1. BÖLÜM - FIRIN YOLU
(Hande)
Hande! Hande! Kalk kızım, fırında sıcak ekmekler çıkmıştır, bir koşu al gel kızım!
Annemin sesi, sabahın en tatlı uykusunu bıçak gibi kesti. Tam da rüyamda Ali’yi görüyordum.
Ali… bizim mahallenin, hatta bu şehrin en yakışıklı adamı. O uzun boyuyla mahalle bakkalının önünden geçerken nasıl da devleşirdi gözümde. Sanki mahallemizin dar sokakları ona yetmez, her adımında dünya biraz daha genişlerdi.
Yorganı başımdan çekip kalktım. Annemin sesi hâlâ mutfaktan yankılanıyordu:
“Hande! Kızım, ekmekler soğuyacak!”
“Tamam anne ya, geldim!” diye bağırdım ama sesimdeki isteksizlik gizlenemiyordu. Çünkü aklım;
hâlâ rüyamdaydı… Ali bana bakmıştı. Hem de öyle sıradan bir bakış değil… Sanki bir şey
söylemek ister gibi.
Derin bir nefes alıp banyoya girdim, elimi yüzümü yıkadım. Biraz kendime geldikten sonra odama geçtim. Üzerime siyah bir tişört ve mavi kot pantolonumu giydim. saçlarımı da
arkadan yarım şekilde topladım.
Aynaya bakarken bir an duraksadım.
Ben Hande Akal. On dokuz yaşındayım kahverengi gözlere sahibim 1.72 boyundayım, siyah gür saçlarım var. Dört kişilik bir ailenin parçasıyım. Annem Nazan ev hanımı , babam Hasan emekli öğretmen ve benden dört yaş büyük abim Hakan işletme mezunu ailemle birlikte üç katlı apartmanın ikinci katında yaşıyoruz. Bu mahallede doğdum, bu mahallede büyüdüm. Her sokağını, her köşesini ezbere bilirim.
Çok kalabalık bir hayatım yok aslında… Okul, ev… bir de en yakın arkadaşım Zeynep. İnsanlarla hemen kaynaşamam ama sevdim mi de tam severim.
Aynadaki yansımama bakarken dalıp gitmişim.
Annemin sesi bir kez daha yankılandı: “Hande! Kime diyorum kızım!”
“Eyvah…” dedim kendi kendime. “Ah Hande ah… çık şu rüyanın etkisinden.”
Hızlıca odadan çıkıp mutfağa doğru yürüdüm. Daha kapıdan girer girmez taze demlenmiş çayın ve mis gibi sucuklu yumurtanın kokusu burnuma doldu.
Annem tezgâhın başındaydı. Bir yandan ocaktaki çaydanlığın altını kısıyor, bir yandan da
söylenmeye devam ediyordu:
“ Saat kaç oldu kızım, sıcak ekmek kalmayacak!”
“Abartma anne ya, çıktığı gibi hemen bitmez,” dedim umursamaz bir şekilde.
Annem bir anda bana döndü.
“Sus kız, şimdi yersin terliği kafana!”
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
Tam kapıya yönelmişken abim odasından çıkıp esneyerek bana baktı.
“Günaydın uykucu,” dedi.
“Günaydın Hakan,” dedim ayakkabılarımı giyerken.
Kaşlarını çatıp bana döndü.
“Kız, ben sana kaç kere ‘abi’ diyeceksin demedim mi?”
Gözlerimi devirdim.
“Aman abi ya… aramızda o kadar da yaş farkı yok,” dedim.
Yüzüme muzip bir gülümseme yerleştirip devam ettim:
“Yoksa sen kendini çok mu yaşlı hissediyorsun?”
Abim bir an durdu, sonra bana doğru bir adım attı.
“Bak bak… sabah sabah dilin açılmış senin.”
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
Tam bir şey diyecekti ki arkadan babamın sesi duyuldu:
“Uğraşma prensesimle Hakan.”
İkimiz de aynı anda arkamıza döndük.
“Evet Hakan, uğraşma benimle,” dedim.
Daha fazla uzatmasına fırsat vermeden ayakkabılarımı hızla giydim. Kapıyı açarken arkamdan hâlâ bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama dinlemedim.
“Ben gidiyorum!” diye seslenip kapıyı çekerek çıktım.
Apartmanın merdivenlerinden inerken yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı.
Ama içimdeki heyecan…
Bu sefer sadece abimle atışmaktan değildi.
Sanki birazdan olacakları kalbim önceden biliyordu.
Dış kapıyı açtığım gibi serin hava yüzüme vurdu. İçime çektiğim o sabah havası, uykumun son kırıntılarını da alıp götürdü.
Bahçe kapısını açıp sokağa adım attığımda mahalle çoktan uyanmaya başlamıştı. Komşu teyzeler camdan cama sohbet ediyor, sesleri tüm sokağa yayılıyordu. Bakkal Salih abi kepengi yarıya kadar açmış, kapının önünde çayını yudumluyordu.
Yavaş adımlarla yürümeye başladım. Sokak her zamanki gibiydi ama nedense bana bugün biraz daha farklı geliyordu.
Belki de…
İçimdeki o garip heyecandan dolayıydı.
Kalbim durup dururken hızlanıyor, sanki birazdan olacakları önceden haber veriyordu.
“Hande! Hande!”
Adımı duyar duymaz durup arkamı döndüm. Sesin geldiği yöne baktığımda Zeynep’in bana doğru
koştuğunu gördüm.
Saçları dağılmış, nefes nefese kalmıştı.
“Zeynep? Ne oldu, niye koşuyorsun böyle?” dedim gülerek.
Yanıma geldiğinde ellerini dizlerine koyup derin bir nefes aldı.
“Seni… yakalayamayacağım sandım,” dedi nefes nefese.
Kollarımı kavuşturup ona baktım.
“Abartma ya, daha yeni çıktım evden.”
Başını kaldırıp bana baktı, gözlerinde o tanıdık heyecan vardı.
“Boş ver onu… sana söyleyeceklerim var!”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Hayırdır? Sabah sabah ne oldu yine?”
Zeynep etrafına bakındı, sonra bana biraz daha yaklaşarak sesini alçalttı:
“ Ali’yi gördüm.”
Kalbim bir anda hızlandı.
“Eee?” dedim, belli etmemeye çalışarak.
Zeynep sırıttı.
“Balkonda”
“Hadi Zeynep, oyalanmadan gidelim. Evde ekmek bekliyorlar,” dedim adımlarımı hızlandırarak.
Zeynep peşimden gelirken şaşkın şaşkın bana baktı.
“İyi misin Hande? Ben sana Ali’yi gördüm diyorum!”
Derin bir nefes aldım, sakin görünmeye çalışarak başımı salladım.
“Evet Zeynep, iyiyim… ve evet, dediğini duydum.”
Zeynep gözlerini kısarak bana baktı.
“Bu kadar mı yani? Normalde şimdiye heyecandan ne yapacağını şaşırmış olurdun.”
Omuz silktim, gözlerimi kaçırarak.
“Abartma ya… o kadar da değil.”
Ama kalbim…
Hiç de “o kadar değil” demiyordu.
“Hande… sen benden bir şey mi saklıyorsun?” dedi Zeynep, şüpheli bir bakışla.
“Yok, hayır Zeynep. Sakladığım bir şey yok,” dedim hızlıca.
Zeynep durdu. Bana dönüp kollarını kavuşturdu.
“Hande… seni tanıyorum. Anlat bana, ne oldu?”
Bir an sustum. Gözlerimi ondan kaçırıp yola baktım.
“Geçen cuma… okul çıkışı mahalleye dönerken Ali’yi gördüm,” dedim yavaşça.
Zeynep hemen yaklaştı.
“Eee?”
“Yanında bir kız vardı… birlikte yürüyorlardı.”
Zeynep omuz silkti.
“Ee ne olmuş? Arkadaşıdır.”
Dudaklarımı ısırdım.
“Bilmiyorum…” dedim kısık bir sesle. “Ama öyle gibi değildi. “
Zeynep’in yüzündeki ifade değişti.
“Nasıl yani?”
Derin bir nefes aldım.
“Sanki… daha farklıydı. Daha yakınlardı.”
Kendi söylediğim cümle içime oturdu.
Zeynep bu sefer daha ciddi bir şekilde bana baktı.
“Sen kıskandın.”
Hemen itiraz ettim.
“Ne alakası var! Kıskanmadım.”
Ama sesim…
Beni ele veriyordu.
“Aman Zeynep, bana ne ya…” deyip adımlarımı hızlandırdım.
Zeynep arkamdan bakakaldı ama bir şey demedi.
Fırının kapısını itip içeri girdim. Sıcaklık bir anda yüzüme vurdu, mis gibi taze ekmek kokusu
içimi sardı.
“Günaydın Metin abi,” dedim tezgâha yaklaşırken. “Nasılsın?”
Metin abi gülümseyerek başını salladı.
“İyiyim Hande kızım, sen nasılsın?”
“İyiyim ben de.”
Tezgâha biraz daha yaklaşıp parayı uzattım.
“Üç tane ekmek alabilir miyim?”
“Tabii kızım, vereyim,” dedi Metin abi, arkasını dönüp sıcak ekmekleri almaya giderken.
Tam o esnada fırının kapısı tekrar açıldı.
Zeynep içeri girdi, nefesini toparlamaya çalışarak doğruca bana yöneldi.
“Konuşacağız, Hande,” dedi kararlı bir sesle.
Gözlerimi kaçırdım.
“Şimdi değil,” dedim kısaca.
Zeynep dudaklarını büzdü ama bir şey demedi.
Ben ise sessizce beklemeye devam ettim. İçimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
Sanki…
Birazdan sadece Zeynep’le değil, çok daha büyük bir şeyle yüzleşecektim.
Ekmekleri alıp fırından çıkmak için kapıyı açtım.
Daha bir adımımı atmıştım ki…
Gözüm karşı kaldırıma takıldı.
Ali.
Ve yanında… bir kız vardı.
Birlikte yürüyorlardı. Kız bir şey anlatıyor, Ali de hafifçe gülüyordu.
Kalbim bir anda sıkıştı.
Az önce Zeynep’e “bana ne” diyen ben… şimdi gözlerimi onlardan alamıyordum.
Zeynep de fark etmiş olacak ki dirseğiyle hafifçe bana dokundu.
“Hande…” diye fısıldadı.
Cevap veremedim.
Ali tam o sırada başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Zaman bir anlığına durdu sanki.
Yüzündeki gülümseme silindi.
Ben ise ne yapacağımı bilemeden öylece kaldım.
Yanındaki kız merakla Ali’ye baktı, sonra bakışlarını bana çevirdi.
İçimde garip bir his oluştu…
Bu hikâye düşündüğüm kadar basit olmayacaktı.