10. Bölüm

1515 Words
Birkaç saat uyku dün gece yaşadıklarını unutmaya elbette ki yetmiyordu. Yorgun bedenini yatağına atar atmaz uyumuş, yeni uyanmıştı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu ama hava kararmadığına göre akşam olmamıştı. Yataktan kalkmaya yeltendiği anda odanın kapısı açıldı. Açılır açılmaz oğlu Lowell yüzünde kocaman bir gülümsemeyle koşarak içeri girip, yatağa atlayarak annesinin yanına yattı. "Anne!" Onu görünce tıpkı onun gibi gülümseyerek kollarını açtı ve oğlunu kollarının arasına alarak ona sıkıca sarıldı. "Seninle oynamak için uyanmanı bekliyordum." diyerek devam etti Lowell. Küçük parmakları annesinin yanağını okşuyor, annesinden aldığı mavi renk gözleriyle onu izliyordu. "Benimle ne oynamak istiyorsun küçük tavşan?" dedi Annemarie oğlunun omuzlarına inen, düz ve altın sarısı renk saçını okşayarak. "Bahçede bisiklete binmek istedim ama Nadia izin vermedi. Seninle binebilir miyiz?" Annemarie dün gecenin izlerinin taşıyan bahçenin temizlenmesi gerektiği için Nadia izin vermediğini anladı. Bu konuda da haklıydı. En azından cesetlerin toplandığını biliyordu. Kaç kişinin öldüğünü öğrenmek dahi istememişti. Ölümüne şahit oldukları ve kendisinin vurduğu adamları da düşününce sayısının az olmadığı ortadaydı. Ve o cesetlerin nereye götürüldüğünü de öğrenmek istemiyordu. Ölü bedenlerin bir daha asla bulunmamak üzere yok edildiğini bilse de nasıl yok edildiklerini tahmin ediyordu. Canını sıkanları kafasından atmaya çalışıp oğluna gülümseyerek cevap verdi. "Yarına ne dersin tatlım? Bugün anne çok yorgun ve bisiklete binecek kadar güçlü değil." "Hasta mısın?" "Sadece biraz... Evde bir şeyler yapabiliriz. Resim yapabiliriz?" "Hayır çok sıkıcı. Resim yapmak istemiyorum." "Sana kitap okuyabilirim." "Yatarken okuyorsun ya zaten..." "Tamam peki... Bisiklete binmek dışında yapmak istediğin başka bir şey var mı?" "Dışarı çıkmak istiyorum. Neden her zaman evde olmak zorundayız ki?" Suratını astı Lowell. Mutsuz olduğunda gözleri dolar, ağlamamak için kendini sıkardı. Yine aynı şekilde bakıyordu. "Birlikte oyun oynayabileceğim arkadaşlarım olsun istiyorum. Ve sirke gitmek, orada tek ayak üstünde duran filleri izlemek istiyorum." Canının bir kez daha yandığını hissetti Annemarie. Kendi yalnızlığına ve esaretine sürüklediği oğluna haksızlık yaptığını bir kez daha düşünmeden edemedi. Lowell dünyaya gelmeyi kendisi istememişti. Ona seçim şansı sunmamıştı. Kısa süreli bir ilişkiden hamile kaldığını öğrendiği günü hatırladı. Anne olmaya ve sorumluluk almaya gücü olmamasına rağmen, onu öldürmeyi aklının ucundan bile geçirmemişti. Babasına hamile olduğunu söylediğinde cevap vermemiş, günlerce onunla konuşmamıştı. Tabii bebeğin babasını da araştırmıştı. Henry'nin hamile olduğundan haberi yoktu. Zaten o baba olmayı asla istemezdi. Henry o kaza da ölmemiş olsaydı Lowell'ın hayatı daha farklı olabilir miydi? Kesinlikle olmazdı. Josep Bennett'ın tek torunu yine onun soyadını taşıyordu. Annemarie oğlunun bakarken, babasını sorduğu ilk günü hatırladı. Geçen yıl sormuştu. "Senin bir baba var anne? Peki benim neden yok?" Bu sorunun cevabını vermek elbette ki çok kolaydı ama altı yaşında bir çocuğa babasının öldüğünü ve asla varlığından haberdar olmadığını anlatmak hiç de kolay değildi. O zaman kendince mantıklı bulduğu bir cevap vermişti. "Senin de bir baban var Lowell. Sadece dünyada yaşayan insanlar için çok önemli bir iş yapıyor." "Yani babam süper güçleri olan bir kahraman mı?" diyerek cevap vermişti Lowell. Yüzünde, ses tonunda ve bakışlarında onunla gurur duyduğuna dair bir ifade belirince onu onaylamış ve bu konu da kapanmıştı. Küçük bir çocuğu hayal kırıklığına uğratmak acımasızcaydı. Bir gün yani o daha çok büyüdüğünde gerçeği söyleyebilirdi ama şimdi değil. Özellikle de hayatlarında daha acı gerçekler varken bu çok daha önemsizdi. Aklından geçen anıları ve düşünceleri bir kenara itip, oğluna cevap verdi. "Çok yakında istediğin her yere gideceğiz tatlım ve ne istersen yapacağız." dedi usulca. Aslında bunun gerçekleşeceğine inanıyordu. Dün geceden sonra kararını vermişti. Babası onaylasın ya da onaylamasın oğlunu da alıp buradan gidecekti. Bedeli ne olursa olsun bunu göze alacaktı. "Ne zaman?" dedi Lowell merakla. O an gözlerinin içinde bir ışık yandı. "Önce ikimiz için bir ev bulmam gerek. Küçük bir bahçesi olan, bize yetecek bir ev." "Bahçede tavşan besleyebilir miyim?" "Ah elbette... Ne istersen besleyebilirsin." "Sadece tavşan istiyorum." Oğluna içtenlikle gülümsedi Annemarie. Lowell "Babam da bizimle gelecek mi?" diye sorduğunda gülümsemesinin yerini söylemek zorunda olduğu yalanın utancı aldı. "Baban bizimle gelemeyecek çünkü yapması gereken çok önemli işler var." "İşlerini bitirince gelmesini söyler misin?" "Tabii ki söylerim." "Teşekkür ederim." Oğluna sıkıca sarılıp, derin bir nefes alarak başının üzerini öptü. Sonrasında yine aynı düşüncelere daldı. Bu andan itibaren yapmak istediği tek bir şey vardı. Babasıyla son kez konuşmak... Yine itiraz ederse, bir yolunu bulup planlarını gerçekleştirmek. Tanrım lütfen yardım et... Bir Hafta Sonra Önemli toplantıların yapıldığı ve ciddi kararların alındığı odada sadece iki kişi vardı. Josep masasının başına oturmuş günler önce evine yapılan saldırının hala öfkesini yaşarken, Li Jie odanın içinde geziniyordu. O da Josep kadar öfke doluydu. Saldırının arkasında kimlerin olduğunu biliyorlardı. Günlerdir bu odada çok önemli kararlar alınmış, uygulanmaya bile başlamıştı. Josep Bennett kendisine hata yapan hiç kimseyi affetmezdi. Ve hataların bedeli kesinlikle ölümdü. Düşmanlarının hedefinde her zaman kendisi olurken, bu kez ailesini de hedef almışlardı. İşte bu yüzden öfkesi dinecek gibi değildi. Evdeki güvenlik önlemleri arttırılmış, koruma sayısı da üç katına çıkmıştı. O gecenin sabahı toplanan cesetler de yok edilmişti. Josep'in elindeki en büyük silah paraydı. Paranın gücünü de kullanmayı çok iyi biliyordu. Li Jie gezinmeyi bırakıp, koltuğa oturduğu anda telefonuna gelen şifreli mesajı okudu ve biraz önceki sohbetlerine geri döndü. "Silahların sınırdan geçişi tamam. Para hesaba aktarılmış." Josep gülümseyerek arkasına yaslandı. "Kaç part daha istediler?" "Beş ama daha fazlası için ödemenin yüksek olacağını söyledim." Josep arkasına yaslanırken, sağ elin parmak uçlarıyla çenesini okşadı. "Piyasayı geniş tut. Onun tüm müşterilerini bize bağla. Gerekirse fiyatı düşür. Canını almadan önce elinde ne varsa alacağım." "Tek başına bize meydan okumaya cesaret edemeyeceğini biliyorsun." "Yanında kim varsa, ona kim destek oluyorsa her birinden ayrı ayrı hesap soracağım." "Öfkenin seni yönlendirmesine izin verme. SIS ve MI6 peşimizdeyken daha dikkatli olmalıyız." Josep'in yüzüne alaycı ve umursamaz bir ifade yayıldı. Sesinin tonu da yüzündeki belirgin ifade kadar rahattı. "O aptal şerif bozuntusuna güvenmemeleri ne acı değil mi? Trafik cezası bile kesmeyi beceremeyen herifler evime gelip beni sorgulamaya kalktı. Peşime kimi taktıkları zerre kadar umurumda değil." Li Jie onunla aynı fikirde olduğunu belli edercesine gülümserken, odanın kapısı açıldı. "Sohbetinizi böldüğüm için üzgünüm beyler." diyerek içeri giren kişi Annemarie'ydi. İki adam da ona doğru bakarken genç kadın babasının oturduğu masaya yanaşıp, kollarını göğsünün üzerinde birleştirerek, ciddi bakışlarını babasının yüzüne dikti. Konuşmaya devam ederken ses tonu da bakışları gibi ciddiydi. "Birkaç gündür seninle konuşmak için bekliyorum baba. Sakın bana şu an uygun olmadığı saçmalığını söyleme çünkü beni dinlemediğin sürece buradan gitmeye hiç niyetim yok." Josep dikkatini kızına verip, ellerini masanın üzerine koydu. "Küçük kızım odama böyle bir yüz ifadesiyle girdiğinde ciddi bir konu hakkında konuşmak istediğini anlıyorum." "Ben artık senin küçük kızın değilim. Otuz yaşında kocaman bir kadınım." "Yaşın kaç olursa olsun benim her zaman küçük Mariemim olarak kalacaksın." "Büyüdüğümü kabul etmediğin için mi özgür olmama izin vermiyorsun?" "Özgür olmadığını düşündüren ne? Burası bir hapishane değil Marie." Annemarie iki elini de masaya koyup, hafifçe öne doğru eğilerek gözlerini babasının gözlerine dikti. "Burası birkaç gün önce cehennemdi. Sonrasında ise sadece bir mezarlık. Bizi korumak için duvarların yeterli olmadığını hala anlamıyor musun? Yaptığın iş için daha kaç insan ölecek? Daha kaç insanın canı yanacak?" "Sakin ol tatlım." "Olamıyorum! Oğlumun hayatı tehlikedeyken asla sakin olamam. Kendi hayatım umurumda bile değil ama bana bir şey olursa onu kim koruyacak? Sen mi? Tüm bunlar sana ve bize zarar vermek için yaşanmadı mı? Bizi burada tuttuğun sürece asla güvende değiliz." "Kendini nasıl koruduğunu gördüm." derken sakindi Josep. Onun sakinliği Annemarie'yi daha çok öfkelendirdi. "Kendimi korumak için cinayet işledim. Bununla mı gurur duyuyorsun?" "Seninle her zaman gurur duydum." "Senden sadece tek bir şey istiyorum baba! Hayatım boyunca sadece bunu istedim. Paran, bana sunduğun hayat, yaşamak zorunda olduğum bu ev beni mutlu mu ediyor sanıyorsun? Lowell da mutlu değil." O an Li Jie'nin ayağa kalkıp, odadan çıkmak için kapıya yöneldiğini fark etti. Bakışları hala babasının yüzündeyken Li Jie'e seslendi. "Kalabilirsin Li Jie. Hatta kal ve bu ihtiyarı ikna etmem de bana yardımcı ol." Josep kendisine ihtiyar diyerek taş atan kızına kahkaha atarak karşılık verirken, tek eliyle Li Jie'e odadan çıkmasını işaret etti. Li Jie dışarı çıkıp, kapıyı kapattığında Josep keyifli kahkahasını kesip, usulca ayağa kalktı. Annemarie babasının masanın arkasından çıkıp, ağır adımlarla yanına gelmesini izledi. Josep kızının yanına ulaşınca aralarına bir adımlık mesafe koyarak karşısında durdu. Annemarie buraya gelmeden önce planladığı konuşmanın onu öfkelendireceğini düşünmüş, yine de geri adım atmayı aklının ucundan geçirmemişti. Oysa şimdi babasının yüzünde gördüğü ifade de öfkeden iz yoktu. Beklediğinden daha sakindi. "Bazen annene benzediğini düşünürdüm." dedi Josep usulca. Tek elini destek aldığı bastonuna dayayıp, diğer elini kızının sağ koluna koydu. "Hayır... Sen en çok bana benziyorsun bebeğim. Annen uysal bir kadındı. Benimle hiçbir konuda tartışmazdı. Hastalığını öğrendiği gün sadece gülümsedi. Belki de tanrıya olan inancı yüzünden... Ya da belki de o hayatı benim gördüğüm gibi görmüyordu. Bir gün bana hayal ettiğim her şeye sahibim demişti. Sen ve kızım... Bunun dışında başka bir hayali var mıydı bilmiyorum..." Derin bir nefes alıp verdi Josep. Karısını hatırlayınca her defasında gözleri nemlenirdi. Şimdi de nemliydi. "Ama sen bana benziyorsun. Asisin, inatçı ve kararlısın... Oğlun için her şeyi yapmaya hazırsın." Annemarie sessizce onu dinliyor, konuşmanın nereye varacağını merak ediyordu. Babası annesinden söz ederken, ister istemez onun da gözleri doldu. "Sahip olduğum hiçbir şey senden ve torunumdan daha önemli değil Marie. O gece sizi kaybetmiş olsaydım, bugün tüm dünya çok büyük bir trajediyi konuşuyor olurdu. Ve tanrı şahidim olsun akacak kanı durdurabilecek hiçbir güç olamazdı." "Sorunda bu ya zaten baba..." derken fısıldadı Annemarie. "Bizim zarar görmemizi istemiyorsan gitmemize izin vereceksin."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD