Mirza direksiyonun başında, tozlu yolu yararak ilerlerken aklı bambaşka bir yerdeydi.
Arabanın içi ısıtıcının uğultusuyla doluydu ama o üşüyordu. İçindeki soğuk, havanın soğuğundan değildi; daha derin, daha eski bir yerdi. Babasının hastalığı haftalardır kötüye gidiyor, her gün biraz daha eriyordu. Doktorlar açık konuşmasa da herkes gerçeği biliyordu. Mirza da biliyordu. Ama bilmekle kabullenmek arasında uçurumlar vardı.
Ağalık kolay miras değildi.
Bu topraklarda ağalık, sadece unvan değildi. Kan bağıydı, gelenekti, yüzyılların yüküydü. Babadan oğula geçen sadece toprak değil, insanların kaderiydi. Kavgalar, barışmalar, evlendirilen kızlar, pay edilen topraklar, çözülen davalar… Her şey ağanın sözüne bağlıydı.
Ama Mirza, şimdiye kadar bunu hiç gerçekten düşünmemişti.
O, aşiretin ağasının oğluydu. Saygı görürdü. Sözü dinlenirdi. Kahvehaneye girdiğinde herkes ayağa kalkar, elini sıkmak için sıraya girerdi. İnsanlar ona “Mirza Ağa” derdi ama karar veren hiçbir zaman o olmamıştı. Kavgalara babası giderdi, meseleleri babası çözerdi, düşmanlıkları babası bitirirdi. İnsanlar onun kapısını değil, babasının kapısını çalardı.
Mirza ise özgürdü.
Şehre gider, arkadaşlarıyla günlerce ortadan kaybolur, sabahlara kadar süren gecelerde içer, canı istediğini yapardı. Kimse de ona karışmazdı. Çünkü herkes bilirdi ki gerçek yük, babasının omuzlarındaydı. O yük olmadığında Mirza, sadece babasının gölgesinde yaşayan bir gençti. Ne bir sorumluluğu vardı, ne de bir derdi.
Ama şimdi…
Direksiyonun başındaki elini sıktı. Parmak eklemleri bembeyaz oldu.
Şimdi işler değişiyordu.
Tam o sırada yol kenarında yürüyen birini fark etti.
Tozlu yolun kenarında, valizini sürükleyerek ilerleyen genç bir kadın… Güneş batmak üzereydi, hava hızla soğuyordu. Bu saatte, bu ıssız yolda yürümek akıl işi değildi. Hele bir kadın için hiç değildi.
Mirza ayağını gazdan çekti. Kaşları çatıldı.
"Kim bu şimdi?"
Sonra hatırladı.
Muhtar birkaç gün önce söylemişti. Çarşıda karşılaşmışlardı, muhtarın yüzünde garip bir ifade vardı.
"Köye yeni öğretmen atanmış Mirza Ağam. Genç bir kızmış. Bakalım dayanacak mı? Önceki bir dönem bile kalmadı."
Mirza o zaman pek önemsememişti. Gelir geçer, demişti içinden. Nasıl olsa birkaç ay sonra gider. Herkes gider.
Ama şimdi, bu kadını yol kenarında görünce bir an duraksadı.
Aracı yavaşlattı. Yanından geçerken dikiz aynasından baktı. Uzun boylu değildi, incecikti. Üzerinde şehirli kıyafetleri vardı: gri bir hırka, altında kot pantolon, ayaklarında yürümek için pek uygun olmayan botlar. Yüzünü tam göremiyordu ama yorgun olduğu belliydi. Omuzları düşmüştü, adımları ağırdı.
Ama yürüyüşünde garip bir inat vardı. Sanki ne olursa olsun devam edecekti.
Mirza bir an düşündü. Geçip gitmeli miydi? Onu kendi haline bırakmalı mıydı?
Sonra içinden gelen ani bir dürtüyle frene bastı.
Araba birkaç metre ileride durdu. Toz bulutu kalktı, yavaşça dağıldı.
Camı indirdi.
Kadının adımlarını hızlandırdığını fark etti. Başını çevirmemişti ama vücut dili netti: Kaçmak istiyordu. Korkmuştu.
Mirza kaşlarını çattı. Neden korkuyordu? Ona bir şey yapacak değildi ki.
"Nereye böyle bayan?"
Sesi tok çıktı, belki de istemeden sert. Yolun ve hayatın sertliği vardı sesinde.
Kadın durdu. Omuzları gerildi. Bir an hiç kıpırdamadı.
Sonra döndü. Ama yüzüne değil, gözlerinin hizasına baktı. Direkt gözlerine bakmıyordu ama bakışları netti.
"Bayan değil, hanımefendi."
Sesi sakindi ama içinde ateş vardı. Keskin, yakıcı bir ateş.
Mirza şaşırdı.
Bu cevabı beklemiyordu. Burada, bu coğrafyada insanlar ona böyle cevap vermezdi. Hele bir kadın, hele yalnız bir kadın, hele bu saatte…
Ardından kadın devam etti:
"Ve sizi hiç ilgilendirmez."
Sözlerini bıçak gibi kesip atmıştı. Fazla konuşmaya niyeti yoktu.
Mirza'nın dudaklarının kenarında istemsiz bir kıpırtı oldu. Neredeyse gülümseyecekti.
Cesurdu.
Hem de burada, tanımadığı bir yerde, yabancı bir adama karşı. Tek başına, korumasız, çaresiz… Ama yine de dimdik.
Camdan biraz daha eğildi. Şimdi onu daha iyi görüyordu. Açık tenliydi, belki Akdeniz kıyılarından, belki Ege'den. Yüz hatları düzgündü, ince kaşları, düzgün bir burnu vardı. Saçlarını aceleyle ensesinde toplamıştı, birkaç tutam yüzüne dökülmüştü. Ama asıl dikkat çeken gözleriydi. Yorgundu ama içinde ateş vardı. Sönmemiş, hatta daha da parlamış bir ateş.
"Demek yeni gelen bayan öğretmen sizsiniz."
Bayan kelimesini özellikle vurguladı. Neden yaptığını kendisi de bilmiyordu. Belki onu kızdırmak için, belki de tepkisini merak ettiği için.
Kadın bu kez döndü ve doğrudan gözlerine baktı.
O an Mirza gözlerinin rengini gördü. Ela. Ama öyle bir ela ki, ışık vurdukça yeşile, kahveye çalan… Derin, anlam dolu, sorgulayan.
Birkaç saniye öylece baktılar.
Sonra kadın hiçbir şey demeden yürümeye devam etti. Valizini sürükledi, tekerlekler taşlara takıldı ama durmadı.
Mirza arkasından baktı. İçinden hafifçe güldü.
İnatçı. Hem de nasıl.
"Gideceğiniz yere daha üç kilometre var bayan. İsterseniz bırakalım."
Cevap gecikmedi. Hiç duraksamadan, arkasını dönmeden geldi.
"İstemez. Kalsın."
Mirza başını hafifçe yana eğdi.
Kendisine böyle cevap veren pek kimse olmazdı. İnsanlar ya çekinir, ya saygıdan susar, ya da menfaat için güler yüz gösterirdi.
Ama bu kız çekinmiyordu. Ne ondan, ne de bu toprakların kurallarından. Henüz bilmiyordu belki ama öğrenecekti.
"Hay hay," dedi.
Gaza bastı ve aracı hızla ileri sürdü.
Ama dikiz aynasından son kez baktı.
Kadın yürümeye devam ediyordu. Küçüldü, küçüldü, sonra toz bulutuna karıştı.
Yalnız.
İnatçı.
Ve tuhaf şekilde aklında kalmıştı.
---
Konak köyün en yüksek noktasındaydı.
Yıllar önce dedesinin dedesi yaptırmıştı burayı. Taş duvarlar kalındı, avlu genişti, kapılar meşeydi. Yüzyıllık çınarlar gölge salardı avluya, altında yüzlerce kişi ağırlanırdı. Düğünler, taziyeler, toplantılar… Hepsi bu avluda olurdu.
Şimdi avlu sessizdi.
Mirza arabadan indiğinde içeri girip çıkan insanların yüzündeki endişeyi gördü. Kadınlar sessizce ağlıyor, erkekler başları önünde konuşuyordu. Sessizlik hâkimdi. O sessizlik, ölümün habercisiydi.
İçeri girdi.
Annesi onu kapıda karşıladı.
Gözleri kızarmıştı, yüzü bembeyazdı. Altmışına rağmen dimdik duran kadın, şimdi çökmüş gibiydi.
"Baban seni soruyor oğlum."
Mirza'nın içi sıkıştı. Nefes almak zorlaştı.
Odasına doğru yürürken çocukluğunun geçtiği koridorlardan geçti. Duvarlardaki eski fotoğraflar, kalabalık düğünler, aşiret toplantıları, at üstünde babası… Her karede babası vardı. Güçlü, dimdik, otoriter.
Her şey babasının etrafında dönüyordu.
Kapıyı yavaşça açtı.
Ağır ilaç kokusu hemen çarptı yüzüne. Pencereler kapalıydı, hava ağırdı. Babası yatakta zayıflamış, çökmüş halde yatıyordu. Bir zamanlar herkesin çekindiği adam, şimdi zor nefes alıyordu. Yorganın altında vücudu küçülmüştü, elleri kemikleri sayılıyordu.
Mirza yatağın yanına oturdu. Babasının elini tuttu. El soğuktu, cansızdı.
Babası gözlerini açtı. O gözler, eski gücünden eser kalmamıştı ama yine de tanıdı oğlunu.
"Geldin mi oğlum…"
Mirza boğazındaki düğümü yuttu. Konuşamıyordu.
"Buradayım baba."
Yaşlı adam eliyle işaret etti. Mirza eğildi, nefesini hissetti.
Titrek sesiyle konuştu:
"Benim günüm azaldı."
Mirza hemen itiraz etti. Sesindeki telaşı gizleyemedi.
"Öyle konuşma baba, daha iyi olacaksın. Doktorlar dedi ki—"
Babası elini kaldırdı. O eski otoriter hareket. Ölüm döşeğinde bile etkileyiciydi.
"Sözümü kesme."
Odada sessizlik çöktü. O kadar derin bir sessizlikti ki, duvarlardaki saatin tıkırtısı bile duyuluyordu.
"Bu aşiretin yükü… bundan sonra senin."
Mirza'nın içinden sanki biri yere sertçe vurmuş gibi oldu. Göğsü sıkıştı, nefes alamadı.
"Baba, ben… ben daha hazır değilim. Sen iyileşeceksin, sonra—"
Söyleyecek söz bulamadı. Çünkü gerçeği biliyordu. Babası iyileşmeyecekti.
Babası devam etti. Her kelimeyi zor çıkarıyordu ama gözlerindeki kararlılık yerindeydi.
"Artık kafasına eseni yapan oğlan olmayacaksın. Herkes sana bakacak. Her kararın insanların hayatını etkileyecek. Kimi evlendireceksin, kimi toprağından edeceksin, kimi koruyacaksın. Anlıyor musun?"
Mirza'nın kalbi hızla atıyordu. Ter bastı alnını.
Bu kadar ani olmamalıydı.
Hazır değildi.
Hiç hazır değildi.
Babası elini sıktı. Güçsüzdü ama yine de bir şey aktarmak ister gibiydi.
"Güçlü olacaksın. Adil olacaksın. Kimseyi ezmeyeceksin ama kimseye de boyun eğmeyeceksin. Bu toprakların kuralıdır. Unutma."
Mirza'nın gözleri doldu. Yutkundu, yutkundu ama engel olamadı. Bir damla yaş süzüldü yanağından.
"Ben… yapamam baba."
Babası yorgun bir gülümsemeyle baktı. O gülümsemede bir ömrün birikmişliği vardı, acılar, sevinçler, pişmanlıklar, gurur…
"Yaparsın. Çünkü başka çaren yok."
O an Mirza, çocukluğunun gerçekten bittiğini hissetti.
---
Üç gün sonra konakta ağıt sesleri yükseliyordu.
Köyün, hatta çevre köylerin insanları akın akın gelmişti. Avlu doluydu, taşıyordu. Erkekler siyah giymişti, kadınlar başörtülerini çekmiş, ağlıyordu. Herkes saygıyla susuyor, büyük ağayı uğurluyordu.
Mirza, kalabalığın ortasında dimdik duruyordu.
Ama içi paramparçaydı.
Babası toprağa verilirken sanki içindeki bir parça da gömülüyordu. Çocukluğu, gençliği, kaygısız günleri… Hepsi o toprağın altında kalıyordu.
Artık geri dönüş yoktu.
İnsanlar sırayla yanına gelip başsağlığı diliyor, elini sıkıyor, artık ona "ağam" diye hitap ediyordu.
Bu kelime ilk kez bu kadar ağır gelmişti.
Ağa.
Reis.
Lider.
Oğul.
Yetim.
Hepsi birden.
Ama o an Mirza kendini sadece babasını kaybetmiş bir oğul gibi hissediyordu. Küçücük, çaresiz, korkmuş bir çocuk.
Akşam herkes dağıldığında avluda yalnız kaldı.
Soğuk rüzgâr yüzüne çarpıyordu. Çınarlar hışırdıyor, yapraklar dökülüyordu.
Gökyüzüne baktı.
Yıldızlar vardı. Babasının ona küçükken öğrettiği yıldızlar. Büyük Ayı, Kutup Yıldızı, Samanyolu…
Artık özgür değildi.
Artık istediği gibi yaşayamayacaktı.
Her kararında yüzlerce insanın kaderi olacaktı.
Omuzlarına çöken yük nefes almasını zorlaştırıyordu. O kadar ağırdı ki, dizlerinin üstüne çökmek istedi. Ama çökemedi. Çünkü herkes ona bakıyordu. Artık bir ağaydı. Ağalar ayakta durur, dimdik durur, yıkılmaz.
Ama içi yıkılmıştı.
O gece uzun süre avluda oturdu. Elleri titriyordu, soğuktan mı korkudan mı bilmiyordu. Sigara yaktı, söndürdü, yaktı, söndürdü.
Sabaha karşı içeri girdiğinde annesi onu kapıda bekliyordu.
"Oğlum," dedi sadece.
Ve sarıldı.
Mirza, annesinin omzunda ağladı. Uzun uzun, sessiz sessiz, çocuk gibi.
---
Ama bilmediği şey şuydu:
Hayatındaki fırtına henüz başlamıştı.
Babasının yükü sadece bir başlangıçtı. Önünde yıllar vardı, kararlar vardı, kavgalar vardı. Ve belki de en zoru, kendini bulmak vardı.
Ve o inatçı öğretmen, beklemediği bir anda bu yeni hayatın tam ortasına girecekti.
Henüz bilmiyordu ama yolları tekrar kesişecekti.
Ve bu sefer, ne o kaçabilecekti, ne de Elif.