Aurora’nın sesi taş duvarlarda yankılandı. “Bulacağız onu.” Kelimeleri, eski şapelin soğuk, nemli havasında asılı kaldı, her hece taşlara çarpıp geri dönerek bir yankı zinciri oluşturdu. Duvarlar, yüzyılların birikmiş tozu ve küf kokusuyla kaplıydı; yosunlar, çatlaklardan sızan sularla beslenerek yeşil-siyah lekeler halinde yayılmıştı. Işık, dar pencerelerden sızan soluk gün ışığıyla sınırlıydı, ama o bile ritüelin kalıntılarıyla lekelenmiş gibi kırmızımsı bir tona bürünmüştü. Havada, metalik bir kan kokusu karışmıştı – Eldric’in bıraktığı iz, hala taze ve tehditkar.
Cevap gelmedi. Ama şapelin içinde hâlâ bir şey nefes alıyordu. O nefes, ritmik değildi; düzensiz, hırıltılı bir varlık gibiydi. Aurora’nın kulaklarında uğulduyordu, sanki taşların kendisi canlanmıştı. Gözlerini kısarak etrafı taradı: sunak, oyulmuş taş bir platformdu, kenarları eski rune’larla süslenmiş, ama şimdi kanla kaplıydı. Kan, koyu kırmızı bir gölcük halinde birikmişti, yüzeyi hafifçe dalgalanıyordu, sanki altında bir kalp atıyordu. Aurora’nın kalbi hızlandı; bu sadece bir kalıntı değildi, bir tür yaşam formuydu.
Bir sessizlik çöktü. O sessizlik… yaşayan bir şeydi. Sanki boşluk, kendi bilinciyle dolmuştu – bir boşluk ki, her an bir fırtınaya dönüşebilirdi. Adrian’ın notaları yavaşça sönümlendi; son titreşim taşlara çarpıp öldü. Enstrümanı, eski bir keman gibiydi, ama telleri gümüşten dokunmuş, ritüel için özel hazırlanmıştı. Adrian’ın parmakları hala titreşiyordu, terle kaplıydı; yüzü soluk, gözleri yorgunlukla çökmüştü. Müzik, Eldric’i çağırmak için çalınmıştı, ama şimdi bir lanet gibi geri tepmişti. Viktor diz çökmüştü, omzundan kan ağır ağır akıyordu. Yara, derin bir ısırık iziydi – Eldric’in dişleri, sivri ve zehirli. Kan, kırmızı bir nehir gibi gömleğini ıslatıyordu, damlalar yere düşüp taşlarda küçük gölcükler oluşturuyordu. Hala insandı, kokusu metalik ve tuzluydu, ama içinde bir değişim başlamıştı belki de. Mikhail hemen yanına çöktü, kumaşla bastırdı. Elindeki bez, eski bir mendildi, kirli ama işe yarardı. Basınç uygularken Mikhail’ın yüzü endişeyle gerildi; kaşları çatılmış, dudakları sıkıca kapalıydı. Viktor’un yarası, sadece fiziksel değildi – ruhunda bir iz bırakmıştı.
Aurora ayağa kalkarken dizlerinin titrediğini hissetti. Taşlara çarpmanın etkisi kaburgalarında zonkluyordu. Her nefeste bir sızı yükseliyordu, sanki kaburgaları kırık cam parçaları gibi batıyordu. Ama asıl acı içindeydi. Eldric’in gözlerindeki o ışık… değişmişti. O gözler, eskiden soğuk maviydi, ama ritüel sırasında kırmızı bir parıltıyla dolmuştu. Sadece güç değil. Bir bağ kurulmuştu. Aurora, bunu hissediyordu – sanki Eldric’in bir parçası şimdi onun damarlarında dolaşıyordu. Bir bağ ki, koparılması imkansızdı, ama yok edilmesi gerekiyordu.
Şapelin zemini hâlâ hafif titreşiyordu. Sunaktaki kan kaybolmamıştı. Aksine, taşın oyuklarına dolmuş, ince damarlar gibi yayılmıştı. Bu damarlar, taşların doğal çatlaklarını takip ediyor, sanki bir ağaç kökleri gibi dallanıyordu. Kırmızı renk, canlı bir şekilde parlıyordu, hafif bir ışıltı yayarak. Aurora eğildi, parmak uçlarını kana yaklaştırdı. Sıcaklık hâlâ vardı – elini yakacak kadar değil, ama bir bedenin iç sıcaklığı gibi. Parmakları titredi; bu kan, Eldric’in özüydü, bir tür sihirli sıvı, toprağı zehirleyen bir iksir.
“Ritüel tamamlanmadı,” dedi Mikhail, çevreyi incelerken. Sesinde bir tedirginlik vardı, gözleri her köşeyi tarıyordu. Elleri, kılıcının kabzasında hazır bekliyordu. Şapelin duvarları, eski fresklerle kaplıydı – soluk renkli melekler ve şeytanlar, zamanla silinmiş ama hala tehditkar. Mikhail’ın adımları, taş zeminde hafif yankılar yaratıyordu. “Yarım kaldı. O yüzden kaçtı.” Kelimeleri, bir hipotez gibiydi, ama içinde bir şüphe barındırıyordu.
Aurora başını salladı. “Hayır.” Gözleri sunağın arkasındaki karanlığa dikildi. O karanlık, sadece gölge değildi; koyu, yapışkan bir boşluktu, sanki bir portal gibi. İçinden hafif bir uğultu geliyordu, rüzgar mı yoksa bir fısıltı mı belli değildi. “Tamamladı. Sadece burada değil attachments yaptı.” Kelimeyi yanlış söylemişti belki, ama anlamı açıktı: Eldric, ritüeli tamamlamış, ama sadece şapelde değil, çevreye bağlamıştı kendini.
Adrian kaşlarını çattı. “Ne demek bu?” Yüzü, merak ve korku karışımıydı. Enstrümanını hala elinde tutuyordu, parmakları tellere dokunmaya hazır. Adrian, grubun en genciydi; saçları dağınık, gözleri parlak ama şimdi gölgelenmiş.
Aurora ayağa kalktı. Şapelin duvarlarındaki siyah damarlar artık taşın içinde donmuş gibiydi. Bu damarlar, ritüelden önce yoktu; şimdi, duvarları bir ağ gibi kaplamıştı, sanki bir örümcek ağı ama taştan. Ama bir tanesi… hareket ediyordu. İnce, saç teli kadar bir çizgi. Yavaşça zemine doğru kayıyor, kapının eşiğinden dışarı sızıyordu. Hareketi, bir yılanın süzülüşü gibiydi – akıcı, sinsice. Aurora’nın tüyleri diken diken oldu; bu, Eldric’in bir uzantısıydı.
“Kaçmıyor,” dedi Aurora. “Yayılıyor.” Sesinde bir kararlılık vardı, ama içinde bir ürperti. Yayılma, sadece fiziksel değildi; bir salgın gibi, ruhları da etkileyebilirdi.
Viktor homurdandı. “Bataklığa mı?” Omzundaki ağrıya rağmen sesi güçlüydü. Yüzü, terle kaplıydı, sakalı kan lekeleriyle kirlenmişti.
“Daha fazlasına.” Aurora’nın bakışı sertleşti. “Bu sadece bir merkezdi. Kendini bağladı. Toprağa. Suya. Kana.” Kelimeleri, bir kehanet gibiydi. Toprak, bataklığın çamurlu zeminiydi – nemli, yapışkan, hayat dolu ama şimdi zehirlenmiş. Su, bataklığın durgun göletleriydi, kabarcıklar yükselerek patlıyordu. Kan, onların damarlarında dolaşıyordu, belki de Eldric’in tohumuyla karışmıştı.
Tam o anda dışarıdan bir çığlık geldi.
Kısa. Keskin. İnsan. Çığlık, bataklığın sisli havasını yırtarak geldi, yankısı şapelin duvarlarında çoğaldı. Aurora’nın kalbi tekledi; bu, bir acı çığlığıydı, ölümcül bir korkuyla dolu.
Dördü birden başlarını kapıya çevirdi. Kapı, eski ahşaptandı, menteşeleri paslanmış, açıldığında gıcırdayan bir ses çıkarıyordu.
Adrian’ın yüzü bembeyaz oldu. “Bu köy yönünden geldi.” Renk, yüzünden çekilmişti; dudakları titriyordu. Köy, bataklığın ötesinde, iki saatlik bir yoldu – küçük evler, taş yollar, tarlalarla dolu bir yerleşim. Sabah erken saatte tarlaya çıkan insanlar olurdu. Sis dağılmadan çalışanlar – çiftçiler, ellerinde oraklar, sırtlarında yükler, günün ilk ışığında ter dökenler.
Aurora bir saniye bile tereddüt etmedi. “Hareket.” Kelime, bir emir gibiydi. Ayağa kalktı, kılıcını kınından çekti. Kılıç, gümüş kaplamalıydı, rune’larla süslenmiş, Eldric gibi varlıklara karşı etkiliydi.
Viktor ayağa kalktı. Omzu kanıyordu ama kılıcını sıkıca kavradı. Yara, her harekette sızlıyordu, ama Viktor acıya alışkındı – eski bir savaşçıydı, yaraları madalyaları gibi taşırdı. “Ben önden.”
“Hayır,” dedi Aurora bu kez. “Yanımda kal.” Gözleri, Viktor’unkilerde bir bağ kurdu; yalnız gitmesine izin vermeyecekti.
Dışarı çıktıklarında bataklık değişmişti.
Sis kırmızımsıydı artık. Çok hafif, ama vardı. Sis, bataklığın yüzeyini kaplamıştı, normalde gri-beyaz olan bu sis şimdi pembemsi bir tona bürünmüştü, sanki kanla boyanmıştı. Havada, tatlı bir çürüme kokusu vardı – bataklığın doğal kokusu ama yoğunlaşmış, mide bulandırıcı. Su yüzeyindeki kabarcıklar daha sık yükseliyordu. Her kabarcık, patladığında hafif bir buhar bırakıyordu, ve o buharda garip şekiller oluşuyordu – yüzler mi, yoksa hayal mi? Çamur figürleri yok olmuştu ama suyun altında bir gölge akıyordu. Uzun. Yılan gibi. Gölge, suyun derinliklerinde kıvrılıyordu, siyah bir gövde gibi, ama kenarları bulanık, sürekli değişen.
Adrian enstrümanını yeniden omzuna aldı. “Onu hissediyorum,” dedi fısıltıyla. Sesinde bir titreşim vardı, sanki müzik içinden konuşuyordu. “Müzik geri dönüyor.” Elleri, enstrümana dokundu; tellerin titreşimi, onun damarlarında dolaşıyordu.
Aurora durdu. “Ne çalıyor?” Etrafı taradı, bataklığın ağaçları – eğri büğrü, yosun kaplı – sanki izliyorlardı onları.
Adrian gözlerini kapadı. “Aynı melodi… ama tersine. Bizimkinin çarpıtılmış hali.” Melodi, ritüelin parçasıydı – yükselen notalar, şimdi düşen, karanlık bir versiyona dönüşmüştü. Sanki bir ayna görüntüsü, ama çarpık ve tehditkar.
Eldric müziği öğrenmişti.
Bu tehlikeliydi. Müzik, Eldric’i kontrol etmek için kullanılmıştı, ama şimdi o, müziği silah haline getirmişti. Aurora’nın aklında, olası senaryolar döndü: müzikle köylüleri çağırabilir, onları hipnotize edebilirdi.
Mikhail ileri atıldı, bataklığın daha sert zemininden ilerleyerek. “Hızlı olmalıyız.” Adımları, çamurda şapırtılar yaratıyordu; botları, yapışkan çamura batıyordu, her adım bir çabaydı.
Koşmaya başladılar. Çamur sıçradı, su dizlere kadar yükseldi. Aurora’nın nefesi ağırlaştı ama durmadı. İçinde bir şey yanıyordu artık—öfke değil, kararlılık. Nefesi, ritmik hale geldi; her adım, bataklığın direncine karşı bir zaferdi. Çamur, bacaklarını sarıyordu, soğuk ve yapışkan, sanki canlı eller gibi çekiyordu aşağıya. Ağaç dalları, yüzlerini çiziyordu; yapraklar, nemli ve küflü, tenlerine yapışıyordu. Bataklığın sesleri – kurbağa vırakları, rüzgar uğultusu – şimdi çarpıtılmıştı, sanki bir senfoni gibi Eldric’in melodisine uyuyordu.
Bataklığın çıkışına yaklaştıklarında ağaçlar inceldi. Ve orada… ilk cesedi gördüler.
Genç bir adam. Yüzü yukarı dönük. Gözleri açık. Derisi soluk. Boynunda iki derin iz. Ceset, bataklığın kenarındaki kuru toprakta yatıyordu; kıyafetleri çamurlu, elleri toprağa gömülmüş gibi. Gözleri, camsı bir bakışla gökyüzüne dikilmişti – korkuyla donmuş bir ifade. Derisi, mermer gibi beyazlaşmıştı, damarları mavi-mor lekelerle görünüyordu. Boynundaki izler, diş izleriydi – derin, yırtık, kenarları morarmış. Ama kanı yerde değildi.
Toprak emmişti. Toprak, cesedin etrafında nemliydi, ama kan lekesi yoktu; sanki yer, her damlayı içmişti, susuz bir canavar gibi.
Aurora diz çöktü. Parmağını toprağa bastırdı.
Toprak nabız atıyordu. Hafif bir titreşim, bir kalp atışı gibi – düzenli, ama yabancı. Aurora’nın parmağı, toprakta bir sıcaklık hissetti; sanki altında bir ateş yanıyordu.
Bir anda yer yarıldı.
Toprağın altından kırmızı bir kök yükseldi. Kalın, damar gibi. Ucu sivrildi ve bir mızrak gibi Aurora’ya saplandı. Kök, toprağı yırtarak çıktı; kırmızı rengi, taze kan gibi parlıyordu, yüzeyi damarlı ve nabız atan. Ucu, sivri bir iğne gibiydi, zehirli bir diken.
Viktor araya girdi, kılıcıyla kökü kesti. Kılıç, havada bir ıslık çalarak indi; kesik, temizdi. Kırmızı sıvı fışkırdı ama bu kan değildi. Daha koyu. Daha yoğun. Sıvı, yapışkan bir özsuydu, kokusu tatlı ve çürük – bal gibi ama bozulmuş. Fışkıran damlalar, yere düştüğünde toprağı eritir gibiydi, küçük delikler açıyordu.
Kök yere düştü ama kıvrılmaya devam etti, canlı gibi. Kıvrılışları, bir yılanın son çırpınışlarıydı; yavaşça durdu, ama hala bir titreşim vardı.
“Bu bir beden değil,” dedi Mikhail dehşetle. Yüzü, şokla gerilmişti; gözleri kökün kalıntılarına dikiliydi. “Bu bir ağ.” Ağ, Eldric’in yeni formuydu – toprağa yayılmış, köklerle bağlı bir varlık.
Aurora ayağa kalktı. Etraflarına baktı.
Toprak boyunca ince kırmızı çizgiler yayılıyordu. Bataklıktan köye doğru. Evlerin altına. Kuyulara. Tarlalara. Bu çizgiler, toprağın yüzeyinde görünüyordu – ince damarlar gibi, hafifçe parlayan. Köye doğru uzanıyorlardı, dallanıp budaklanarak, sanki bir nehir sistemi. Evlerin altına sızıyor, temelleri zehirliyor; kuyulara ulaşıyor, suyu kirletiyor; tarlalara yayılıyor, ekinleri bozuyordu.
Eldric artık tek bir yerde değildi.
Her yerdeydi. Varlığı, toprağın her santimetresinde hissediliyordu – bir salgın, bir lanet.
Uzakta bir evin penceresi patladı. Cam kırıkları, havada parıldayarak dağıldı; içeriden bir çığlık daha yükseldi. Çığlık, bir kadının sesiydi – acı dolu, kesik kesik. Ev, köyün kenarındaydı; taş duvarlı, saman çatılı, şimdi penceresinden kırmızı bir sis sızıyordu.
Adrian’ın sesi titredi. “Onu nasıl öldürürüz… toprak olmuşken?” Korkusu, sesinde belliydi; enstrümanı elinde sıkıca tutuyordu, ama parmakları güçsüzleşmişti.
Aurora’nın yüzü sertleşti. Gözleri köyün merkezindeki küçük taş kiliseye kaydı. Kilise, köyün kalbiydi – eski bir yapı, çan kulesi rüzgarda hafifçe sallanan. İçinde, belki bir sığınak vardı, ama şimdi tehdit altındaydı.
“Kökü keserek,” dedi. Sesinde bir kesinlik vardı, bir planın tohumu.
Mikhail hemen anladı. “Ana düğüm.” Gözleri parladı; strateji, onun alanıydı.
“Kalbi hâlâ var,” dedi Aurora. “Sadece saklandı.” Kalp, Eldric’in orijinal formuydu – belki şapeldeki sunakta, belki köyde bir yerde gizlenmiş.
Viktor kanlı omzuna rağmen gülümsedi. “O zaman buluruz.” Gülümsemesi, acımasızdı; yarasına rağmen savaşçı ruhu canlıydı.
Toprak yeniden hareketlendi. Bu kez bir değil, üç kök yükseldi. Arkalarından daha fazlası kabarıyordu. Kökler, toprağı yırtarak çıktı; her biri kalınlaşıyordu, dallanıyordu, saldırıya hazır. Havada, bir uğultu vardı – köklerin nabzı.
Aurora kılıcını kaldırdı. Kılıç, gün ışığında parıldıyordu; gümüş kenarı, zehre karşı etkiliydi.
“Adrian,” dedi, gözünü köyden ayırmadan. “Bu kez sessizlik çal.”
Adrian’ın gözleri büyüdü. “Sessizlik mi?” Anlamamıştı; müzik onun silahıydı, ama sessizlik?
“Boşluk. Onun duyacağı hiçbir şey.” Sessizlik, bir karşı silah olacaktı – Eldric’in öğrendiği melodiyi bozmak için.
Adrian başını salladı, enstrümanını indirdi. Sessizlik, bataklığı sardı; sadece köklerin kıvrılış sesi duyuluyordu.
Grup, köklerle yüzleşmeye hazırlandı. Aurora, ilk köke saldırdı; kılıcı, havada bir yay çizerek indi. Kesik, kökün sıvısını fışkırttı, ama daha fazlası geliyordu. Viktor, omzundaki acıya rağmen savundu; kılıcı, güçlü darbelerle iniyordu. Mikhail, çevik hareketlerle kaçındı, kökleri keserek yol açtı. Adrian, sessiz kaldı, ama zihninde bir plan dönüyordu – belki sessiz bir melodi, bir boşluk senfonisi.
Köy yoluna ulaştıklarında, manzara dehşet vericiydi. Evler, sessizdi ama içlerinden fısıltılar geliyordu. Toprak, her yerde nabız atıyordu; damarlar, sokakları kaplamıştı. Birkaç köylü, yere yığılmıştı – soluk yüzler, boyunlarında izler. Kanları, toprağa emilmişti.
Aurora, kiliseye doğru koştu. “Kalp orada olmalı,” dedi. Kilise kapısı, açıktı; içerisi karanlık. Girişte, bir rahip yatıyordu – ölü, ama gözleri hala korkuyla açık.
İçeri girdiklerinde, sunak parlıyordu. Kırmızı bir ışık, taşlardan sızıyordu. Eldric’in kalbi, sunakta saklanmıştı – bir kristal gibi, nabız atan bir nesne.
Viktor, kılıcını kaldırdı. “Keselim.”
Ama kökler, kiliseyi sarmıştı. Savaş, başladı. Aurora’nın darbeleri, hızlı ve kesin; Viktor’un gücü, kökleri ezerken; Mikhail’ın stratejisi, onları çevrelerken; Adrian’ın sessizliği, Eldric’in melodisini bozarken.
Saatler sürdü gibi geldi, ama dakikalar geçti. Sonunda, kalp ortaya çıktı – kırmızı bir küre, içinden damarlar uzanan. Aurora, kılıcını sapladı. Kırılma sesi, yankılandı; ışık söndü.
Eldric’in yayılması durdu. Toprak, sessizleşti. Köy, kurtulmuştu – ama izler kalacaktı.
Aurora, dışarı çıktı. Güneş, yükseliyordu; sis dağılıyordu. “Bitti,” dedi. Ama içinde, bir şüphe vardı – Eldric tamamen ölmüş müydü?