Elif köye cuma akşamı varmıştı ama yorgunluktan ancak kendini lojmana atabilmişti. Valizini açmaya bile mecali yoktu. Üzerindekilerle yatağa uzanmış, sabaha kadar kesintisiz uyumuştu.
Cumartesi sabahı gözlerini açtığında birkaç saniye nerede olduğunu hatırlayamadı. Tavanın beyazlığı, dışarıdan gelen köpek sesleri, rüzgârın bacada uğultusu… Gözlerini tavana dikti, nefes aldı, verdi.
Sonra her şey yerine oturdu.
Artık burada yaşıyordu.
Yeni evi, yeni işi, yeni hayatı.
Yataktan kalktı, pencerenin perdesini araladı. Bozkırın sabah ayazı cama vurmuş, incecik buz kristalleri oluşmuştu. Nefesi buğulandı camda, eliyle sildi. Köy yavaş yavaş uyanıyordu. Uzakta kadınlar tandır yakıyor, ince dumanlar yükseliyordu. Birkaç çocuk sokakta koşuşuyor, toprak damlı evlerin arasında kaybolup çıkıyorlardı.
İçinde garip bir heyecan vardı.
Bugün okuluna gidecekti.
Ön hazırlık yapacaktı.
Hızla hazırlandı. Üzerine kalın bir kazak giydi, saçlarını topladı, azıcık ruj sürdü —neden yaptığını bilmiyordu, belki de ilk gün heyecanıydı— ve anahtarları alıp okulun yolunu tuttu.
Okul lojmana çok yakındı. İki yüz metre kadar ötede, köyün hemen dışında, yapayalnız duruyordu. Bahçe kapısı gıcırdadı açılırken. Elif bir an duraksadı, sonra kararlı adımlarla ilerledi.
Okulun kapısını açtığında içeriyi soğuk ve hafif bir rutubet kokusu karşıladı. Yıllardır kullanılmayan bir evin kokusuna benziyordu. İçeri girdi, kapıyı arkasından kapattı.
Tek sınıflı küçük bir okul…
Ama artık onun okuluydu.
Önce camları açtı ki içeri temiz hava girsin. Sonra köşede duran süpürgeyi buldu. Tozlu zemini süpürmeye başladı. Süpürdükçe sınıfın gerçek hâli ortaya çıkıyordu. Çocukların ayak izleri, eski tebeşir tozları, sıraların üzerindeki çizikler, duvarlardaki silinmemiş yazılar…
Her şey bir hikâye anlatıyordu.
Geçen yılki öğretmenin bıraktığı izler. Ondan öncekinin. Belki de hiç gelmeyenlerin.
Elif süpürürken bir ara durdu. Bir sıraya oturdu. Ellerini ahşabın üzerinde gezdirdi. Üzerine kazınmış bir isim gördü: "Mehmet 98". Belki yıllar önce bu sırada oturmuş bir çocuk. Şimdi neredeydi? Ne yapıyordu? Okumuş muydu, yoksa tarlada mı çalışıyordu?
Başını iki yana salladı.
"Yapma," dedi kendi kendine. "Duygusallaşma. İşine bak."
Yaklaşık iki saat boyunca temizlik yaptı. Pencereleri sildi, tahtayı temizledi, köşede duran eski kitapları düzenledi. Bazı kitapların sayfaları sararmıştı, bazıları yırtıktı. Yine de dikkatle dizdi rafa.
Sonra sıralara baktı.
Hepsi klasik düzende, peş peşe sıralanmıştı. Öğretmen masası önde, öğrenciler arkada. Göz göze gelmeyen, birbirini görmeyen, sadece tahtaya bakan çocuklar…
Bir süre düşündü.
"Hayır," dedi seslice. "Burası öyle olmayacak."
Sıraları tek tek çekmeye başladı. Ağırdı, tahtalar eskiydi, ayakları yerde gıcırdıyordu. Nefes nefese kaldı, terledi, elleri nasır tuttu ama vazgeçmedi. En sonunda sıraları yarım ay şeklinde, hilal gibi dizdi.
Artık herkes birbirini görebilecekti.
Öğretmen masasını da hilalin tam ortasına koydu. Ne önde, ne arkada. Ortada. Onlarla birlikte.
Sınıf, sınıfa benzemişti.
Masasına oturdu ve defterini açtı. Eksik listesini yazmaya başladı:
Harita yok
Boya kalemleri yok
Hikâye kitabı yok
Spor malzemesi yok
Perde yok
Dolap kırık
Sobanın kovası eksik
Tebeşir azalmış
Silgi neredeyse bitmiş
Yoklama defteri yok...
Liste uzadıkça uzadı. İki sayfa oldu, üç sayfa…
Ama Elif'in moralini bozmadı.
"Yavaş yavaş," dedi. "Her şey yoluna girecek."
Pencereden dışarı baktı. Gün batıyordu, güneş bozkırı kızıla boyamıştı.
Bu okul düzelecekti.
---
Pazar günü de eksikleri toparlamakla geçti. Muhtardan bir kova buldu sobaya. Bakkaldan tebeşir aldı. Lojmanda bulduğu eski bir perdeyi astı. Kırık dolabı tamir etmeye çalıştı ama başaramadı, sadece kapağını düzeltti.
Akşam yorgun argın lojmanda otururken birden aklına geldi: Öğrenci listesi.
Muhtarın verdiği listede yirmi bir isim vardı. On bir erkek, on kız. Ama kızların hepsinin isminin yanında bir işaret vardı. Sormuştu muhtara, "Gelirler inşallah," demişti sadece.
Elif o zaman anlamamıştı.
Ama anlayacaktı.
---
Pazartesi sabahı alarm çalmadan uyandı.
Saat daha beşti. Dışarısı zifiri karanlık. Ama uyuyamadı. Heyecandan midesi hafif ağrıyor, elleri titriyordu.
Saat altıya kadar yatakta dönüp durdu. Sonra dayanamadı kalktı. Hızla hazırlandı, atkısını taktı, kahvaltı bile etmeden erkenden okula gitti.
Sokaklar bomboştu. Köy henüz uyanmamıştı. Sadece uzaktan bir horoz sesi geliyordu.
Okulun içi buz gibiydi. Nefesi buhar olup çıkıyordu ağzından.
Sobayı yakması gerektiğini biliyordu ama bunu hayatında buraya gelene kadar hiç yapmamıştı. İstanbul'da doğmuş, büyümüştü. Kaloriferli evlerde yaşamıştı. Soba görmüştü ama yakmamıştı hiç.
Sobanın kapağını açtı.
İçinde birkaç odun, kül, eski gazete kağıtları.
Odunları yerleştirdi. Gazeteleri buruşturup altlarına sokuşturdu. Çıra buldu köşede. Kibriti çaktı.
Alev aldı… bir iki saniye yandı… sonra söndü.
Tekrar denedi. Aynı.
Üçüncüde gazeteler yandı ama odunlar tutuşmadı. Sadece tütüp durdu.
Elif'in gözleri yandı dumandan, öksürmeye başladı. Ellerine is bulaştı, kıyafetleri is koktu.
Dördüncü deneme.
Beşinci.
Altıncı.
Neredeyse ağlayacaktı.
Sonra kapı açıldı.
Kapıda yaşlı bir adam duruyordu. Elinde bir kova odun, yüzünde anlayışlı bir gülümseme.
"Öğretmen hanım, izin ver de bir bakayım şu işe."
Adam sobaya eğildi. Birkaç hareketle odunları yeniden dizdi, gazeteleri yerleştirdi, kibriti çaktı.
Alev bir anda odunları sardı, soba güzelce yanmaya başladı.
"Bizde böyledir," dedi adam. "Erkek işi sanırsın ama değil. Öğrenirsin sen de. Birkaç güne kadar usta olursun."
Elif gülümsedi, gözleri doldu.
"Teşekkür ederim. Adınızı öğrenebilir miyim?"
"Hasan. Köyün oduncusuyum. Oğlum da gelecek okula. Habib. Ona iyi bak öğretmen hanım."
Adam çıktı gitti.
Elif zafer kazanmış gibi sobaya baktı. Alevler dans ediyordu.
"Tamamdır!"
Sınıfa geçti. Tahtaya büyük harflerle yazdı:
HOŞ GELDİNİZ ÇOCUKLAR
Yazının altına küçük bir çiçek çizdi. Sonra masasına oturdu, beklemeye başladı.
Saat sekiz oldu.
Kimse gelmedi.
Sekiz buçuk…
Yine kimse yoktu.
Saat dokuzu vurduğunda Elif'in içini tuhaf bir huzursuzluk kapladı.
Sınıf hâlâ bomboştu.
Dışarı baktı. Sokakta kimse yoktu. Köy garip bir sessizliğe bürünmüştü. Ne çocuk sesi, ne kadın sesi, hiçbir şey.
Çantasını aldı, sobaya bir odun daha attı ve doğruca muhtarın evine gitti.
---
Muhtar evden çıkmak üzereydi. Siyah pantolon, beyaz gömlek, ceket. Telaşlı görünüyordu, yüzü gergindi.
"Muhtar amca!" diye seslendi Elif koşarak.
Adam dönüp onu görünce şaşırdı. Kaşları çatıldı.
"Öğretmen hanım, hayırdır? Bir şey mi oldu?"
"Kimse okula gelmedi. Köy de çok sessiz. Herkes nerede?"
Muhtar derin bir nefes aldı. Başını iki yana salladı, gözlerini kaçırdı.
"Köyün ağası vefat etti kızım. Dün gece. Herkes konakta. Yedi gün taziye yemeği var. Bütün köy orada."
Elif'in gözleri büyüdü.
"Anladım…"
Muhtar ekledi:
"Senin de gelmen iyi olur öğretmen hanım. Hem köylüyle tanışırsın, hem de saygı borcunu ödersin. Bu toprakların kuralıdır."
Elif tereddüt etti. Gitmek istemiyordu. Hem o adamla karşılaşmaktan çekiniyordu, hem de böyle bir ortama yabancıydı.
Ama reddedemezdi.
"Peki…"
---
Konak köyün yukarısında yükseliyordu.
Yüksek taş duvarlar, demirden büyük bir kapı, geniş avlu… İçerisi tıklım tıklım insan doluydu.
Elif böyle bir yapı hayatında görmemişti. İstanbul'da böyle konaklar vardı belki ama müzelerde, turistik yerlerde. Burada, bir köyün ortasında, böylesine görkemli bir yapı onu şaşırttı.
"Burası ev mi gerçekten?" diye mırıldandı.
Kapıda kadınlar ayrı yönlendiriliyordu. Bir kadın Elif'i kolundan tuttu.
"Gel bacım, kadınlar bu tarafta."
Elif onlarla birlikte içeri girdi.
İçerisi daha da kalabalıktı. Siyah giyinmiş kadınlar, ağlayanlar, dua edenler, Kuran okuyanlar… Kimi ayaktaydı, kimi yerde oturuyordu. Ağır bir yas kokusu vardı havada.
Baş köşede oturan yaşlı, ağırbaşlı bir kadın dikkatini çekti. Siyah bir elbise giymişti, başında örtü, gözleri kızarmış ama dimdik oturuyordu.
Muhtemelen ağanın eşiydi.
Yanına gitmeli miydi? Ne diyecekti? Nasıl davranacaktı?
Bir an tereddüt etti. Sonra derin bir nefes aldı ve yürüdü.
Yanına vardığında hafifçe eğildi.
"Başınız sağ olsun efendim."
Sesi nazikti, içtendi.
Odada kısa bir sessizlik oldu.
Kadınlar Elif'e dönüp baktı. Modern giyimi hemen dikkat çekmişti. Kot pantolon, hırka, atkı… Siyahlar içindeki kadınların arasında bir renk cümbüşü gibiydi.
Yaşlı kadın başını kaldırdı, Elif'i süzdü. Gözlerinde bir anlık sorgulama, sonra yumuşama.
"Kimsin kızım?"
Elif kendini tanıttı.
"Ben yeni öğretmen Elif. Köy İlkokulu'na atandım. Çocuklarımızı okutacağım."
Kadının yüzünde yorgun ama sıcak bir ifade belirdi. Eliyle işaret etti.
"Sağ ol kızım. Hoş gelmişsin köyümüze. Otur şöyle."
Elif bir köşeye ilişti. Etrafı izlemeye başladı.
Kuran okundu, ağıtlar yakıldı. Kadınlar zaman zaman ağlıyor, zaman zaman birbirlerine sarılıyordu. Ardından büyük tepsilerle yemekler dağıtıldı. Pilav, et, ayran.
Et kokusu, kalabalık, ağlayan insanlar, ağıt sesleri, Kuran sesi…
Elif'in başı dönmeye başladı. Bunalmıştı. Dört duvar arasında sıkışmış gibiydi.
Sessizce ayağa kalktı ve kimseye fark ettirmeden dışarı çıktı.
---
Avluya çıktığında derin bir nefes aldı. Temiz hava ciğerlerine doldu, başı biraz olsun açıldı.
"Eve nasıl döneceğim şimdi?" diye düşündü. Köyü bilmiyordu, yolunu şaşırmaktan korkuyordu. Hava da kararmak üzereydi.
Tam o sırada avlunun bir köşesinde yalnız oturan birini fark etti.
Bir adam, duvarın dibinde, taş bir sıranın üzerinde oturuyordu. Başı hafif öne eğikti. Gökyüzüne bakıyordu ama sanki görmüyordu. Sigara içiyordu, duman rüzgârda dağılıyordu.
Uzun boyluydu, omuzları geniş, duruşu ağır. Siyah bir ceket giymişti.
Elif'in kalbi bir an durdu.
O adamdı.
Yolda karşılaştığı adam.
Ama şimdi farklıydı. O kendinden emin, hafif alaycı adam gitmişti. Yerine yıkılmış birini görmüştü. Gözlerinde derin bir acı vardı. Yorgundu, bitkindi, belki de ağlamıştı.
Elif sessizce geçip gitmek istedi. Fark edilmeden uzaklaşmak…
Ama tam o sırada adam başını çevirdi.
Göz göze geldiler.
"Oo… öğretmen hanım."
Sesi yorgun çıktı, boğuk. Alay yoktu, sinir yoktu. Sadece bitkinlik vardı.
Elif dondu kaldı.
"Şey…" diye kekeledi. "Muhtar amcayla başsağlığına geldik. Yani, taziyeye. Köylülerle tanışalım dedik."
Adam hafifçe başını eğdi.
Sigarasından bir nefes çekti, dumanı üfledi.
"Bana da başsağlığı dilemeyecek misin?"
Elif şaşırdı. Ne demek istemişti?
"Yakını mıydınız?"
Adam acı bir gülümsemeyle cevap verdi.
"Babamdı."
Elif'in içi burkuldu.
O an her şey yerine oturdu. Yolda karşılaştıkları gün… Adam belki de babasının hastalığından dönüyordu. Belki de ilaç almaya gitmişti. Ve o, adama ters davranmış, kaba konuşmuştu.
"Başınız sağ olsun…" dedi yumuşak bir sesle. "Çok üzüldüm. Bilsem…"
"Bilmen imkânsızdı."
Bir sessizlik oldu.
Elif gitmek istedi ama bir türlü hareket edemedi.
"Adınız ne?" diye sordu sonunda.
Adam başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı.
"Mirza."
"Mirza," diye tekrarladı Elif. "Ben Elif."
"Biliyorum."
Nasıl biliyordu? Sormadı. Sormaya cesaret edemedi.
Mirza ayağa kalktı. Uzun boyu, heybetli duruşuyla Elif'in yanına geldi. Bir metre kadar yakınında durdu.
"Elif öğretmen…"
Elif'in kalbi hızla çarpmaya başladı.
"İlk tanışmamız biraz ilginç oldu," dedi Mirza. Elini uzattı.
"Ben Mirza. Bana Mirza Ağa derler."
Elif tereddüt etti. Burada kadınlar erkeklerle tokalaşır mıydı? Bakıştılar. Kimse yoktu avluda. Sadece onlar.
Elini uzattı.
"Ben de Elif. Elif öğretmen derler."
Elleri birleşti.
O an ikisi de sustu.
Mirza'nın eli büyüktü, sıcaktı. Elif'in küçük elini kavramıştı. Parmaklarının arasında bir titreme oldu. Elif'in miydi, onun muydu, bilinmez.
Sanki kısa bir elektriklenme geçti aralarından.
Üç saniye…
Beş saniye…
Belki daha uzun.
Sonra Elif elini çekti. Yüzünün kızardığını hissediyordu.
"İyi akşamlar."
Hızla arkasını döndü, kapıya yöneldi.
Mirza arkasından seslendi:
"Bir şeye ihtiyacınız olursa buradayız öğretmen hanım. Sözümüz senettir."
Elif arkasına bakmadan yürüdü.
Ama kalbi hızla atıyordu.
Ve bilmiyordu ama Mirza'nın gözleri, o kapıdan çıkana kadar onu izlemişti.
---
Bir hafta sonra taziye sona erdi.
Köy normale döndü, hayat akışına kavuştu.
Muhtarın çağrılarıyla çocuklar okula gelmeye başladı.
İlk gün beş öğrenci geldi. Hepsi erkek, hepsi çekingen, hepsi suskun.
İkinci gün dokuz.
Üçüncü gün on bir.
Ama sınıfta tek bir kız yoktu.
Elif yoklama defterini incelerken kaşlarını çattı.
Listede yirmi bir öğrenci vardı.
On bir erkek…
On kız.
Ama sınıfta on bir erkek, sıfır kız.
Derste bir ara dayanamadı sordu:
"Çocuklar, kız arkadaşlarınız neden gelmiyor?"
Sınıfta bir uğultu oldu. Çocuklar birbirine baktı, sonra en büyükleri olan iri yarı bir çocuk söz aldı.
"Tarladalar öğretmenim."
Bir başkası atıldı:
"Evde çalışıyorlar. Hayvanlara bakıyorlar, kardeşlerine bakıyorlar, yemek yapıyorlar."
"Okula vakitleri yok," dedi üçüncüsü. "Babaları göndermiyor."
Elif'in içine bir ateş düştü.
Yıl olmuştu bilmem kaç
Böyle şeyler hâlâ var mıydı?
Okul çıkışı doğruca muhtarın yanına gitti. Neredeyse koşar adım.
"Muhtar amca!"
Muhtar bahçesinde oturuyordu, çay içiyordu. Elif'i görünce gülümsedi.
"Öğretmen hanım, gel otur şöyle."
"Oturmak istemiyorum," dedi Elif heyecanla. "Kızlar neden okula gelmiyor?"
Muhtarın yüzü düştü. Çay bardağını bıraktı, derin bir nefes aldı.
"Buralarda öyle öğretmen hanım. Adettendir. Kızları okula göndermezler."
"Adet mi?" Elif'in sesi yükseldi. "Hangi adet? Kız çocuklarının okuma hakkı yok mu?"
Muhtar başını iki yana salladı.
"Sen anlamazsın kızım. Buraya yeni geldin. Bu işler öyle kolay değil. Babaları istemiyor. Ağaları… yani şimdi Mirza Ağa var ama o da karışmaz böyle işlere. Herkes kendi evinde serbest."
Elif'in yüzü sertleşti.
"Ben bunu kabul edemem."
Muhtar iç çekti. "Uğraşma kızım. Çok uğraşanlar oldu, hepsi gitti. Sen de gidersen çocuklar yine okulsuz kalır."
"Gitmeyeceğim," dedi Elif kararlılıkla. "Adresleri verin. Hangi evde oturuyorlar, hangi baba göndermiyor? Hepsini tek tek gezeceğim."
Muhtar çaresizce baktı. Kalktı, içeri girdi, eski bir defterle döndü.
"Al bakalım. Ama ben uyardım."
Elif defteri eline aldı.
Listede on isim vardı. On baba. On kız çocuğu.
Ve o an, farkında olmadan köydeki ilk büyük savaşını başlatmış oldu.
Ama bilmiyordu ki bu savaşta tek cephede savaşmayacaktı. Ve en büyük düşmanı, belki de en yakın dostu olacak adamla karşı karşıya gelecekti.
Mirza Ağa'yla.