Dışarıdan bakınca yüksek duvarları ve gökyüzüne kadar uzanan ışıklarıyla bir hapishaneye benzeyen Josep Bennett'ın orta çağ kaleleri kadar gösterişli duran evindeki hareketlilik bu gece diğer gecelerden pek farklı görünmüyordu. Haziran ayının son günleri olmasına rağmen, gecenin sıcaklık ortalaması gündüzün çok altındaydı. Evin bulunduğu alanda hesaba katılınca, havanın bu derece de serin olması doğal sayılabilirdi. Küçük bir tepenin üzerinde, geniş bir araziye yapılmış bu evin en önemli özelliği de yerleşim yerlerine olan uzaklığıydı. Sahibi olan Josep Bennett'ın gizemli hayatını simgelediği ise gerçekti. Yasa dışı işlerle uğraşan insanların, özel hayatlarını gizlenerek geçirdiği, kendilerine ve ailelerine güvenli alanlar oluşturduğu da gerçekti.
Josep'in kaç tane evi olduğu tam olarak bilinmese de yurt dışında birçok ülke gayrimenkullere sahip olduğu tahmin ediliyordu. Milyonlarca dolar eden servetinin, o öldükten sonra kızı ve torununa kalacağı düşünülünce ailesini kendisinin yanında ailesini de korumak istemesi normaldi.
Evin çevresindeki küçük kaldırım taşlarından yapılmış, yürüme yollarından gelen ayak seslerinin sahipleri ise gece boyunca güvenliği sağlamak için nöbet tutan korumalardı. Her biri dikkatle seçilmiş, uzun ve bir dizi zorlu eğitimden geçmiş bu adamların hayatlarından başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktu. Çoğu geçmişini ve ülkelerini bırakıp, daha çok para kazanmak uğruna sonunun ölüm olabileceği bu yolda yürümekten asla çekinmiyordu. Josep Bennett'ın yanında çalışmak için en önemli şart sadakat ve bedensel dayanıklılıktı.
İsrail uyruklu genç adam havuzun etrafını saran karo taşlarla kaplanmış dar yoldan ağır adımlarla geçerek, bahçeyi aydınlatan lambanın altında durdu. Başını kaldırıp, zifiri karanlık olan gökyüzüne baktı. Bu gece gökyüzünde tek bir yıldız bile görünmüyordu. Bulutların arkasına gizlenmiş yarım ayın yaydığı ışık bile zayıftı.
Çenesini kapatmayan ve sürekli öten bir baykuşun sesi sinirlerini bozsa da mecburen katlanıyordu. Ağaçların arasında onu bulmayı başarabilse bile öldürmek için silahını çekmesi olanaksızdı. Aptal bir sebepten dolayı silah sesi, işinden kovulmasından başka bir halta yaramazdı. Başını devirip, kolundaki saate baktı.
02.36
Nöbetinin bitmesine iki saat kalmıştı ve iki saat sonra uyuyacağı için keyfi yerine geldi. Bugün ki duasını yapmadığını hatırlayınca, gözlerini kapatıp kendi dilinde mırıldandı.
"Mode ani lefaneha meleh hay vekayam şeehezarta bi nişmati behemla raba emunateha"
Gözlerini açmaya fırsat bulamadan, başının arkasına dayanmış ve ucuna susturucu takılmış olan silahtan çıkan tek bir kurşunla öne doğru devrildi. Cansız bedenini çalıların arasına çeken adamı hissetmesi ve görmesi imkansızdı. Ölmeden önce fark etmeden son duasını ettiğini ise bilmiyordu.
Doğu yönündeki gözetleme kulesinde kahvesini içerken, önündeki ekrandan kameraların odaklandığı noktaları izleyen Hint asıllı genç adam iyice çöken uykusunu kaçırmak için ikinci bardağı içmesi gerektiğine karar verdi. Normal zamanda iki kişiyle bölerek tutulan vardiya nöbetinde bu gece tek başınaydı. Diğer arkadaşı bağırsak sorunları yüzünden, içeride bulunan küçük hastaneye alınmış, iyileşirse sabah nöbeti devir alacaktı.
Duble kupadaki kahvesini sonuna kadar tüketip, cam sürahideki dumanı tüten sıcak kahveden bir bardak daha doldurup, ön bahçeyi gören kameranın ekrandaki yansımasına odaklandı. Etrafta gezinen korumaların hiçbiri ortalıkta yoktu. Ya kamera açılarından çıkmışlardı ya da bir köşe de sızıp kalmışlardı. Uyuma ihtimalleri olamazdı. Li Jie birinin bile uyduğunu fark ederse bunu canlarıyla ödeyeceklerinden şüpheleri yoktu.
Bakışları arka bahçeyi gören kameranın ekranına kaydı. İki koruma aynı çizgide ama birbirlerine ters yönde volta atıyordu. Orada hiçbir sorun yoktu. Bir an telsizle onlara ulaşıp, ön bahçede neler olduğuna bakmalarını söylemeyi düşündü ama vazgeçerek, biraz daha beklemeye karar verdi. Sessizlik can sıkıcı hale gelince, köşe de duran radyoyu açıp, müziğin sesine odaklanırken, bir sigara yakıp, koltuğuna yaslandı.
Arkasındaki kapının usulca açıldığını ve birinin içeri girdiğini duymadı. Sigarasından derin bir nefes daha çekerken, boynuna dayanan bıçağın keskin ucunu hissettiğinde arkasında duran adama direnmek için geç kaldı. Başı bedeninden ayrılıp, yere düşerken, çektiği son nefes sigara dumanı ile başsız boynunun üstünden bir baca gibi dışarı çıktı.
Genç adam batı yönündeki tek kişilik kulede boynunda asılı duran ağır tüfekle nöbetinin son bir saatini devirmek üzereydi. Sağa ve sola sadece beş adım atabileceği bu kuleden her zaman nefret etmişti. Üstelik bu geceki nöbet kendisine ait bile değildi. Diğer arkadaşı bahçede kalmak isteyince, kendisi mecburen buradaydı. Evin etrafındaki araziyi gün ışığı gibi aydınlatan projeksiyonlardan, doğu yönünü aydınlatan lambanın söndüğünü fark edince dikkatini o yöne çevirdi. Lambaların arıza yapması olağanüstü bir durum değildi. Daha önce de bu tür aksilikler olmuştu ancak tamir edilme süresi on dakikayı asla geçmemişti. Saatine baktı ve beklemeye başladı.
On beş dakika sonunda ters giden bir şeyler olduğunu düşünüp, belinde duran küçük telsizine uzandı.
"Ben A203. B104 beni duyuyor musun?"
Burada çalışan hiç kimsenin bir adı yoktu. Herkesin bir harfi ve numarası vardı ve hiç kimse birbirinin gerçek adını bilmiyordu. Bu numara ve harflerinde bir şifresi bulunuyordu. Garip ama güvenlik için kurulan bir sistemdi. Sistemin amacının her hangi biri yakalanırsa birbirlerini ele vermemek olduğunu düşünüyorlardı.
Bir dakika sonra karşıdan cevap geldi.
"Duyuyorum A203. Bir sorun mu var?"
A203 "Doğu cephesi ışıkları..." dediği anda yere düştü. Elindeki telsiz göğsünden oluk oluk akan kanın içinde yüzmeye başladığında karşı tarafla olan iletişimi kesildi.
"A203 sorunu tekrar et. A203! Seni duyamıyorum!"
Birkaç gün önce başladığı kitabın son sayfasını okurken iyice bastıran uykusuna direnmeye çalışıyordu Annemarie. Akşam yemeğinden sonra Lowell'a zaman geçirmiş, birlikte oyuncaklarıyla oynamışlar, ona kitap okumuş, oğlu uyuduktan sonra odasına gelip, sonunu merak ettiği kitabı okumaya başlamıştı.
Saatin nasıl geçtiğini fark etmemişti. Sabah erken kalkması ve hala durumu ciddi olan iki hastaya bakması gerekiyordu. Birinin durumu ciddiydi. Hangi lanet çatışmada yaralandığını bilmiyordu ama karaciğerini tamamen kaybedecek kadar ağır bir yara alması çok büyük şansızlıktı.
Lanet olsun!
Burada olması çok daha büyük bir şanssızlıktı. Babası ne olursa olsun, buradan hiçbir yaralının başka bir hastaneye gitmesine izin vermiyordu. Aslında bunun adına hayat kurtarmak değil cinayet denirdi. Onun kirli işlerine alet olduğu için en az onun kadar suçluydu. Bugüne kadar birini kasten öldürmemiş olsa da burada hayatlarını kaybetmelerine göz yummak da bu cinayete ortak olmak demekti. Kitabın son sayfasını bitirip, kapağını kapatarak yatağın yan tarafındaki komidinin üzerine bıraktı. Işığı kapatmadan önce, gözlerini tavana dikip derin bir nefes alarak, düşünmeye başladı.
Okuduğu çoğu kitap mutlu sonla bitiyordu. Keşke gerçek hayatta mutlu sonla bitebilseydi. Ve keşke kendi hayatını sonsuza kadar özgür ve mutlu yaşama şansı olabilseydi. Son aylarda bundan daha fazla istediği hiçbir şey yoktu. Lowell büyüyordu ve büyüdükçe çok daha fazla soru soruyor, televizyonda gördüğü çocuklar gibi yaşamak istiyordu. Önceki gün lunaparka ve hayvanat bahçesine gidebilir miyiz demişti. Dün okula ne zaman gideceğini sormuştu. Bu soruların net bir cevabı asla yoktu. Babası son zamanlarda evden dışarı çıkmalarını da tamamen yasaklamıştı.
Kahretsin!
Josep Bennett'ın çok ciddi sorunları vardı ve bu sorunların hayati olduğu konusunda emindi. Geçen ay ki çatışma, dün gece olan patlama ve kapalı kapılar ardında bitmek bilmeyen gizli toplantılar... Midesini bulandıran bu hayattan kaçmanın bir yolunu mutlaka bulacaktı ancak şimdi doğru zaman gibi değildi.
Ağırlaşan göz kapaklarını açık tutmakta zorlanınca, yan tarafına devrilip, ışığa uzandı. Tam o an da tehlikeli durumlarda alarm veren küçük cihazın ışığının yandığını ve alarm sesini duydu. Bir an hata olduğunu düşündü ama hayır! Bu cihaz asla hata vermezdi. Li Jie'nin evin her odasına güvenlik için kurdurduğu bir sistem vardı. Buraya karşı herhangi bir saldırı durumu söz konusu olursa, güvenli bölgeye geçmeleri için uyarı verecek, koşullar ne olursa olsun sistemin alarmı dikkate alınacaktı.
Yataktan öyle hızlı kalktı ki neredeyse yere doğru devrilecekti. İki parça kısa geceliğinin altını çıkarıp, dolaptan siyah ve uzun bir tayt üstüne kapşonlu bir sweet geçirirken, telefonundan Li Jie'yi aramaya çalıştı ancak sinyal tamamen kaybolmuş, hatlar devre dışıydı.
"Lanet olsun!" diyerek giyinmeye devam etti.
Sinyalin olmamasının sebebini düşünmeye vakti de yoktu. Üzerini giyince, çekmecede duran silahı alıp, hızla odadan çıktı. Koridorları aydınlatan lambalar sürekli yanıp sönerken, her an elektrik bağlantısı gidecekmiş gibi alarm verdi. Sanki bir korku filminin içindeydi. Pencereden bakabilse dışarıda neler olduğunu belki de görebilirdi fakat şu an yapması gereken tek şey oğlunu güvenli alana ulaştırmaktı. Yan odaya girerken koridordan koşarak gelen Nadia'nın sesini duydu.
"Ulu Tanrım Anny! Neler oluyor?"
Nadia çiçek desenli uzun geceliğinin altında korkudan titriyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Normal zamanda evin her yerinde korumalar gezinirken, hiç birinin ortalıkta olmaması ciddi bir saldırı olduğunu kanıtlıyor gibiydi. Annemarie soğukkanlılığını korumaya çalışarak ona cevap verdi.
"Aşağı iniyoruz Nadia! Hemen şimdi! Lowell'ı alacağım."
Genç kadın oğlunun odasına girip, hala uyuyan çocuğu kucağına alarak dışarı çıktı. Nadia ile birlikte koridorun sonundaki asansöre koştular. Asansörün şifresini hızla girdi ve kapı açıldı. Bu şifreyi sadece babası, Li Jie ve Nadia biliyordu. Ve şifreyi kırmak çok kolay değildi.
Asansöre binip, eksi bir yazan düğmeye bastı. Bu arada Nadia ağlamaklı bir sesle dua ediyordu.
"Tanrım lütfen bize yardım et. Tanrım lütfen kimsenin bize zarar vermesine izin verme. Tanrım lütfen Lowell ve Annemarie'yi koru."
Annemarie de aynı şeyi düşünüyordu ama onun önceliği oğluydu. Lowell'ın hayatı için güçlü olmak zorundaydı. Babasını da düşünüyordu. Telefonun çalışmaması ona ulaşmasını zorlaştırsa da oğlunu ve Nadia'yı güvenli odaya götürdükten sonra bunun da bir yolunu bulacaktı.
Asansör saniyeler sonra evin en alt katına indi. Buraya sadece asansörle ulaşmak mümkündü. Merdiven ya da pencere hiçbir şey yapılmamıştı. Asansörden hızla inip, dar bir koridora çıktılar. Karşılarına çıkan kasaya benzeyen dev çelik kapının önünde durduklarında, Annemarie duvarda duran parmak izi taramalı cihaza baş parmağını taratınca kapı açıldı ve içeriye girdiler. Kapı tekrar kapanınca, Lowell'ı odada bulunan geniş bir koltuğa yatırdı. Nadia da küçük bir dolaptan çocuğun üzerini örtmek için battaniye aldı.
İçeride gerekli olabilecek her şey bulunuyordu. Beş metrekare alana sahip bu oda, savaşta saklanmak için kullanılan sığınaklardan birine dönüştürülmüş gibiydi. Su, yiyecek, oksijen tüpü, ilaç, yastık, yorgan, kıyafet, yangın söndürücü... Buraya günlerce kalabilmeleri için her şey yerleştirilmişti. Nadia bir diğer koltuğa oturup, sessizce duasına devam ederken, Annemarie odanın içinde hızlı adımlarla volta atıyor, ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Nadia genç kızı izliyor, aklından ne geçtiğini merak ediyordu.
Annemarie oğlunun yanına yaklaşıp, koltuğun baş ucuna oturdu. Hala uyuyan oğlunu izlerken, sağ eliyle usulca sarı saçlarını okşamaya başladı. Lowell babasından çok kendisine benziyordu. Sarı saçlarını ve gökyüzü mavisi gözlerini kendisinden almıştı. Hayatında oğlundan daha değerli hiçbir şey olamazdı. Ona zarar verecek hiçbir şeye izin vermezdi. Elbette ki korkuyordu. Kendisine ne olacağı umurunda bile değildi. Lowell'ın hayatı için ölmeye hazırdı. Belinde duran silahı kullanmaktan da asla çekinmezdi. Bir kadın olabilirdi ama çocukluğundan bu yana kendini ve ailesini korumak için yeterinden fazla ders almıştı. En azından silah kullanmayı biliyordu. Li Jie bir gün tek başına kalabilirsin derken ne kadar haklıydı. O gün galiba bugündü.
Dışarıda ne olduğunu bilmese de tahmin ediyordu. Josep Bennett'ın düşmanları aşılmaz görünen evine girmeyi bir şekilde başarmıştı. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.
"Babam..." dedi usulca. "Onu bulmam gerekiyor Nadia."
Nadia duyduğu şeye inanamayarak genç kadına baktı.
"Bunu sakın yapma Anny..." diyerek Annemarie'nin aklından geçen fikri onaylamadığını belli etti. "İkimiz de burada bekleyeceğiz. Li Jie bize defalarca ne dedi gayet iyi biliyorsun. Burası çok güvenli. Hiç kimse şu kapıdan içeri girmeyi başaramaz. Ama buradan çıkarsan..." Başını iki yana salladı Nadia. "Hayatını tehlikeye atmış olursun. Hayır... Hayır tatlım buna izin veremem."
Annemarie oğlunun başının üzerini öpüp, ayağa kalktı. Nadia'nın yanına gidip, önünde dizleri üzerine çöktü.
"Babamın ne durumda olduğunu bilmiyorum Nadia." dedi usulca. "Belki de yaralandı ve bana ihtiyacı var. Nasıl bir adam olursa olsun o benim babam. Beni ve Lowell'ı korumak için ölümü göze alacağından eminim. Benim de aynı şeyi yapmam gerekiyor. O yüzden burada oturup, onu umursamadan sadece kendimi düşünerek bekleyemem."
"Li Jie ona bir şey olmasına izin vermez."
"Biliyorum... Ama dışarıda nasıl bir cehennem var onu bilmiyorum."
"Kendin söylüyorsun Anny... Buraya girmeyi başaran insanların hiç kimseye merhamet göstermeyeceği belli değil mi? Bu kapıdan çıkarsan bir daha asla geri dönmeyebilirsin." dedikten sonra ağlamaya başladı Nadia. "Oğlunun sana daha çok ihtiyacı var. Onu tek başına bırakamazsın."
"Sen varsın Nadia... Lowell senin yanında güvende. Bak..." Yaşlı kadının elini avuçlarının arasına aldı Annemarie. "Söz veriyorum kendime dikkat edeceğim. Hem bu evin her yerini gayet iyi biliyorum. Saklanmam zor olmaz."
"Ya herkes öldüyse... Ya katiller seni ve oğlunu arıyorsa? Ellerine düşersen sana neler yapacaklarını tanrı bilir."
"Buraya koca bir orduyla bile girseler, Josep Bennett'ın adamları kolaylıkla teslim olmaz Nadia. Li Jie bile tek başına onlarla baş edebilir."
"O zaman burada kal. Bir süre daha bekle. Baban nerede olduğumuzu bildiği için mutlaka gelecektir."
Annemarie ayağa kalktı.
"Bekleyemem." derken çok ciddiydi. "Kapının zorlandığını fark edersen geçidin yolunu biliyorsun. Yolun sonunda bekleyen bir araç olduğunu da biliyorsun. Anahtarı dolapta. Yanına bir silah alman yeterli. Bu kapıyı açmaları için bomba koymaları gerek Nadia. Onun dışında hiçbir güç bunu başaramaz."
Nadia da ayağa kalktı. Ne derse desin onu kararından vazgeçiremeyeceğini gayet iyi biliyordu.
"Tanrı yardımcın olsun kızım..." demekten başka bir cümle bulamadı. "Lowell'ı ne olursa olsun koruyacağımdan emin ol."
"Eminim Nadia. O yüzden gidiyorum. Babam için..."
Annemarie saçlarını başının üzerine topuz yaparak toplayıp, sweetin şapkasının altına gizledi. Dolapta duran spor ayakkabılardan birini giyerek, bağcıklarını sıkıca bağladı. Başka bir dolabın çekmecesinde duran daha ağır ve daha etkili silahlardan birini daha alıp, elindeki silahı oraya bıraktı. Bir kutu mermiyi ve küçük feneri de cebine koydu. İçinde sadece iç çamaşırı vardı ama sorun değildi. Üzerindeki sweet ve tayt siyah renkti. Gizlenmek için ideal bile sayılırdı. İki eline avucundan bileğine kadar sıkı bir bandaj yaptı. Bunun birine çıplak elle vurmaktan çok daha sağlıklı olacağı kesindi. Cep telefonu işe yaramasa da onu Nadia' ya verdi.
"Buraya kimse gelmediği sürece güvendesiniz. Lowell uyanırsa bunun küçük bir oyun olduğunu ve benden saklandığınızı söyler misin?"
"Bir süre daha uyanacağını sanmıyorum."
Genç kız kapıya yaklaşıp, paneldeki tuşlara basarak şifreyi girdi. Kapı açılınca başını usulca uzatıp, yarı karanlık olan koridora baktı. Lambaların yanıyor olması hala elektrik olduğunu belli etse de jeneratörler de çalışıyor olabilirdi. Kapıdan çıkmadan önce Nadia'ya döndü ve gülümsedi. "Geri döneceğim. Bana güven." dedi yine ciddi bir sesle.
"Sana güveniyorum Anny... Çok dikkatli ol."
Dışarı çıkınca kapı yine kapandı. Nadia kapının arkasına yaslanıp, dua etmeye başladı. Çünkü bu gece buradaki herkesin tanrının yardımına ihtiyacı olduğunu tüm kalbiyle hissediyordu.
"Tanrım lütfen meleklerini onu koruması için gönder. Annemarie'nin oğluna dönmesine izin ver. Lütfen Tanrım... Lütfen..."