Dinlenmemi istemişti. Duş alıp kendime gelmemi ama bunu burada yapabilmek benim için büyük bir cesaret istiyordu. Neriman Hanım, benimle birlikte odaya gelmiş ve tam olarak kapının önünde gülümseyerek beni izliyordu. Neden beni izlediğini bilmiyordum ama gülümsemesi bu malikaneye ait olmayacak kadar şefkat doluydu.
"Bundan sonrasını ben hallederim Neriman Hanım, teşekkür ederim."
Bir müddet dalgın bir şekilde bakmaya devam etti ve cevap vermedi,
"Neriman Hanım?"
"Ah, kusura bakma evladım! Bir an dalıp gitmişim."
"Siz de yorulmuş olmalısınız, lütfen gidip dinlenin. Bundan sonrasını ben hallederim."
"Yorgunluk değil. Aslında burada çok fazla iş yapmıyorum desem yeridir ancak kimsem olmadığı için Demir Bey beni göndermek istemiyor. Bazen ona yükmüşüm gibi hissediyorum, birkaç kez dile getirdim, kabul etmedi."
"Kimseniz yok mu?" diye sordum şaşkınlıkla. Aslında birkaç evlat ve birkaç tane de şirin torunlara sahipmiş gibi görünüyordu. Başını duygusal bir durgunlukla iki yana salladı.
"Kusura bakmayın, söylemenize rağmen soruyu tekrarladım."
"Hiç önemli değil, bu benim gerçeğim... Demir benim elimde büyüdü."
Birden duraksadı ve anın büyüsüne kapılarak çok fazla şey anlatıyormuş gibi hissederek konuyu kestirip attı,
"Ben sizi rahat bırakayım, dinlendiğinizde sizi götürmek için aşağıda bekliyor olacaklar."
Uzatmadım, onu Demir'in hedefi haline getirmek istemedim ama anlatacağı şeyleri de istemeden merak etmeye başladım. Odadan çıkıp kapıyı kapattığında biraz odayı inceleme fırsatım oldu. Parfümümün aynısı ve birkaç değişik esansla eklenmiş hali tam olarak karşımda duruyordu. Bu Demir Ademoğlu bana ve hayatıma oldukça aşinaydı.
Deirn bir nefes alıp banyoya doğru ilerledim. Gerçekten duş mu alacaktım? Evet! Kesinlikle duş alacaktım!
Üzerimdeki çıkartıp duşa girince, orada da birçok özel detay olarak düşünülebilecek şeyler gördüm. Hatta bunları görüp, kendimi daha da dehşete düşürmek için çabaladım bile diyebilirim.
Ayın malum günleri için kadın pedleri, hijyen için en çok kullandığım günlük ped...
Şampuanlar, her biri saç tipime uygunlar. Hatta bir tanesi korkutucu bir şekilde en sevdiğim şampuan. Banyo kesesi, kendi evimde kullandığım ipek kese... Birkaç yüz yıkama jeli, tonik... Diş fırçası ve her zaman kullandığım diş macunu... Fön makinesi...
Nefesimin sıkıştığını hissediyorum. Kaşlarım çatıldığında öfkelenerek bornozu üzerime geçiriyorum çünkü çıkarttığım her şeyi üzerime giymek için zaman kaybedemeyecek kadar öfkeyle yanıp tutuşmuş gibiydim.
Banyodan çıkıp, odanın kapısını hızla açıp karşı odanın kapısına pervasızca ve oldukça cesur yumruklar sallıyorum. Üzerimde bornoz olması umurumda bile olmuyor, kuşağını ne kadar bağlamışım ya da ne kadar göğüs dekoltesi veriyorum hiçbiri aklımda yok.
Kapıyı öyle bir güçle yumrukluyordum ki, parmak eklemlerim acımaya başladı. İçimdeki öfke fırtınası, doğruca bu kapının ardındaki adamın yüzüne patlamalıydı.
Kapı aniden açıldı. Öyle hızlı ve beklenmedikti ki, neredeyse içeriye doğru yığılacaktım. Karşımda Demir vardı. Üzerindeki takım elbise ceketini çıkarmış, gömleğinin üst düğmeleri iliklenmemişti. Yüzünde, alkolün getirdiği o gevşek, tehlikeli bir dinginlik vardı. Sarhoş değildi, ama içkiden etkilenmiş olduğu her halinden belliydi. Gözleri, buz gibi ve dikkatli bir şekilde yüzümde gezindi.
"Ne istiyorsun?" diye sordu. Gözleri gözlerimdeydi ve yüzümün her yerini sanki inceliyor gibiydi. Bir an yutkundum ama geri adım atmadım,
"Sen, sen gerçek bir sapıksın! Bu odanın içindeki tüm kıyafetler benim beden ölçülerimde ve sanki sırf benim için dikilmişler gibi muazzamlar ama bu imkansız! Bunu tamamen sıfır hata ile yapman için her şeyimi biliyor olman lazım!"
"Başka?"
Tekrar yutkundum, beni umursamaması ve öfke halimi görmezden gelerek beni bir tehdit olarak algılamaması canımı fena halde sıkıyordu ve özgüvenimi zedeliyordu. Sanki, yokmuşum gibi... Sanki ona hiçbir şey yapamazmışım gibi...
"Şampuanlar, günlük pedler, dış macunu bile her zaman kullandığım markadan! Bunları nasıl bilebilirsin ki?!"
"Ne fark eder ki?" diye fısıldadı, yüzünü bir an için burnuma yaklaştırarak. Nefesi, pahalı bir viskinin kokusunu taşıyordu.
Soru o kadar beklenmedik ve absürt geldi ki, afalladım. Tüm hazırladığım öfkeli söylev, boğazımda düğümlendi. Ne demekti 'ne fark eder ki'? Benim en mahrem, en kişisel eşyalarımı, tercihlerimi, hayatımın en küçük detaylarını biliyor olmasından daha korkunç ne olabilirdi?
O, benim şaşkınlığımı izlerken, gözleri aniden aşağı kaydı. Saçlarıma kaydı gözleri, kuru olmasını fark etmiş olduğunu düşündüm. Sonra, dudaklarının kenarında küçük, zalimce bir kıvrılma belirdi. Hafif, boğuk bir kahkaha attı.
"Duş bile almamışsın," diye mırıldandı, sesi alaycı bir sıcaklıkla dolu. Gözleri yeniden benimkilerle buluştu.
"Yoksa banyoya kamera koyup seni izleyeceğimi de düşündün mü?"
Kalp atışlarım aniden göbeğimin derinliklerinde, sıcak ve ağır bir şekilde hissettirdi kendini. Bunu düşünmemiştim. Ama şimdi, onun bu soruyu bu kadar rahat, bu kadar kayıtsızca sorabilmesi, bunun kesinlikle mümkün olduğunu, hatta belki de gerçekleşmiş olabileceğini düşündürdü. Yüzüm kızardı, dilim damağıma yapışmış gibiydi.
"Ben... Yani... Sen..." diye kekeledim, zihnim berbat bir boşlukta çırpınıyordu.
Tam o sırada, beklenmedik bir hareket yaptı. Elini uzatmadı, koşmadı, bağırmadı. Sadece, nazik, neredeyse dokunur gibi yaparcasına havaya kaldırdığı işaret parmağını, bornozumun tam dekolte olan, bornozun düzensiz bağlamından dolayı neredeyse tamamen açıkta bıraktığı göğsümün üzerine, en hassas noktaya indirdi.
Tenime değdiği an, vücudum bir anda elektrik yüklendi. Öfkemle karışan, itiraf etmekten delice nefret ettiğim bir ürperti, bir sıcaklık dalgası, parmağının dokunduğu noktadan tüm bedenime yayıldı. Nefesim kesildi. Gözlerimi onunkinden ayıramıyordum. O, dokunuşunun yarattığı bu fiziksel şoku, bu iç çekişi, gözlerimde okumuştu. Biliyordu. Kontrol hâlâ ondaydı. Her şeyi, hatta bedenimin ona verdiği bu ihanet dolu tepkiyi bile.
O küçük, soğuk dokunuş, bir bıçak kadar keskindi. Ve ben, onun karşısında, yalnızca öfke değil, aynı zamanda korkunç, yenilgiyi kabul eden bir uyanışla sarsılıyordum.
"Sence, seni izlemek için banyoya kamera koymama gerek var mı? Zaten bir sahnede benim için dans ediyorsun... Unuttun mu Eftalya? Ayrıca... Neden senin bedenini görmek isteyeyim ki? Her kadında aynı olan bedeni görmek için neden böyle türlü oyunlar oynayayım? Görmek istersem, görürüm... Bunu sağlayacak çok fazla kişi tanıyorum."
Parmağını sertçe ama bir o kadar da nazikçe, hissizce ittim. Bedenime teması kesilince bir an nefes aldım ama yine de boşluğa düşmüş gibi oldum. Kaşlarımı kaldırdım,
"Doğru, mesela bu akşam yemeğe çıktığın Sibel gibi değil mi?"
Cevap vermedi, dudağı daha da çok kıvrıldı ve dayanamayarak kapının pervazına yasladı omzunu,
"Bu sohbet çok uzayacaksa içeriye gelmeye ne dersin?" diye sordu.
"Eve gitmeyi tercih ederim!"
"Burası da bir ev..."
"Burası yalnızca bir cehennem, oldukça süslü bir cehennem!"
"Hayır Eftalya... Burası senin için altın kafes ve benim belli zamanlar dışında o kafesin kapısını açmaya hiç niyetim yok..."
Tek kelime etmeden üzerimi giyinmek için benim için hazırlanan odaya geri girdim. Kapıyı sertçe çarptım. Bornozu üzerümden atıp buraya gelirken üzerimde olan kıyafetleri üzerime geçirdim. Odadan bir hışımla çıktım, kapısına baktım ama orada değildi. Gerçekten umurunda bile değildim. Hayatımda ilk kez böyle bir şey deneyimliyordum. Benimle ilgili tüm detayları bilecek kadar benimle ilgiliydi ama benim duygularımı zedeleyecek kadar zalim ve umursamazdı. Gözlerimin dolduğunu fark edince dudaklarımdan kendime bir küfür savurdum. Merdivenlerden aşağıya inerken yüksek sesli ama boğuk bir müzik sesi gelmeye başladı.
Bu şarkıyı biliyordum çünkü bu benim her zaman dinlediğim, sakinleşmemi sağlayan ama sözlerinin bende hiçbir zaman karşılığı olmayan bir şarkıydı; Cigarettes After s*x- Apocalypse...
Son basamakta biraz duraksayarak şarkıyı bir müddet dinledim.
Ve manidar olan o mısra geldi, şimdiye kadar bir anlamı bile yoktu oysaki;
'Ölene kadar burada kilitlisin ve veda bile edemiyorsun.'
"Piç kurusu!" diyerek sövüyorum ve kapıdan çıkıyorum.
Adamlardan birkaçı beni görünce ayağa kalkıyorlar, patronlarının umursamaz tavrından sonra onların böyle beni diken üstünde beklemesi oldukça tuhaf. İçlerinden beni buraya getiren kapının önündeki arabanın kapısını açıyor. Binmek üzereyken bize doğru gelen arabanın ışıkları gözümü alıyor. Yerimde donup kalıyorum.
Araba duruyor, içinden uzun boylu ve omzunda spor çantası asılı duran kumral biri iniyor.
"İyi akşamlar hanımefendi!"
"İyi akşamlar..." diyorum afallayarak.
O da beni burada görmekten dolayı afalladığını gizleyemiyor. Yanımda duran adam,
"Hoşgeldiniz Bahadır Bey. Demir Bey odasında efendim." diye cevap verince adını öğrendim.
"Akşam yemeğinin nasıl geçtiği hakkında info alabildin mi Cemil?" diye soruyor adama.
"Hayır efendim, kendisi bu konuda herhangi bir şey söylemedi ya da talimat vermedi."
"Sibel denen kaçık tadını kaçırmış olmalı..." diyerek cevap veriyor. Ben burada yokmuşum gibi konuştukları için kendimi duyulmuyor gibi hissederek mırıldanıyorum,
"Ondan o kadar emin olmayalım..."
Ama elbette duyuluyorum,
"Sibel'i tanıyor musunuz?" diye alaycı bir tavırla soruyor.
"Evet, siz?" diye soruyorum.
İç çekip cevap veriyor,
"Ah... Ne yazık ki evet! Eski sevgilim kendisi... Ya siz? Siz nereden tanıyorsunuz?"
"Aynı ekipte baleriniz... Ve sanırım yerimde gözü var..."
Bir an yüzü dengesizleşiyor ve bir şeyi yeni idrak etmiş gibi afallıyor. Cemil Bey'e bakarak cevap arayışına giriyor. Cemil Bey, başını önüne eğince hayal kırıklığına uğramış gibi gözlerini sıkıca kapatıp açıyor.
"Cemil Bey, hanımefendiyi lütfen evine bırakın. Teşekkürler!"
Yanımdan geçip giderken bana bakarak nezaketen,
"İyi geceler hanımefendi."
Cevap vermeme fırsat bile kalmadan içeriye girdi ve ben de arabanın arka koltuğuna kuruldum. Yol boyunca kafamı cama yaslayarak hiçbir şey düşünmemeye özen gösterdim. Hem de hiçbir şey! İstesem de yapamadım üstelik bunu...
Eve vardığımda her yer kapkaranlıktı. Anahtarı sessizce çevirip içeri girdim, parmak uçlarımda yürüyordum. Mutfağa doğru ilerlerken, gözüm ada tezgahın üzerindeki kirli tabaklara takıldı. İçimde ani ve sıcak bir rahatlama dalgası hissettim. Babam kalkmış, yemek yemiş ve tekrar uykuya dalmıştı. En azından bir şeyler yolundaydı.
Merdivenleri çıkarken her basamak kemiklerime ağırlık yapıyor gibiydi. Günün yorgunluğu, Demir'le yaşadığım o gergin diyalog üzerime çökmüştü. Sadece yatağıma uzanıp kendimden geçmek istiyordum.
Koridorda ilerlerken odamın kapısının aralık olduğunu gördüm. Anında duraksadım. Kalbim bir anda hızlandı. Hiçbir zaman kapımı açık bırakmazdım. Asla.
İçgüdülerim alarm veriyordu. Yavaş, sessiz adımlarla kapıya yaklaştım. Nefesimi tutarak başımı aralıktan içeri uzattım.
Loş odaya, komodinin üzerindeki lambanın yumuşak ışığı hâkimdi. Ve o ışığın altında, yatağımın yanındaki tekli koltuğa oturmuş, kaşları çatık, yüzünde ifadesiz bir bekleyişle Ali'yi gördüm.
Gözleri anında bana kenetlendi. Orada, karanlıkta, ne kadar beklediğini bilemediğim bir süredir oturuyordu ve bakışları, sormadığı onlarca soruyu haykırıyordu. İçeri girmiş, lambayı yakmış ve beni beklemeye başlamıştı. Bu, iyiye işaret değildi. Ona asla anahtarı vermemeliydim... Babamı o halde görmüş müydü acaba? Lanet olsun!
"Ali," diye fısıldadım, sesim gerginlikten gırtlağıma düğümlenmişti. Kapıyı tamamen açtım, ama eşikten içeri adım atmaya cesaret edemedim.
"Burada ne yapıyorsun? Seni görmeyi beklemiyordum..."
"Belli," diye cevap verdi, sesi tuhaf bir şekilde sakin ve ağırdı. Bu sakinlik, onun tipik öfke patlamalarından çok daha korkutucuydu.
"Migrenin vardı, değil mi Eftalya?"
"Evet," diye cevapladım, odanın içine doğru bir adım attım.
"Hâlâ da var. Sadece uyumak istiyorum."
Gözleri üzerimde geziyordu. Günlük kıyafetlerimi, yorgun halimi, belki de üzerimde hissettiğim ama haberinin olmadığı Demir'in izlerini arıyor gibiydi.
"Garip," diye devam etti, hiç kıpırdamadan.
"Çünkü seni aradım. Saatlerce. Telefonun kapalıydı. Sonunda merak edip eve geldim. Işıklar kapalıydı, kapı kilitliydi. Sen yoktun. Migren nöbetiyle evde yatıp acı çeken biri değil gibisin."
İçimde bir şeylerin parçalandığını hissettim. Yalanım çok ince ve kırılgandı, o ise üzerine basıp geçmişti bile.
"Ali, lütfen," diye yalvardım, sesim titriyordu. Gerçekten de bitkindim.
"Çok yorgunum. Bunu şimdi konuşamasak?"
"Konuşacağız Eftalya," diye ayağa kalktı. Hareketi ani ve sertti.
"Neredeydin? Gerçekten neredeydin?"
Gözlerinin içine baktım. İçlerinde kıskançlık, endişe ve derin bir hayal kırıklığı vardı. O anda, ona Demir'den, yapılan anlaşmadan, babamın borçlarından bahsetmemin imkansız olduğunu anladım. Bu sırrı ona açmak, onu da bu tehlikeli oyunun içine çekmek demek olurdu. Ve belki de, en derinde, onun beni böyle görmesine dayanamazdım.
"Dışarıdaydım," diye mırıldandım, gözlerimi ondan kaçırarak. "Yalnız kalmak istedim. Biraz yürüdüm. Düşünmek için."
"Yalnız kalmak mı?" diye tekrarladı, sesi yükselerek. İlk defa o sakin tonunu kaybediyordu.
"Saatlerce? Telefonunu kapatarak? Bana migren olduğunu söyleyip, sonra da şehrin sokaklarında 'yürüyüşe' mi çıktın? Bana bunu mu yutturmaya çalışıyorsun?"
"Evet!" diye bağırdım, artık dayanamıyordum. Yorgunluk, korku ve suçluluk, öfkeye dönüşmüştü.
"Evet, yalnız kalmak istedim! Biraz soluk almak istedim! Bu kadar basit! Her şeyi anlatmak zorunda mıyım?"
"Evet, zorundasın!" diye karşılık verdi, yüzüme iyice yaklaşarak. "Çünkü ben senin nişanlınım Eftalya! Ve sen son birkaç gündür... farklısın. Uzaktasın! Sanki üzerinde... üzerinde başkasının kokusu var gibi..."
Son cümlesi, odadaki havayı anında dondurdu. Donup kaldım. Demir'in odasındaki parfüm, onun viski kokan nefesi... Hepsi hâlâ üzerimde miydi? Ali bunu hissedebilmiş miydi?
"Ne... ne diyorsun sen?" diye kekeledim, rengimin attığını hissederek.
"Doğruyu söylüyorum, bana öyle hissettiriyorsun!"
Derin bir nefes aldım. O koku, o koku değildi.
"Ali, lütfen git," diye fısıldadım, artık ayakta duracak halim kalmamıştı.
"Lütfen. Bu konuyu kapatmak istiyorum. Sadece... git."
Ona baktı, yüzümdeki çaresizliği ve bitkinliği gördü. Sanırım bunların bir kısmı gerçekti. Sonra, yavaşça başını iki yana salladı, derin bir hayal kırıklığıyla.
"Peki," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı.
"Peki, Eftalya. Giderim."
Yanımdan geçip kapıya yöneldi. Eşikte durdu, sırtı bana dönük.
"Ama bu, konuştuğumuz son şey değil," diye ekledi, dönüp bana baktı. Gözlerindeki acı, yüreğimi burktu.
"Seni seviyorum. Ama sana güvenmemi hak etmeyecek bir şeyler yapıyorsan... Bunu öğreneceğim."
Bir şey söylemeden döndü ve merdivenlerden aşağı inip gitti. Arkasından kapının kapanma sesi geldi. Sonra, sadece sessizlik kaldı.
Kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya dayayarak aşağıya kaydım, yerlerde otururken, dizlerimi göğsüme alıp başımı dizlerime gömdüm. Artık ağlayacak halim bile yoktu. Sadece boşluktaydım. Ali'yi incitmiş, yalan söylemiş ve kendimi, çıkışı olmayan bir labirentin daha da derinlerine hapsetmiştim. Demir'in altın kafesi sadece fiziksel değildi; şimdi zihnimin ve yüreğimin en karanlık köşelerine de kurulmuştu. Ve kafamın içinde Cigarettes After s*x'in o şarkısının sözleri zihnimde yankılanıyordu:
'Ölene kadar burada kilitlisin ve veda bile edemiyorsun.'