koltuğa fırlatıp küçümseyen bir gülüşle annesine döndü. "Amaaan anne! Ben evlenmem. Şehre gidip her gün bir kızla günümü gün ediyorum işte, daha ne olsun? Burada evlenip kasabanın koyun kokan kızlarına mı layık görüyorsun sen evladını?"
Tam o sırada mutfak kapısından başını uzatan kız kardeşi Cansu, abisine takılmadan edemedi: "Aaaaa abi! Sen evlenmezsen ben evde kalırım, töreye adete uydururlar bizi, babam önce seni evlendirmeden bana izin vermez!"
Zorbey ters bir bakış fırlatarak, "Hoşt köpek! Sen evlenmeyi unut bakalım!" diye çıkıştı. Cansu dil çıkarıp içeri kaçarken Zorbey odasına çıkıp üstünü değiştirdi. Annesinin dırdırından kaçmak ve biraz kafa boşaltmak için kasabanın hemen çıkışındaki nehir kenarına doğru yürümeye karar verdi. Lüks arabasını bahçede bırakmış, üzerinde pürüzsüz duran pahalı kıyafetleriyle kasaba meydanından kibirle geçiyordu.
Kasaba halkı onun bu halini iyi bilirdi; yakışıklıydı, karizmatikti, göz alıcıydı ama bir o kadar da bencil ve umursamazdı. Para ve güç, onun için dünyadaki tek geçerli kurallardı.
Nehir kenarına vardığında, söğüt ağaçlarının gölgesinde ilerlerken aniden kulağına hafif bir su şırıltısı ve ardından gelen bir mırıltı takıldı. Ağaç dallarını araladığında gördüğü manzara, Zorbey’in hayatında ilk kez adımlarını durdurmasına neden oldu.
Irmak kenarında, buz gibi suda kasabanın sürülerini otlatan kâhyanın kızı Ronahi duruyordu. Üzerinde sadeliğini güzelleştiren yöresel giysileri, omuzlarına dökülen simsiyah gür saçları ve güneşin altında parıldayan esmer cildiyle âdeta doğanın bir parçası gibiydi. Ronahi, sabahın bu erken saatinde sürüleri otlatmaktan gelmiş, yorulan ayaklarını nehrin serin sularına serinlemek için bırakmıştı.
Zorbey, az önce annesine söylediği "koyun kokan kızlar" lafını unutup bir an için bu duru güzellik karşısında büyülendi. Ancak içindeki kibir ve alışık olduğu özgüven derhal geri tepki verdi. Bencilce bir sırıtışla çalıların arasından çıkıp kıza doğru yaklaştı.
"Bakıyorum da kasabanın koyunları bitti, çoban kızları nehir kenarında sefa sürüyor," dedi Zorbey, sesi alaycı ve kendine güven dolu bir ton taşıyordu.
Ronahi, aniden gelen sesle irkilerek sudan çıktı. Karşısında kasabanın en şımarık, en zengin genci olan Zorbey’i görünce yüzündeki sakin ifade anında yerini sert ve tiksinti dolu bir bakışa bıraktı. Ronahi, Zorbey’i ve onun gibileri çok iyi tanıyordu. Parasının gücüyle her şeyi satın alabileceğini sanan, insanlara tepeden bakan bu adamdan nefret ediyordu.
Ronahi bakışlarını hiç kaçırmadan, soğuk bir sesle, "Buranın havasını kirletiyorsun, Zorbey Bey. Yoluna git," dedi ve yaşmak örtüsünü düzeltip arkasını dönmeye çalıştı.
Zorbey daha önce hiçbir kadından böyle bir tepki almamıştı. Şehirde etrafında pervane olan onlarca kadından sonra, bu kasaba kızının ona bir çöp gibi bakması gururunu incitti ama aynı zamanda içinde garip bir merak ateşledi. Zorbey hızlı adımlarla Ronahi’nin yolunu kesti.
"Yavaş ol bakalım," dedi gözlerinin içine bakarak. "Kiminle konuştuğunun farkında değilsin galiba? Murat Bey’in oğlu var karşında. İstesem bu nehrin aktığı araziyi bile satın alırım. Bir selamımıza böyle mi karşılık veriyorsun?"
Ronahi, Zorbey’in gözlerindeki o kibirli ışığı gördükçe öfkesinin köpürdüğünü hissetti. Bir adım öne çıktı, aralarındaki mesafeyi hiçe sayarak parmağını Zorbey’e doğru salladı. "Babanın parası, senin gücün benim gözümde bir hiç! Satın alabileceğin şeylerle böbürlenmeyi bırak. Sen kendi emeğinle bir hiçsin Zorbey Tunç. Şimdi çekil yolumdan, yoksa o çok güvendiğin yüzünü bozmak zorunda kalırım."
Zorbey dona kalmıştı. Ronahi’nin gözlerindeki o derin nefret ve katı kararlılık, genç adamın alışık olduğu hiçbir şeye benzemiyordu. Kız, Zorbey’i kenara doğru sertçe itip yanından geçip gitti. Rüzgâr, Ronahi’nin saçlarından süzülen kır çiçekleri kokusunu Zorbey’in yüzüne doğru savurdu.
Zorbey, arkasından hızla uzaklaşan ve sürülerin peşine takılan kızın gidişini izledi. Göğsünde daha önce hiç hissetmediği bir çarpıntı ve garip bir hırs hissetti. Kalbi hızla çarpıyor, Ronahi’nin o nefret dolu bakışları zihninde yankılanıyordu. Her istediğini alan, her kadını elde edebileceğini sanan Zorbey Tunç için hayatın yönü o sıcak yaz sabahında tamamen değişmişti. Ronahi ondan nefret ediyordu, Zorbey ise bu nefretin arkasındaki gurura ilk görüşte yenik düşmüştü.