Aurora’nın sesi taş duvarlarda yankılandı. “Bulacağız onu.” Kelimeleri, eski şapelin soğuk, nemli havasında asılı kaldı, her hece taşlara çarpıp geri dönerek bir yankı zinciri oluşturdu. Duvarlar, yüzyılların birikmiş tozu ve küf kokusuyla kaplıydı; yosunlar, çatlaklardan sızan sularla beslenerek yeşil-siyah lekeler halinde yayılmıştı. Işık, dar pencerelerden sızan soluk gün ışığıyla sınırlıydı, ama o bile ritüelin kalıntılarıyla lekelenmiş gibi kırmızımsı bir tona bürünmüştü. Havada, metalik bir kan kokusu karışmıştı – Eldric’in bıraktığı iz, hala taze ve tehditkar. Cevap gelmedi. Ama şapelin içinde hâlâ bir şey nefes alıyordu. O nefes, ritmik değildi; düzensiz, hırıltılı bir varlık gibiydi. Aurora’nın kulaklarında uğulduyordu, sanki taşların kendisi canlanmıştı. Gözlerini kısarak etrafı

