değişen duygular

2209 Words
Zorbey eve döndüğünde gece yarısını çoktan geçmişti. Babası bahçedeki çardakta oturmuş, elindeki sigarayı kül tablasına bastırarak söndürdü. "Ooooo, beyefendi! Demek teşrif ettiniz? Oğlum saatin farkında mısın sen? Anan sen her böyle yaptığında yatağında dört dönüyor. Günah değil mi lan? Benim karımı niye merakta bırakıyorsun it herif?" Zorbey, içindeki ego ve şımarıklığa rağmen anne babasına ve kız kardeşi Cansu’ya karşı her zaman sevecen ve saygılı bir adam olmuştu. Babasının bu sert ama içi şefkat dolu çıkışına gülümseyerek karşılık verdi: "Ne yapayım babam? Aslan gibi kazanmış, hayırsız oğlu da gününü gün ediyor işte." Murat Bey, oğlunun bu pişkin ve tatlı cevabı karşısında bıyık altından gülecek gibi olduysa da kendini toparladı: "Ulan itoğlu it! Ulan piç kurusu! Her seferinde seninle kavga edeyim, kulağını çekeyim diyorum; öyle bir kelam ediyorsun ki kızamıyorum da. Ye ulan! Param, pulum, malım, canım sana feda olsun." Zorbey yaklaşıp babasına sıkıca sarıldı. Artık o da biliyordu, babası gerçekten çok yoruluyordu. Koca tekstil atölyesini, o kadar bahçe bağ işini tek başına çekip çeviriyordu. Ahırda onlarca hayvan vardı. Zorbey bütün bunları görüyordu ama çalışmak için geçerli bir sebep bulamıyordu. Zaten fabrikada her işe koşturan yalaka müdürler, tarlalarda emre amade ırgatlar vardı. İnsanlara emir vermek, hele kendi kasabalısına patronluk taslamak onun ağırına gidiyordu. Halbuki dışarıdan bakıldığında egolu, umursamaz biri gibi duran Zorbey, aslında her şeyi en ince detayına kadar düşünen hassas bir adamdı. Babası da oğlunu çok iyi tanıyordu. Bu yüzden ona asla gerçekten kızmıyordu. Biliyordu ki Zorbey elbet bir gün bu düzeni eline alacak, her şeyi kendi üslubuyla yönetecekti. "Haydi babam," dedi Zorbey babasının omuzlarını tutarak. "Gidip yatalım. Anam sensiz dönüp duruyordur şimdi yatakta." Murat Bey sırıttı: "İtoğlu it! Her haltı bil zaten. Evet, kesin şimdi deli dana gibi dönüp duruyordur. 'Babasının oğlu, babası ne olsun ki oğlu da o olsun' diye hayıflanıp duruyordur." İkisi de karşılıklı gülüştü ve odalarına çekildiler. Zorbey odaya geçer geçmez kendini yatağa bıraktı. Yastığa başını koyduğunda, bugün Ronahi’nin söyledikleri ve o kadına yaptıkları yeniden aklına geldi. Kendi kendine fısıldayarak gururunu okşadı: "İğrenç herifin teki değilsin sen Zorbey Tunç. Bir keçi çobanı sana laf sokamaz." İçindeki bu karmaşık hislerle gözlerini kapattı ve derin bir uykuya daldı. Ronahi o sabah her zamanki gibi erkenden kalktı. Şen şakrak haliyle şarkılar söyleyerek mutfağa girdi. Annesinin yaptığı mis gibi taze peynirler, yayık tereyağı, kendi kümeslerinin organik yumurtaları ve bahçeden topladıkları taptaze sebzelerle ailesine mükellef bir kahvaltı sofrası hazırladı. O sırada dışarıda hayvanların yemini verip bakımlarını halleden babası eve girdi. Ronahi neşeyle şakıdı: "Babacığım, günaydın! Yıkan da sofra hazır. Annemi de uyandır sana zahmet." Ercan Bey kızının yanağından öptü: "Ruşan’ı ben uyandırırım dağ çiçeğim, tamam." Ercan Bey duşunu almak için banyoya geçti. Ercan Bey ve Derya Hanım, yıllar geçmesine rağmen birbirlerine hâlâ ilk günkü gibi aşık bir çiftti. Ercan Bey Kürt asıllı bir adam olduğu için iki kızına da Kürtçe isimler koymuştu. Ercan Bey duştan çıkıp üzerini giyindikten sonra yatak odasına girdi. Karısı Derya Hanım yatakta sere serpe yatıyor, giydiği pazen gecelik bacaklarını açıkta bırakacak şekilde üstünden kaymış duruyordu. Ercan Bey 48, Derya Hanım ise 43 yaşındaydı ama ikisi de hâlâ genç ve dinç insanlardı. İlk çocukları Ronahi 18, ikinci çocukları Ruşan ise henüz 15 yaşındaydı. Ercan Bey karısının açıkta kalan pürüzsüz bacağını yavaşça okşarken yutkundu: "Deryaaaam... Güzelim... Kalk bir tanem." Adam karısına asla dayanamıyordu. Bulduğu her fırsatta onu kollarına alıyor, tutkulu anlar yaşatıyordu. Kızlar okulda veya dışarıda olduğu zamanlar işini gücünü bırakıp karısının koynuna koşardı. "Deryaaaam..." dedi tekrar, sesi kısılarak. Derya Hanım nazlanarak kımıldandı: "Ercaaan... Ne oldu kocam? Uyuyorum işte..." Ercan Bey karısının boynuna eğilip öpmeye başladı: "Karım, kalkmazsan ben Ronahi kahvaltı hazırlamış demeyeceğim, direkt kahvaltımı senin bedeninle yapacağım." "Ercaan, dur yahu! Deli adam..." diyerek nazlanan karısına Ercan Bey çapkın bir gülüşle baktı: "Bu gece asla durmayacağım kadın, kalk hadi. Kız sofra kurmuş aşağıda." Derya Hanım gözlerini açtı, kollarını kocasının boynuna doladı. Dudaklarına tatlı bir öpücük bıraktı: "Günaydın kocam, evimin direği." "Günaydın ömrümün baharı, canım karım. Kalk kadın, yoksa kapıyı kilitleyeceğim. Çıkan seslerden de sorumlu olmam! İki tane kazık kadar kız 'Babam annemi sabah sabah ne yapıyor' der, haberin olsun." Derya Hanım kıkırdayarak kocasının omzuna hafifçe vurdu: "Edepsiz adam seni!" Gülüşerek yataktan kalktılar. Onlar kendi yağında kavrulan, huzur içinde mutlu mesut yaşayan, kimseye bulaşmayan ve kimseye zararı dokunmayan sıcacık bir aileydi. Diğer tarafta, Tunçgillerin evinde ise Murat Bey ve Sacide Hanım çoktan kahvaltı sofrasına oturmuştu. Sacide Hanım’ın şu sıralar tek bir derdi vardı: Oğlunun bir an önce evlenmesi ve az da olsa durulması. Oğlunu çok iyi tanıyordu; özünde merhametli, pırlanta gibi bir çocuktu ama ailenin tek erkek çocuğu ve ilk torunu olması onun biraz şımarık büyümesine sebep olmuştu. Zorbey, zamanla her istediği anında gerçekleşen, kural tanımaz bir adam haline gelmişti. O sırada Cansu büyük bir neşeyle salona girdi: "Günaydııın Tunçgiller!" diyerek masadaki yerini aldı. Murat Bey kızına sevgiyle baktı: "Günaydın gülüm, prensesim." Hemen arkasından gözlerini ovuşturarak, zar zor uyanmış bir halde Zorbey göründü. Masaya geçerken kardeşine söylendi: "Kızım ciyaklama sabah sabah, zaten gözümü açamıyorum." Cansu bardağına çay doldururken kıkırdadı: "Gezmezsen gece yarılarına kadar, sabah benim gibi enerjik uyanırsın abicim." Zorbey kız kardeşinin yanından geçerken saçlarını iyice karıştırdı: "Kes sesini su faresi." Zorbey sofraya oturduğunda, annesi Sacide Hanım derin bir nefes alarak söze başladı: "Oğlum..." Zorbey annesinin o ses tonunu duyar duymaz konunun nereye geleceğini anladı. Yine o malum "evlilik" baskısı başlıyordu. Annesi son zamanlarda kasabaya yeni atanan bir öğretmen kızı dilinden düşürmüyordu. Yine kızı övmeye, ne kadar hanımefendi ve aileye uygun olduğunu anlatmaya başladı. Ama Zorbey’in ne evlenmeye niyeti vardı ne de yeni birini tanımaya. Şu an kendine bile itiraf edemediği başka bir mesele vardı. Aklı da fikri de dün dere kenarında karşılaştığı, "çoban" dediği o dağ çiçeğindeydi. Ronahi... Kız bir türlü zihninden çıkmıyordu. O dik duruşu, meydan okuyan yeşil gözleri, lafları gediğine oturtuşu Zorbey’in gururunu hırpalamış ama merakını da sonuna kadar bileylemişti. Durgun bir şekilde kahvaltısını geçiştirdi. Aklındakileri belli etmeden masadan kalkıp odasına çıktı. Üzerini hızlıca değiştirdi. Bugün ne olursa olsun o dere kenarına gidecekti. Gerekirse akşama kadar bekleyecek, o koyun kokulu köylü kıza dersini verecekti. Bunu kafasına koymuştu bir kere. Zorbey arabasına atladığı gibi kasabanın dışındaki patika yollara doğru sürdü. Güneş tepede yakıcı bir şekilde parıldıyordu. Arabayı dünkü dere kenarına yakın, çam ağaçlarının gölgesine park etti. Motoru söndürdü, araçtan indi. Etrafta kuş seslerinden ve derenin şırıltısından başka bir şey yoktu. Bir süre arabanın kaputuna yaslanıp etrafı süzdü. Kimsecikler görünmüyordu. "Gelir herhalde..." diye mırıldandı kendi kendine. Sigarasını yakıp dereye doğru yürümeye başladı. Su kenarındaki düz bir kayanın üzerine oturdu. Zaman geçmek bilmiyordu. Saatine baktı, yarım saat geçmişti. İki dal sigara daha bitirdi. Tam "Gelmeyecek herhalde, ne işim var benim burada" deyip kalkmaya niyetlendiği sırada, uzaktan koyunların çan sesleri duyuldu. Zorbey’in dudaklarında gayriihtiyari bir gülümseme belirdi. Oturduğu yerde duruşunu dikleştirdi, umursamaz ve egolu duruşunu hemen takındı. Çan sesleri yaklaştı ve az sonra sürünün başındaki koyunlar su kenarına yanaştı. Arkalarından ise elinde uzun ahşap değneği, başında yazmasıyla Ronahi göründü. Ronahi koyunların suya erişmesini sağlarken gözü kayalıklarda oturan Zorbey’e kaydı. Bir an duraksadı. Yüzünde şaşkınlık belirse de bunu çabuk gizledi. Ağır adımlarla derenin karşı kıyısına doğru yürüdü. Zorbey oturduğu yerden kalktı, ellerini ceplerine sokup derenin kenarına kadar geldi: "Bak sen... Köylü güzeli yine görev başında." Ronahi elindeki değneğe dayanıp Zorbey’e ters bir bakış fırlattı: "Yine mi sen? Senin hiç işin gücün yok mu şehir züppesi? Dün aldığın ders yetmedi mi?" Zorbey hafifçe güldü, bir adım daha yaklaştı derenin sığ yerine doğru: "Ders mi? Sen bana ders verdiğini mi sanıyorsun küçük hanım? Ben sadece dün sana acıdım, fazla üzerime gelme diye uzatmadım." Ronahi alaycı bir tavırla başını salladı: "Acıdın demek? Sen kendine acı bence. Koskoca adamsın, baba parası yemekten, milletin toprağında caka satmaktan başka bildiğin bir şey yok. Gün ortasında gelmişsin burada dere kenarında yatıyorsun. Ben hiç değilse alnımın teriyle, ailemin rızkı için çalışıyorum." Bu sözler Zorbey’in tam da yaralandığı yere dokunmuştu. İçten içe çalışmadığı için hissettiği o gereksizlik duygusu, kızın bu kadar yalın bir şekilde yüzüne vurmasıyla ateşe dönüştü. Ama çizgisini bozmadı: "Benim çalışmaya ihtiyacım yok kızım. Bizim fabrikalarımızda, tarlalarımızda yüzlerce insan çalışıyor. Ben istesem tek bir sözümle buradaki bütün düzeni değiştiririm." Ronahi gözlerini devirdi: "İşte aramızdaki fark bu. Sen insanları parayla satılabilen emir erleri sanıyorsun. Ama buradaki dağlar, bu dereler, bu koyunlar senin paranla dönmüyor Zorbey Bey. Sen sadece kendi zindanında bir kralsın." Zorbey kızın onun adını bildiğini duyunca şaşırdı: "Adımı nereden biliyorsun sen?" Ronahi omuz silkti: "Kasabada senin gibi havasından geçilmeyen kaç tane Zorbey var ki? Herkes bilir Tunçgillerin şımarık oğlunu. Ama kimse sana gerçekleri söylemeye cesaret edemez. Çünkü herkes senin babanın nüfuzundan korkar." "Sen korkmuyor musun peki?" dedi Zorbey, kıza iyice yaklaşarak. Aralarında sadece birkaç adımlık dere suyu kalmıştı. "Ben Allah’tan başka kimseden korkmam," dedi Ronahi net bir sesle. "Hele senin gibi içi boş özgüvenle gezenlerden hiç korkmam." Zorbey kızın bu cesur tavrı karşısında ne diyeceğini bilemedi. Bir yandan kıza müthış bir öfke duyuyor, diğer yandan hayatında ilk defa onu parası veya statüsü için kayırmayan bu genç kadına karşı garip bir hayranlık besliyordu. "Sana bir şey söyleyeyim mi dağ çiçeği..." dedi Zorbey sesi yumuşayarak. "Çok fazla konuşuyorsun. Ve çok bilmişsin." "Sana da bir şey söyleyeyim mi şehirli?" dedi Ronahi, aynı yumuşak ama iğneleyici tonla. "Sen çok boş konuşuyorsun. Ve kendinden başka kimseyi düşünmüyorsun." Ronahi arkasını dönüp su içen koyunları yönlendirmeye başladı: "Haydi Huşt! Geçin bu tarafa." Zorbey derenin kenarında durmuş, kızın koyunlarla olan doğal, samimi halini izliyordu. Üzerindeki basit köylü kıyafetlerine rağmen duruşundaki asalet, hareketlerindeki zarafet kasabadaki hiçbir kadında yoktu. Zorbey cebinden bir sigara daha çıkardı, yaktı. "Sana yardım edeyim mi?" diye sordu aniden. Kendisi bile bu teklife şaşırmıştı. Ronahi dönüp Zorbey’e baktı, ardından kahkahayı bastı. O kadar içten ve güzel gülmüştü ki Zorbey bir an ne yapacağını unuttu. "Sen mi? Yardım etmek mi? Paha biçilemez ayakkabılarınla çamura batarsın Zorbey Bey. Sonra fabrikadaki müdürlerine talimat vermek zorunda kalırsın ayakkabımı temizleyin diye." Zorbey kaşlarını çattı ama gülümsemesini de engelleyemezdi: "Çok komiksin. Ben de köy hayatını bilirim herhalde, babamın bir sürü hayvanı var." "Babanın var," dedi Ronahi altını çizerek. "Senin değil. Senin elin hiç tezek koktu mu? Hiç kuzulayan bir koyunun başında sabahladın mı? Hiç güneşin altında saatlerce tırpan salladın mı?" Zorbey sustu. Cevap veremiyordu çünkü kız haklıydı. "Bak," dedi Ronahi, sesi bu kez daha sakindi. "Sen kötü bir insan değilsin belki. Gözlerinde o kötülüğü görmüyorum. Ama çok kaybolmuşsun. Kendini o kadar yüksekte görüyorsun ki aşağıya baktığında kimseyi fark edemiyorsun." Zorbey sigarasından derin bir nefes çekti. Kızın bu analizi onu derin bir sessizliğe gömdü. Gerçekten de kaybolmuş hissediyordu kendini. Her şeye sahipti ama hiçbir şeye ait değildi. "Benim adım Ronahi," dedi kız aniden. Zorbey şaşkınlıkla başını kaldırdı: "Ne demek Ronahi?" "Aydınlık demek," dedi kız hafif bir tebessümle. "Kürtçe aydınlık anlamına gelir." "Güzel isimmiş," dedi Zorbey alçak bir sesle. "Sana yakışmış." Ronahi bu iltifat karşısında hafifçe kızardı ama çabuk toparlandı: "Şimdi git buradan Zorbey. Koyunları köye doğru süreceğim. Babamgil merak eder." "Yarın yine gelecek misin buraya?" diye sordu Zorbey, farkında olmadan ağzından kaçırarak. Ronahi bir an düşündü. Zorbey’in gözlerindeki o çocuksu beklentiyi gördü. "Koyunlar her gün su içer," dedi sadece. Ardından değneğini sallayarak sürünün arkasından yürümeye başladı. Zorbey, kız derenin virajını dönüp gözden kaybolana kadar oradan ayrılmadı. Güneş yavaş yavaş batmaya yüz tuttuğunda arabasına yürüdü. Arabaya bindiğinde içini garip bir huzur kaplamıştı. Bugün kızdan yine laf yemişti, yine gururu kırılmıştı belki ama ilk defa birisiyle bu kadar "gerçek" bir temas kurmuştu. Eve döndüğünde akşam yemeği hazırlığı vardı. Mutfaktan mis gibi yemek kokuları geliyordu. Zorbey salona geçtiğinde babasını koltukta gazete okurken buldu. "Geldin mi hayırsız?" dedi Murat Bey gazetenin üzerinden bakarak. "Geldim babam," dedi Zorbey. Gidip babasının yanındaki koltuğa oturdu. Murat Bey oğlundaki değişikliği hemen fark etti. Yüzünde garip bir düşüncelilik, gözlerinde farklı bir ışık vardı. "Ne oldu sana? Yüzün bir tuhaf bakıyor. Yine hangi vukuatı işledin kasabada?" "Yok babam, vukuat falan yok," dedi Zorbey, derin bir nefes alarak. Sonra duraksadı, babasına döndü: "Babam... Şu bizim ahırdaki hayvanların bakımı, yem işleri... Yarın sabah bana bir göstersene. Ben de öğreneyim." Murat Bey elindeki gazeteyi yavaşça kucağına indirdi. Şaşkınlıkla oğluna baktı. Zorbey hayatında ilk defa böyle bir şey istiyordu. Sacide Hanım da o sırada elinde tepsiyle salona giriyordu, oğlunun bu sözlerini duyunca durakaldı. "Oğlum..." dedi Sacide Hanım heyecanla. "Güneş batıdan mı doğdu bugün? Sen hayvanların yanına kokuyor diye yaklaşmazdın?" Zorbey hafifçe gülümsedi, ayağa kalktı: "Sadece... Bir şeyleri öğrenmenin vakti geldi sanki ana. Öğrenmekten zarar gelmez." Murat Bey’in yüzünde gururlu bir tebessüm yayıldı. Oğlunun omuzuna vurdu: "Aferin lan. Adam olacaksın sen. Yarın sabah altıda ayaktasın o zaman, affetmem!" "Tamam babam, altıda ayaktayım," dedi Zorbey ve odasına doğru yöneldi. Cansu merdivenlerden inerken abisine sataştı: "Hayırdır abi, uzaylılar mı kaçırdı seni? Bu ne iş ahlakı?" "Kapa çeneni su faresi," dedi Zorbey kardeşinin kafasını hafifçe okşayarak. Odasına giren Zorbey, yatağına uzandı. Pencereden dışarıya, karanlığa gömülen dağlara baktı. Aklında tek bir isim, tek bir yüz vardı. "Ronahi..." diye fısıldadı kendi kendine. "Aydınlık..." Yarın sabah erken kalkacaktı. Önce babasından işleri öğrenecek, elini tezeğe, toprağa değdirecek, öğleden sonra ise yine o dere kenarına gidecekti. Bu kez karşısına "boş bir züppe" olarak değil, kendi emeğinin ne demek olduğunu anlamaya çalışan bir adam olarak çıkacaktı. Öte yandan, köydeki küçük evlerinde Ronahi de akşam yemeğinden sonra odasındaki pencerenin kenarına oturmuştu. Babası Ercan Bey ile annesi Derya Hanım salonda neşeyle sohbet ediyor, kız kardeşleri Ruşan ders çalışıyordu. Huzur dolu bu evde Ronahi’nin zihni ise bugün dere kenarında yaşananlara takılı kalmıştı. Zorbey’in gözlerindeki o son bakış... O kibirli adamın arkasındaki çaresiz çocuk... "Zorbey..." diye mırıldandı Ronahi. "Acaba gerçekten değişebilir misin?" İki farklı dünya, iki farklı yaşam ama derenin kenarında kesişen iki genç kalp. Gece kasabanın üzerine çökerken, her iki tarafta da yarının getireceği karşılaşmanın heyecanı sessizce büyüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD