1. BÖLÜM
Gün batımı, Berlin'in kuzeyindeki o ıssız ormanda bir tören gibiydi. Ufuk çizgisi, titreyen bir mum alevi misali yavaşça sönüyor, gökyüzünü mor, lacivert ve kömür rengi katmanlara büründürüyordu. Güneşin son ışıkları, eski meşe ve çam ağaçlarının dalları arasından sızarak uzun gölgeler yaratıyordu. Bu gölgeler, toprağın üzerine kemiksi parmaklar gibi uzanıyor, her biri ormanın derinliklerindeki gizemli sırları işaret ediyordu. Hava ağır ve nemliydi; çürümüş yaprakların topraksı kokusu, yosunların nemli tazeliği ve uzaklardan gelen eski kanın metalik iziyle karışmıştı. Bu koku, Aurora'nın burnuna dolduğunda, içindeki açlığı tetikliyor, onu hem canlandırıyor hem de rahatsız ediyordu.
Aurora, ormanın derinliklerinde sessizce ilerliyordu. Ayakları, yumuşak toprak ve düşmüş yapraklar üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu; her adımı bir rüzgâr esintisi kadar hafif ve akıcıydı. Vücudu, yüzyılların verdiği zarafetle hareket ediyordu – uzun, ince bir siluet, soluk teni ay ışığında parıldayan bir inci gibi. Gözleri, karanlıkta bile altın sarısı bir parıltıyla yanıyordu; bu parıltı, ormanın loşluğunda bile etrafı aydınlatıyor, bakışlarını keskin bir bıçak gibi hedefe kilitliyordu. Şimdiki hedefi, ağaçların arasında sakince otlanan geyik sürüsüydü. Sürü, onlardan habersizdi henüz; ama Aurora'nın içindeki avcı, her kalp atışını, her nefes alışını duyuyordu. Kalbi atmıyordu elbette – vampirlerin kalbi atmazdı – ama içinde başka bir şey vardı: bastırılması zor, yakıcı bir açlık. Bu açlık, onu yıllardır peşinden sürükleyen bir lanet gibiydi.
Hayvan kanı içmek, Aurora için basit bir beslenme biçimi değildi. Bu, onun için bir kurtuluş yolu, eski benliğini geride bırakmanın bir yöntemiydi. İnsan kanının tadı, her yudumda anıları getiriyordu: korku dolu yüzler, çığlıklar, pişmanlık ve suçluluk duygusu. Yüzyıllar önce, 18. yüzyılın sonlarında, Viyana'nın saraylarında bir soylu kızı olarak doğmuştu Aurora. Güzel, zeki ve meraklı bir genç kızdı; ama bir gece, karanlık bir yabancı tarafından dönüştürülmüştü. O günden beri, kanla beslenmek zorunda kalmıştı. İlk başta, bu güç onu büyülemişti – ölümsüzlük, hız, duyuların keskinliği. Ama zamanla, her av bir yük haline gelmişti. İnsanların kanı, onların duygularını da taşıyordu; aşk, nefret, umutsuzluk… Hepsi Aurora'nın zihninde yankılanıyordu. Artık dayanamıyordu. Bu yüzden, son yıllarda hayvan kanına yönelmişti. Bu, daha saf, daha az karmaşık bir beslenme şekliydi. Hayvanlar korkardı, evet, ama onların korkusu basit ve geçiciydi. İnsanlarınki gibi kalıcı yaralar bırakmıyordu.
Sürüyü izlerken, kulakları en ufak çıtırtıyı bile seçiyordu. Bir dalın hafifçe kırılması, bir yaprağın rüzgârla hışırdaması, korkuyla hızlanan bir nefes… Geyikler, yaklaşan tehlikeyi sezmişti. Lider geyik, boynuzlarını havaya kaldırarak etrafı kokladı, kulaklarını dikleştirdi. Ama çok geçti. Aurora bir an durdu, gözlerini kapadı ve içindeki canavarı dizginlemeye çalıştı. Dişleri uzamıştı zaten; keskin, parlak dişler, karanlıkta bile parıldıyordu. Göğsünde bir baskı hissediyordu – açlık, onu ele geçirmek üzereydi. "Hayır," diye düşündü içinden. "Kontrollü olacağım. Bu sefer farklı olacak." Sonra, bir gölge gibi ileri atıldı. Vücudu havada süzülür gibiydi; ayakları yere değmeden mesafeleri kat ediyordu.
Viktor, hemen arkasındaydı. Uzun silueti, ağaçların arasında neredeyse kayboluyordu; siyah paltosu, geceyle bütünleşmiş bir gölge gibiydi. Yüzü, her zamanki soğukkanlı ifadeyle donmuştu – keskin çene hattı, koyu renk saçları ve gözleri, bir şahininki gibi delici. Viktor, Aurora'dan daha eski bir vampirdi; 15. yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırlarında bir savaşçı olarak dönüştürülmüştü. O zamanlar, bir düşman ordusunun ortasında ölümün eşiğindeyken, bir vampir lordu tarafından kurtarılmıştı. Yüzyıllar boyunca, savaşlar görmüş, imparatorluklar yıkmıştı. Ama Aurora'yla tanıştığında, hayatı değişmişti. Onu ilk gördüğü anı hatırlıyordu: 19. yüzyılın Paris'inde, bir balo salonunda. Aurora, yalnız ve kırılgandı; Viktor ise onu korumak istemişti. Aralarında bir bağ oluşmuştu – aşk mı, yoksa sadece ortak bir lanet mi, belli değildi. Ama Viktor, Aurora'yı seviyordu; onun için her şeyi yapardı.
Şimdi, bu ormanda ona eşlik etmesi bir görevden fazlasıydı. Aurora'nın bu "hayvan kanı" denemesine güvenmiyordu. İnsan kanı, vampirleri güçlü kılıyordu; hayvan kanı ise zayıflatıyordu. Aurora'nın gözlerindeki o altın parıltı, zamanla soluklaşıyordu. "Fazla ileri gitme," dedi Viktor alçak bir sesle, fısıltıdan bile sessiz. Sesi, rüzgârın dallar arasında dolaşması gibiydi. "Kendini kaybedersen, geri dönüşü zor olur. Hatırla, son seferde ne oldu."
Aurora cevap vermedi. Çoktan sürünün en gerisindeki geyiği gözüne kestirmişti: genç, yaralı bir erkek geyik. Sol arka bacağı hafifçe topallıyordu; muhtemelen bir kurt saldırısından kalan bir iz. Diğer geyikler, sürü halinde hareket ederken onu biraz geride bırakmıştı. Aurora, bu fırsatı kaçırmayacaktı. Bir sıçrayışta mesafeyi kapattı – havada süzülerek, dalların arasından geçerek. Orman bir anlığına sessizliğini yırttı; panik içinde kaçışan hayvanların ayak sesleri yankılandı. Geyikler dört bir yana dağılıyordu: bazıları çalıların arasına dalıyor, diğerleri ağaçlara çarparak kaçıyordu. Aurora, hedefindeki geyiğe ulaştığında, onu yere sermek için bir pençe darbesi indirdi. Hayvanın boynu, Aurora'nın dişlerine maruz kaldı.
Sıcak kan, dudaklarından içeri doldu. Tadında vahşi ama saf bir şey vardı; ormanın kokusu, özgürlüğün esintisi. Ne korku ne de insanlara özgü karmaşık duygular… Sadece yaşamın özü. Aurora, kanı içerken gözlerini kapadı. Her yudum, vücudunu dolduruyordu; damarlarında bir ateş gibi yayılıyordu. Ama bu sefer farklıydı. İnsan kanı gibi zihnini bulandırmıyordu; aksine, netleştiriyordu. Anılar gelmiyordu: çocukluğunun Viyana sokakları, dönüştüğü o karanlık gece, öldürdüğü masumlar… Hayır, sadece şu an vardı. Orman, gece, açlık ve doyum.
Yüzündeki ifade değişti. Omuzlarındaki gerginlik azaldı, gözlerindeki karanlık bir anlığına yumuşadı. Bu gerçekten farklıydı. Bu, onu geçmişine zincirlemiyordu. Aurora, kanı içerken içinden geçirdi: "Belki de bu yol doğru. Belki de vampir olmak, illa katil olmak demek değil." Geyik, son bir iniltiyle yere yığıldı; gözleri camlaşmıştı. Aurora, dudaklarını yavaşça sildi, kan izlerini temizledi. Etrafına baktı: orman yeniden sessizleşiyordu. Kaçan geyiklerin ayak sesleri uzaklaşıyordu, kuşlar bile susmuştu.
Viktor, birkaç adım ötede durdu. Nöbet tutar gibi çevreyi kolluyordu; kulakları her sesi dinliyor, gözleri karanlığı tarıyordu. Aurora'yı izlerken içinde çelişkili bir his kabardı: hem endişe hem de hayranlık. Dişi vampirin, lanetli varoluşları içinde bile bir yol aramasına saygı duyuyordu. Ama biliyordu ki, bu yol tehlikeliydi. Hayvan kanı, onları zayıflatıyordu; açlık daha sık geliyordu, güçleri azalıyordu. "Eğer bir insan avcısı gelirse," diye düşündü Viktor, "ya da başka bir vampir klanı… Aurora hazır olmayacak." Hatırlıyordu: geçen yüzyılda, benzer bir denemede Aurora neredeyse kendini kaybetmişti. Bir ormanda, açlıktan delirerek bir köylüye saldırmıştı. Viktor onu durdurmuştu, ama o olay ikisini de yaralamıştı.
Fenerlerin ışıkları ağaç gövdelerinde titreşirken, orman sanki nefesini tuttu. Yaprakların arasından süzülen soluk sarı ışık, geceyi parçalar gibi değildi; daha çok onu yaralıyor gibiydi. Aurora, içgüdüsel olarak bir adım geri çekildi. Ayaklarının altındaki toprak nemliydi, çürümüş yapraklar sessizce ezildi. Normalde bu sesi duymazdı bile; ama şimdi her şey fazlasıyla keskin geliyordu. Hayvan kanı, duyularını bastırmamıştı. Aksine… onları başka bir biçimde uyandırmıştı.
Viktor’un eli hâlâ havadaydı. Sessiz ol işareti çoktan anlamını yitirmişti; çünkü avcılar artık onları sadece kokuyla değil, gözleriyle de arıyordu. Yaşlı liderin sesi bir kez daha yükseldi, bu sefer daha kendinden emin. “Kaçamazsınız,” dedi. “Bu orman sizi saklamaz.”
Aurora’nın zihninden bir anlık bir düşünce geçti: *Haklı olabilir.* Orman, tarafsızdı. Ne vampirlerden yanaydı, ne de avcılardan. Orman sadece izlerdi. Hatırlardı. Ve kanı asla unutmazdı.
Viktor, Aurora’ya doğru eğildi. Fısıltısı neredeyse bir düşünce kadar hafifti. “Rüzgâr doğudan geliyor,” dedi. “Bizi kokluyorlar ama tam yerimizi bilmiyorlar. Işığa bakma. Gölgelere bak.”
Aurora başını salladı. Altın parıltı, gözlerinde yeniden belirdi; bu sefer daha kontrollüydü. Korku vardı içinde, evet. Ama panik yoktu. Panik, geçmişine aitti. Şimdi sadece bir karar vardı: Hayatta kalmak. Ya da… var olmak.
Avcılar yavaş yavaş yayılıyordu. Beş ya da altı kişiden fazlaydılar; ama fenerler ve meşaleler yüzünden sayıları daha çokmuş gibi görünüyordu. Metalin soğuk kokusu, barutla karışmıştı. Aurora, bir an için insanların kalp atışlarını duyduğunu fark etti. Hızlıydı. Gergindi. Bazıları korkuyordu. Bazılarıysa… heyecanlıydı. Bu onu ürpertti.
“Bizi av olarak görüyorlar,” diye fısıldadı Aurora. “Canavar gibi.”
Viktor’un yüzünde acı bir tebessüm belirdi. “Çünkü onlar için öyleyiz,” dedi. “Ve biz de onları yüzyıllar boyunca öyle gördük. Bu, iki tarafın da sevdiği bir yalan.”
Yaşlı lider, elini kaldırdı. Avcılar durdu. Adamın yüzü meşale ışığında sert çizgilerle aydınlanıyordu. Sakalı beyazdı ama gözleri canlıydı; içlerinde fanatik bir parıltı vardı. “Onları hissediyorum,” dedi. “Kadın yeni. Kanı… kirlenmemiş. Ama diğeri—” Duraksadı. Viktor’a bakıyordu sanki. “—çok eski.”
Viktor, istemsizce dişlerini sıktı. Bu tarikatı tanıyordu. Berlin’in kuzeyinde, eski bir kilisenin kalıntılarında doğmuşlardı. Nesiller boyunca vampir avlamış, efsaneleri kutsal metinlere dönüştürmüşlerdi. Viktor’un adını bilmezlerdi belki… ama onun gibilerini çok iyi tanırlardı.
Aurora, bir adım öne çıktı. Viktor’un kolu refleksle onu durdurdu ama Aurora başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi fısıltıyla. “Saklanarak kurtulamayız. Onlar korkuyor ama kararlılar. Biri hata yapacak.”
“Ve o hata kanla ödenecek,” dedi Viktor.
Aurora derin bir nefes aldı. Ciğerlerine hava dolmadı elbette; ama bu hareket hâlâ ona insan olduğunu hatırlatıyordu. “Ben dikkatlerini dağıtacağım,” dedi. “Sen ormanın içine çek. Gölgelere.”
Viktor gözlerini ona dikti. “Henüz hazır değilsin.”
“Hazırım,” dedi Aurora. “Karanlığa teslim olmadan da savaşabileceğimi söylemiştim. Bu… bunu kanıtlamam gerek.”
Bir anlık sessizlik oldu. Fenerler daha da yaklaştı. Yapraklar hışırdadı. Avcılar artık çok uzakta değildi. Viktor, Aurora’nın yüzüne baktı. Gözlerindeki kararlılık, yüzyıllar önce kaybettiği bir şeyi hatırlatıyordu ona. İnancı.
“Peki,” dedi sonunda. “Ama kontrolü kaybedersen—”
“Kaybetmeyeceğim,” diye kesti Aurora. “Söz veriyorum.”
Aurora, gölgelerden çıkarak bilinçli bir şekilde ışığa doğru yürüdü. Ay ışığı saçlarına vurdu; açık renk telleri bir an için gümüş gibi parladı. Avcılardan biri bağırdı. “Orada!”
Silahlar doğruldu. Meşaleler yukarı kalktı. Yaşlı lider, Aurora’yı süzdü. “Gençsin,” dedi. “Hâlâ kurtulabilirsin. O şey seni kandırmış.”
Aurora, başını kaldırdı. Sesi netti. “Beni kimse kandırmadı,” dedi. “Ve ben bir şey değilim.”
Bir silah patladı. Gümüş mermi, Aurora’nın yanından geçti ve bir ağaca saplandı. Ağaç, sanki acıyla inledi. Viktor aynı anda hareket etti. Gölgelere karıştı; ayak sesleri duyulmadı bile. Sanki orman onu yutmuştu.
Aurora, içindeki gücü serbest bırakmadı. Henüz değil. Bunun yerine hızlandı. İnsan gözünün zor takip edeceği kadar hızlı ama vampirlerin alıştığı o vahşi patlamadan yoksundu. Bir avcının yanına ulaştı, bileğini kavradı, silahı yere düşürdü. Adam çığlık attı.
“Onu öldürme!” diye bağırdı yaşlı lider. “Canlı istiyoruz!”
Bu söz, Aurora’nın içinde bir şeyleri ateşledi. *Canlı istiyoruz.* Bir an için, eski hikâyeler gözlerinin önüne geldi. İşkence odaları. Zincirler. Deneyler. Bir vampirin canlı tutulmasının ne anlama geldiğini biliyordu artık.
“Hayır,” dedi kendi kendine. “Buna izin vermeyeceğim.”
İkinci bir avcı ona saldırdı. Aurora yere yuvarlandı, meşalenin ateşi ceketinin ucunu yaladı. Yanık kokusu havaya karıştı. Ama acı… yoktu. Sadece sıcaklık. Bu da onu daha da sakinleştirdi.
Ormanın diğer ucunda bir çığlık duyuldu. Sonra bir tane daha. Viktor harekete geçmişti. Ama öldürmüyordu. Aurora bunu hissediyordu. Sadece etkisiz hale getiriyordu. Kırılan kemikler, kaybolan silahlar, yere düşen bedenler…
Yaşlı lider, haçını kaldırdı. Latince bir dua mırıldanmaya başladı. Hava ağırlaştı. Aurora’nın başı zonkladı. Eski büyülerdi bunlar; inançla değil, korkuyla beslenen türden.
Aurora dizlerinin üzerine çöktü. Bir an için karanlık onu çağırdı. Kolay yol oradaydı. Gücü serbest bırak, her şeyi bitir.
Ama sonra Viktor’un sesi yankılandı zihninde. *Karanlığa teslim olmadan da.*
Aurora ayağa kalktı. Gözlerindeki altın parıltı, şimdi hiç olmadığı kadar parlaktı ama… siyaha dönmüyordu. Dengeyi bulmuştu.
Yaşlı lider duraksadı. “Bu mümkün değil,” diye fısıldadı. “Bu… bu bir sapkınlık.”
Aurora, ona doğru yürüdü. “Hayır,” dedi. “Bu bir seçim.”
Viktor, gölgelerden çıktı. Avcıların çoğu yerdeydi. Kaçamayanlar kaçmıştı. Orman yeniden sessizleşiyordu.
Yaşlı lider diz çöktü. Haç elinden düştü. “Bizi öldürmeyeceksiniz,” dedi. “Çünkü siz—”
“Çünkü biz canavar değiliz,” dedi Viktor. Sesi yorgundu ama sakindi. “En azından bu gece.”
Aurora, derin bir nefes aldı. Orman yavaş yavaş eski ritmine dönüyordu. Kuşlar hâlâ suskundu ama rüzgâr yeniden esmeye başlamıştı.