1.kat-Ritim

1569 Words
Baybars Karaaslan İçeri adımımı atar atmaz, Bordo’nun o tanıdık ve ağır kültü göğsüme bir balyoz gibi indi. Ucuz ve pahalı alkolün, terin, tenlerin sıcaklığının ve servet değerindeki niş parfümlerin birbirine karıştığı, günahın o kendine has kokusuydu bu. Gözlerimin loşluğa alışması için kapının eşiğinde birkaç saniye durakladım. Henüz kimse girişimi fark etmemişti. Yukarıdan, o devasa zemin kata baktım; içerisi kelimenin tam anlamıyla bordonun mutlak esareti altındaydı. Mimariyi tasarlarken buranın bir hapishane gibi hissettirmesini istemiştim ama öyle lüks, öyle büyüleyici bir hapishaneydi ki kapıdaki her insan buraya köle olmak için can atıyordu. Yerden göğe kadar tüm duvarlar bordonun en koyu tonundaki kadifelerle kaplanmıştı. Tavandan sarkan devasa kristal avizelerden sızan kırmızı ışık, aşağıda ritmin kölesi olmuş insanların terli tenlerinde kan gibi parlıyordu. ​Aşağıdan yükselen bas sesleri müzikten ziyade, mekanın kendi kalp atışı gibiydi. Bordo’nun tabanına yerleştirdiğimiz devasa ses sistemleri, içeri giren herkesin göğüs kafesinde aynı ritmi dayatıyordu; insanlar kendi kalplerinin sesini unutuyor, Bordo'nun ritmine göre nefes alıyor gibiydi. Kadife kaplı duvarların arasına gizlenmiş isli, füme aynalar ise bu kırmızı ışığı emiyor, insanların yüzündeki tüm yorgunlukları silerek geriye sadece loş gölgeler bırakıyordu. Herkes o aynalara bakıyor ama kimse gerçekten kendiyle yüzleşemiyordu. ​Mekanın merkezinde, yukarı katları bir omurga gibi birbirine bağlayan o devasa, siyah mermerden oyulmuş döner merdiven yükseliyordu. Her basamağın altına gizlenmiş loş kırmızı ledler, basan herkesi o kırmızı cehenneme davet eder gibiydi. Odanın sağ tarafında, boyu neredeyse yirmi metreyi bulan ve arkasındaki aynalardan dolayı sonsuzmuş hissi veren barı gözlerimle hızla taradım. Aradığım yüz, orada değildi. Başımı sol tarafa, duvar diplerine gömülmüş o korunaklı, siyah deri kaplı localara çevirdim; burjuvazinin en karanlık arzularını yaşadığı o localar da henüz tenhaydı. Kulübün anayasası netti: İçeride ne telefon sergilenir, ne de çekim yapılırdı. Kanıt yoksa, günah da yoktu. Deli gibi dans eden insanların yarattığı o insan selinin arasından, omuzlarımla kendime yol açarak yukarı katın merdivenlerine doğru ilerledim. Üçüncü katın koridorunda, elindeki sigaradan son bir nefes çekip izmariti umursamazca yere fırlatan Oğuz’la burun buruna geldim. Ayağının ucuyla tütünü ezerken, "Kayıp baykuş gelmiş bile." dedi mesafeli bir sesle. "Umarım o ezdiğin halıya çok para harcamamışımdır." dedim her zamanki alaycı tavrımla. "Bunun bir önemi yok, Hande çoktan dekorasyon için yeni birilerini çağırdı bile." diyerek öylece durdu ve yüzüme baktı. İçinde biriken, söylemek isteyip de yuttuğu o sitem dolu kelimeleri tahmin etmek zor değildi. "Bana sarılmayacak mısın?" diye sordum imalı bir şekilde. "Asla." dedi ve arkasını döndü. Tam yürüyüp gideceği sırada adımları yavaşladı, omzunun üstünden fısıldadı. "Bordo'ya hoş geldin." Ona haber vermeden aniden ortadan kaybolduğum için bana diş biliyordu; on beş yıllık dostum, en zor zamanında ona sırtımı döndüğümü sanıyordu. Neden gitmek zorunda olduğumu, ruhumun hangi parçasını kurtarmaya çalıştığımı ona anlatamazdım. Gönlünü bir şekilde alırdım. Koridordaki sağdan ikinci kapıyı araladığımda karşılaştığım manzara estetikten uzaktı. Kız kardeşim Hande, gözünde siyah bir bantla masaya uzanmış, yarı çıplak yatıyordu. Yanındaki genç bir çocuk, masaj yağını usulca onun bacaklarına sürüyordu. Kapının açılma sesini müzikten dolayı duymamışlardı ama çocuk beni gördüğü an donakaldı, korkudan içeri birinin girdiğini bile ihbar edemedi. İşaret parmağımı dudaklarıma götürüp ona susmasını emrettim ve çenemle kapıyı gösterdim. Çocuk yerdeki eşyalarını aceleyle toplayıp odadan kaçarcasına çıktı. "Hadi artık, başla." diye emir verdi masadaki kız kibirle. Hızlı adımlarla masanın yanına geçtim ve omuzlarını sertçe sıkmaya başladım. "Biraz fazla mı sıkıyorsun sanki? Dur, canımı acıttın!" diye ciyaklayarak doğrulmaya çalıştı. "Pardon, masözlük eğitimi almadım." dedim buz gibi bir sesle. Sesimi tanıdığı an gözündeki bandı fırlatıp attı ve yan taraftaki ipek bornozuna uzandı. "Abi hayvan mısın sen? Şu odalara keyfi girmesene, inanamıyorum sana gerçekten!" Bornozunu bir çırpıda üzerine geçirirken, ben kendimi odanın köşesindeki siyah deri koltuğa bırakmıştım bile. "Sevgili kız kardeşimin Bordo’da böyle ucuz zevkler peşinde koştuğunu göreceğimi düşünmemiştim." dedim. Yüzü aniden kızardı, bozulan saçlarını sinirle düzeltti. "Ben zaten senin yokluğunda Bordo'yu yönetmek için deli gibi çalıştım, dinlenmek benim de hakkım! Yoksa sorunlardan kaçmak sadece sana mı mahsus sanıyordun?" Bir kaşını havaya kaldırarak bana baktı; o da Oğuz gibi kırgındı ama onun özlemi öfkesinden daha ağır bastı. "Gel buraya koca bebek." diyerek boynuma atıldı. Saçlarını usulca okşayıp sarılmasına karşılık verdikten sonra onu hafifçe geriye ittim. "Yapış yapış masaj yağısın, kendine çeki düzen ver. Bir saat sonra odamda görmek istiyorum seni ve Oğuz'u." Arkama bakmadan odadan çıktım ve koridorun sonundaki kendi sığınağıma doğru yürürken cebimden telefonumu çıkarıp gerekli numarayı tuşladım: "Rıza, Oğuz'a haber ver. Bir saat içinde odama gelsin." Günlerdir açılmayan odamın kapısını anahtarla açtığımda içeriye sinen o ağır, havasız koku yüzüme çarptı. Işıkları açmadan karanlıkta pencereye ilerledim ve serin gece havasının odayı temizlemesi için camı sonuna kadar açtım. Bütün gün amfi sıralarında oturmama rağmen kendimi uykusuz ve bitkin hissediyordum. İlaçlarımı yine aksatmıştım ama içimdeki alkol alma isteği her şeyin önüne geçiyordu. Dolaptaki kristal kadehleri el yordamıyla bulup, günler önce yarım bıraktığım viskiyi doldurdum. Karanlığa bakarak düşündüm; sorunlarımdan mı kaçıyordum, yoksa etrafımdaki insanlardan mı? Peki dönüp dolaşıp kendimi yine bu günah yuvasında bulmamın benim dışımda kimse için bir önemi yok muydu? İki kadehi de tek yudumda, boğazımı yakarak içtim. Bu aralar kendimi alkolle uyuşturmaya çalışıyor, her geçen gün biraz daha kayboluyordum. Bedenim ve ruhum farklı yönlere doğru dalgalanıyordu ve ben ruhumun ipini tutamıyordum. Kaçmanın da kalmanın da bir faydası yoktu. Toplantıya kalan bir saatimi değerlendirmek için alt kata, o kırmızı cehenneme geri indim. Barın etrafında ritme ayak uyduran kızlardan birini gözüme kestirip usulca yanına yaklaştım. Beni fark ettiği an göz bebekleri şaşkınlıkla büyüdü; Bordo Kralı ayağına gelmişti. Hiçbir şey söylemeden belinden tutup onu kendime çektim. Dudaklarımız hissizce, sadece tensel bir dürtüyle buluştuğunda geri çekilip sessizce onayını aldım. Onayını beni daha sert öperek verdi. Saçlarını avucuma dolayıp dudaklarımın hızını artırdım; onu kucaklayıp ayaklarını yerden kestiğimde bu yabancı kızı yukarıdaki odama götürmeye hazırdım. Fakat merdivenlerin ilk basamağında içimi ani bir iğrenme kapladı ve aniden durup vazgeçtim. Kızı yere indirdiğimde sorgulayan gözlerle bana baktı. "Devam etmeyecek miyiz?" dedi nefes nefese. Bunun ikimize de beş dakikalık sahte bir hazdan fazla faydası olmazdı. "Evine git." dedim yüzüne bile bakmadan. Ben yukarı çıkarken o da peşimden gelmeye yeltendi ama kapıdaki görevliler tek bir işaretimle onu durdurdu. Hislerim dahi körelmişti artık, hiçbir şey istemiyordum. Alkol de ten de işe yaramamıştı. Odamda sakince beklediğim Hande ve Oğuz, her zamanki gibi dakikti. Kapıdan içeri girerlerken birbirlerine tiksinerek baksalar da karşımda sessiz kalmayı tercih ettiler. "Oturun." dedim elimle koltukları göstererek. Hande saçını nispet yapar gibi savurup bacak bacak üstüne attı; Oğuz ise o tarafa bakmamak için gözlerini kaçırıyordu. "Anlatın, ben yokken burada işler nasıl ilerledi?" Soruma ilk yanıt veren Hande oldu. "Gelirimiz giderimizin çok üstünde, maddi hiçbir sorunumuz yok. Muhasebecilerimizden daha detaylı öğrenebilirsin. İnsanlar hala deli gibi eğlenmek için ilk tercih olarak Bordo'yu seçiyor. Salsa gecesi için de tüm ayarlamaları yaptım, yarım saate başlayacak. Başlatmak için şu lanet derbi maçının bitmesini bekledim." Sözünün bittiğini belirtmek için tırnaklarını masaya ritmik bir şekilde vurmaya başladı. "Güvenlikte de sorun yok." diye devraldı Oğuz, sesindeki soğukluğu koruyarak. "Adamlar işlerini iyi yapıyor, yokluğundan beri şikayet almadık. Dördüncü kat için eskisinden daha dikkatliyiz." Gözlerimi Oğuz’a sabitledim. "Güzel." dedim ayağa kalkarak. "Tek bir şey dışında. Aranızdaki o nefret gerilimini buram buram görebiliyorum. Ne bok yediğiniz beni ilgilendirmez ama bunu Bordo'da, özellikle de benim yanımda bana yansıtmayın." Birbirlerine en ufak bir beklenti olmadan, tiksintiyle baktılar. "Benim sana saygım var kardeşim, sen merak etme, bir huzursuzluk çıkmayacak." diye teminat verdi Oğuz. Fakat beni asıl korkutan Hande’nin sağı solu belli olmayan hırsıydı. "Benim keyfim gayet yerinde abiciğim, senin az önceki o kaba bölmene rağmen." dedi Oğuz’u kıskandırmak için. Oğuz’un boynundaki damarların öfkeyle genişlediğini gördüm. "Belki de bizden çok kendini kontrol etmelisin Baybars, aniden gidişin yeraltında hoş karşılanmadı." diyerek topu bana attı Oğuz. "Bana hesap mı soruyorsun?" dedim, sesim kızgından çok meraklıydı. "On beş senenin hatırına buna hak kazanamadım mı?" dedi Oğuz. Anlaşılan onu sakinleştirmek uzun sürecekti. "Kendimi iyi hissetmiyordum, burası dışında da bir sorumluluğum var benim." diyerek geçiştirdim; yalan sayılmazdı ama eksikti. "Evet, şu çok sevdiğin hukuk fakültesi..." dedi Hande araya girerek. "Bordo kralısın sen, bunun gibi sıradan bir şeye neden ihtiyaç duyarsın anlamıyorum." İkisinin de beni köşeye sıkıştırmak konusunda fikir birliği yaptığını görünce ceketimi düzelttim, "Konuklarımıza geceyi takdim etmem lazım." diyerek ikisini de odada bırakıp aşağı indim. ​En alt katta müzik kesilmiş, yüzlerce insan salsa gecesinin başlamasını bekliyordu. Odanın ortasındaki sahneye doğru ilerlerken kalabalığın fısıltıları kulağıma çalındı. "Baybars Karaaslan mı o? Günlerdir sırf onu görebilmek için geliyorum...", "Gecelerin kralı geri dönmüş..." Bir erkek grubunun, "Bu piçte olup da bizde olmayan ne var?" dediğini duydum; hoşuma gitmemişti ama yüzüme o kibirli maskeyi takıp güldüm. Bende ekstra bir şey yoktu, tek şansım Bordo’nun yaratıcısı olmamdı. Sahneye adımımı attığım an tüm spotlar söndü ve tek bir ışık üzerime odaklandı. Mikrofonu elime aldığımda koca salon derin bir sessizliğe gömüldü. "Bordo'nun sevgili konukları." dedim sesimin o amfideki çocukları tir tir titreten tınısıyla. "İlk olarak sizi yeniden burada görmekten mutlu olduğumu söylemek isterim. Bu gece salsa gecesi; eğitmenlerimiz de pistte sizinle olacak. Dansı öğrenmek isteyenler için büyük bir şans, bilmeyenler ve gerek duymayanlar ise ritme kendini bırakıp ateşli gecenin tadını çıkarabilir. Son olarak... Ben Baybars Karaaslan. Bordo'ya hoş geldiniz." Sözlerimi bitirdiğim an ışıklar bordo rengine döndü ve salsa müziğinin ilk ritimleriyle birlikte salondan bir alkış tufanı koptu. Benimle tanışmak için can atan kadınlar üzerime doğru hamle yapsa da orada daha fazla kalamayacağımı biliyordum. Zihnimi açık tutmak için araba sürmeye, rüzgarı yüzümde hissetmeye ihtiyacım vardı. İnsanların arasından sıyrılıp arka kapıdan çıktım. Okul günlerinde dikkat çekmemek için kullandığım o eski, sıradan motoruma bindim. Motoru çalıştırıp gaza bastım. Sokaktan çıkıp ana yolda henüz yarım kilometre bile gitmemiştim ki, farların aydınlattığı o karanlık yolun tam ortasında bir tanıdıklık gözüme çarptı. Elinde kocaman resim çantasıyla, sanki nereye gideceğini bilemez bir halde öylece dikilen o kızdı; kantinde sayfasını yırtıp fırtınalar estiren ressam kız.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD